En sonunda kafayı yiyeceğiz!

Her şey zamanına göre vardı, zamanına göre yaşandı. Bazı durumları geçmişle kıyaslamak bugünkü durumlara pek uymuyor. Şimdi bakıyorum da, insanların yeme içme sınırları yok. Hattâ evde yemek gibi bir alışkınlığı da tümden yitireceğiz gibi geliyor. Bundan vazgeçmeliyiz. Evin samîmiyetini, kurulan sofraların bereketini kaybetmeyelim. Evlerimizde misafir ağırlayalım, onlara ikramlarda bulunalım.

OLDUM olası az yemek yiyen biri olarak, yemekle ilgili elbette benim de bir fikrim var.

Hiçbir zaman kilo ile ilgili bir sorunum olmadı; aç kalacağım korkusunu da yaşamadım. Zira Kul Nesimi’nin dediği gibi, “Rızkımı veren Hüdâ’dır, kula minnet eylemem”...

Kendimi bildim bileli zayıf bedenli bir görünüşe sahip oldum. Yeri geldiğinde çok yemek yesem de yediklerimi yakma gibi bir güce sahibim. Yani metabolizma iyi çalışıyor. Kilo problemi olan arkadaşlarımın kıskançlığı olsa da, bana yiyecekmiş gibi bakmaları beni de az korkutmuyor değil hani. Nerede, nasıl, hangi ölçüde yiyeceğimi çok da hesap etmedim; hep kararında yeme-içme eylemini gerçekleştirdim. Hiçbir zaman tıka basa yemek yediğimi hatırlamıyorum. Kendi ölçüme göre yediğimi biraz aştığım da olur tabiî.

Sanırım çocukluğumda anneannemden duyduğum “sofraya tok oturup aç kalkmak” şeklindeki deyim beni etkilemiş olabilir. Bir de misafirliğe giderken tembihlenirdik: “Gittiğimiz yerde ‘Ben açım’ demek yok, verirlerse yersin, vermezlerse gelir, evinde yersin. Öyle fazla yemek de yok!”

Alışverişe gittiğimizde ise, “Dışarıdan bir şey istemek yok! ‘Ben yemek yiyeceğim’ diye tutturmak yok!” şeklinde uyarılır ve beklemeyi, beklerken sabretmeyi öğrenirdik. Çocukluk dönemlerimizde elbette bugün olduğu gibi çok fazla yemek çeşidi ve yemek mekânları da yoktu.

Aynı sözleri kendi çocuklarıma da uyguladım tabiî bazı farklarla. Tembihlerim de, kendi verdiğim sözler de hep tutulmuştur. Hep kararında ve dozunda yapıldı ne yapılacaksa. Abur cubur yeme alışkanlıkları da olmadı bazı ödüllendirmeler hâricinde. Bu anlamda ben, şanslı bir anne olduğumu söyleyebilirim.

AVM yemeği

Sürekli “Eskiden şöyleydik, şu kadar yer, şunları yapardık. Bizim zamanımızda bunlar yoktu” gibi cümleler kullanmak istemiyorum. Her şey zamanına göre vardı, zamanına göre yaşandı. Bazı durumları geçmişle kıyaslamak bugünkü durumlara pek uymuyor. Şimdi bakıyorum da, insanların yeme içme sınırları yok. Hattâ evde yemek gibi bir alışkınlığı da tümden yitireceğiz gibi geliyor. Bundan vazgeçmeliyiz. Evin samîmiyetini, kurulan sofraların bereketini kaybetmeyelim. Evlerimizde misafir ağırlayalım, onlara ikramlarda bulunalım.

Ailelerin çoğu bu geleneksel yaşam tarzını ne yazık ki kaybetme noktasına geldi. Artık birçok insan misafirini dışarıda ağırlamaya başladı; kimse kimseyi evine dâvet etmiyor. Aile, akraba sofraları kurulmuyor. Sofra âdâbı unutuldu. Aynı saatlerde yemekler yenilmiyor, herkes geldiği saate göre yemeğini ayrı yerlerde, ayrı zamanlarda yiyor. Gençler, ellerinde birer tabakla bilgisayar karşısında…

Yeniliğe, modern çağın getirdiği kolaylıklara karşı değiliz elbette. Nezih sofralara, çeşitli yiyeceklere, içeceklere de karşı değiliz. Fakat kendi değerlerimizi yitirmeden, dozunda yaşayalım hayatımızı gelenekten uzaklaşmadan geleceği de inşