1959 sonbaharında, Bursa Işıklar Askerî Lisesi ikinci sınıfında bulunduğum sırada, birinci sınıfa yeni gelmiş iki Ceyhanlı hemşeri öğrenci beni buldu, tanıştık. Gerçi ben Ceyhanlı değildim, Gülnarlı idim, ama uzakta, asker ocağında olunca da Adanalı ve Mersinliler olarak birbirimizi hemşeri olarak görüyorduk.
Birinci sınıfa “kaydı kabul” olarak yeni gelen garipler için üst sınıflarda bir hemşeriye sahip olmak önemli bir şeydi. Ben de ilk defa kaydı kabul olarak birinci sınıfa geldiğimde, son sınıfta Yıldır Doğan Öz ve Mustafa Kuru adında Gülnarlı iki ağabeyin çok mânevî desteğini görmüştüm.
Benimle tanışmaya gelen bu Ceyhanlı iki kaydı kabulün isimleri Mustafa ve Enver’di. Ayrı sınıflarda olduğumuz için çok sık olmasa da zaman zaman görüşüyorduk. Onların herhangi bir şekilde benim yardımıma ihtiyaç duyduklarını hatırlamıyorum.
Mustafa sessiz, içe dönük yapıda ve derslerinde vasat; Enver ise onun tam tersine hareketli, dışa dönük ve derslerinde çok başarılı, sanırım sınıfının en parlak öğrencisi idi.
“Başarılı” deyince, işi gücü ders çalışmak olan uyuşuk tiplerden biri akla gelmemelidir. Enver öyle çok çalışmayla değil, zekâsıyla temâyüz etmiş bir öğrenciydi. Bir gün Fransızca dersimizde, onların da dersine giren hocamız Macit Canbek, nereden icap ettiyse Enver’den, onun başarısından, özellikle de kendine olan güveninden sitayişle bahsedip bizden bir sınıf geride olan bu öğrenciyi bize örnek olarak göstermişti.
Enver’in sosyal yönü de iyi idi. Bir gün bir müsamere gibi bir etkinlikte Yûnus Emre’den çok güzel bir şiir okumuş ve beğeni almıştı.
Benim Askerî Lise’den mezun olduğum 1961 yılında okulumuz kapatılmış, bizler son mezunlar olmuştuk. Bizden sonraki sınıfların öğrencileri Kuleli Askerî Lisesi ile Erzincan Askerî Lisesi’ne paylaştırılmıştı. Enver’in o zaman hangisine gittiğini bilmiyorum ancak bir sene sonra Kara Harp Okulu’na geldiğinde, ben ikinci sınıftaydım.
Harp Okulu’nun öğrenci mevcûdunun çok ve bilhassa orada askerî disiplin ve kuralların katı olması sebebiyle Enver’le herhâlde hiç görüşmedim ya da çok az görüştüm. Enver orada, tıpkı kendisi gibi derslerinde çok başarılı, atak ve Türkçü fikirlere sahip Arif Köndel ile sıkı bir arkadaşlık kurmuş.
O yılın yani 1963’ün 20/21 Mayıs gecesi patlak veren ve bir şekilde bizlerin de bulaştırıldığımız, eski komutanımız Talat Aydemir’in başarısız darbe teşebbüsü sonunda tutuklanıp 3-4 aylık bir mahkeme sonunda, ben de, Enver de berat etmiş oluyorduk. Ama bilâhare bir emirle bin 500’e yakın öğrencinin tamamı ihraç edilince açıkta kaldık.
Neyse, yine Askeriyenin yardımıyla ite kaka her birimiz bir fakülteye veya yüksekokula girmeye muvaffak olduk. Ben Erzurum Ziraat Fakültesi’ne girmiştim, Enver de Arif’le beraber Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girmiş.
Dört sene sonra mezun olup Ankara’ya geldiğimde arkadaşlardan duyduğum; Enver’le Arif, her ikisi de Hukuk Fakültesi’nden pekiyi dereceyle okul birincisi ve ikincisi olarak mezun olmuşlar ama hangisinin birinci olduğunu şimdi hatırlamıyorum.
***
Arif kaymakam oldu, Enver ortalıklarda yok… Benim baştan beri Enver’e büyük bir muhabbetim ve onun ileride çok önemli noktalara gelip ülkeye büyük hizmetleri olacağına dair güçlü bir inancım vardı. Sağa sola Enver’i soruyor, “Enver Almanya’ya gitmiş, orada büyük marketi varmış, zengin olmuş” gibi cevaplar alıyor ve buna bir mânâ veremiyordum.
Çünkü Enver’in dâvâsı zengin olmak falan değil, memlekete hizmet idi. İdeolojik mücadelenin kızıştığı o yıllarda bizler hep beraber gerçek mânâsıyla Ülkücü ve MHP’li idik ve tek bir dâvâmız vardı.
Yetmişli yıllarda Enver arada bir ortalıkta görünüyor, sonra yine kayboluyordu. Sanırım 1977 yılında yine ortaya çıktı ve MHP’nin gayr-i resmî yayın organı olan Hergün gazetesini Taha Akyol ve Mehmet Şandır’la beraber yönetmeye başladılar.
Aynı yılın Eylül yahut Ekim aylarında, bir gün ben Adana’da Çukobirlik Genel Müdürü iken ziyaretime geldi. Gazetesine hem ilân-reklâm, hem de dâvâ hakkında konuşma isteğindeydi. Konuştuk. Gayet birikimli, her zamanki gibi dâvâsını bilen, inançlı bir insandı, aynı fikirleri paylaşıyorduk…
***
Enver, Özbek Türklerindendir. Babası merhum Şakir Bey, 18 yaşında iken rejim karşıtlığından idam edilmek üzere iken bir yolunu bulup kaçmış, dağlardan derelerden yürüyerek Afganistan ve İran üzerinden yürüye yürüye canını Türkiye’ye, Ceyhan’daki hemşerilerinin yanına atmış ve orada evlenmiş, yedi tane evlât sahibi olmuş.
Şakir Bey’in ve Enver’in merhum Alpaslan Türkeş’le yakın dostluğu ve ilişkileri vardı. Seksen öncesinde Enver’in açık ve eğer varsa gizli ilişkilerinin, merhum Türkeş’in bilgisi ve hattâ izni dışında ve devletimizin aleyhinde olmasını pek mümkün görmem.
Seksen sonrasında Enver yine Türkiye dışındaydı. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlığa kavuşmasından sonra onu, Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un yanında gördük. Daha sonra her ne sebeptense Kerimov’la arasının açıldığını, onun aleyhinde atıp tuttuğunu hatırlıyorum.
***
Enver şimdi, 2017’den beri tutuklu…
Hakkında yapılmış olan soruşturmanın sonucunda Ankara Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamenin açıklanması üzerine, birkaç gündür Enver’in adı, Türkiye’nin gündemine oturdu.
Aleyhindeki iddialar dehşet verici!
FETÖ’ye ve CIA’ya hizmet etmekle, Türkiye aleyhtarı bir sürü düşmanca faaliyetin içinde etkin olarak yer almakla yani vatana ihanetle suçlanıyor. Bu bir iddianame, henüz yargılama yapılmış değil ama iddianameyi hafife almak da mümkün değil.
Enver bu işleri yapmış olabilir mi?
Vatanını çok seven ve üstelik çok zeki bir insan olduğu için ben onun hain olacağına inanmak istemiyorum. Ama bugüne kadar öyle şeyler yaşadık ve gördük ki, artık hiçbir şeyin imkânsız olamayacağını belledik.
Şayet Enver bu işleri yapmış ise, bunda iki faktörün etkili olmuş olabileceğini düşünüyorum: Bunlardan birincisi, kendince ülkenin iyiliğine çalıştığı yanılgısı olabilir. İkinci faktör ise, hemen hiç kimsenin aklına gelmeyecek olan, onun hayâl dünyasıdır. Onun ne kadar hayâlci olduğunu fakültedeki yakın arkadaşı Arif Köndel anlatırdı da, ben bunun, onun hayatına yön verebilecek kadar etkili olabileceğini, gazeteci merhum İrfan Ülkü’nün neşrettiği “Büyük Oyunda Bir Türk: Enver Altaylı” kitabını okuyunca idrak ettim.
***
Bütün hayatını anlattığı bu kitapta Enver, Askerî Lise’deki ve Harp Okulu’ndaki başarılı fakat sıradan bir öğrenci olmaktan öte hiçbir özelliği olmayan hayatını öyle müthiş hayâlî bir senaryoyla sunuyor ki karşımıza bir masal kahramanı olarak çıkıyor. Hiçbir aslı astarı olmayan bir sürü Atatürkvari eylemler ve kahramanlık hikâyeleri…
Askerî Lise’de ve Harp Okulu’nda öğrencileri bir lider olarak derhâl teşkilâtlandırmış (ne için, nasıl teşkilâtlandırmış, orası belli değil), darbe gecesi tankın üstüne çıkıp tek başına karşı güçleri yani 28’inci Tümen’i püskürtmüş, mahkemede öyle bir savunma yapmış ki mahkemenin seyri bir anda tamamen değişmiş vesaire(!)…
Kitabın geri kalan kısmı da yine Afganistan ve Özbekistan gibi birçok yerdeki kahramanlık hikâyeleriyle dolu...
Zavallı İrfan Ülkü bütün bunlara inanmış ki gerçekten büyük bir özenle hazırladığı ve “Meslek hayatımın en değerli eseri” dediği kitabının aslında hiçbir değeri yok!
Şaştım kaldım! “Yahu Enver, senin bunlara ne ihtiyacın vardı?” dedim kendi kendime. Anladım ki, bizim arkadaşın ruh dünyası sağlıklı değil. İşte tam da gizli servislerin kullanımına uygun bir eleman!
Az da olsa böyle vakalar olabiliyor. Hâlen aktif siyasetin içinde, herkesçe tanınan ve çok zeki başka bir tanıdığım da kendisini Yavuz Sultan Selim’le özdeşleştiriyordu. Bu tiplerin bir özelliği de, sınırsız hırs sahibi olmak ve bu sebepten savrulmaya meyilli yapılarıdır.
Türkiye, Enver’i daha uzun müddet konuşacak. Arzum ve umudum, Enver’in yargılanmasının en kısa zamanda tamamlanması ve net olarak aklanmasıdır.



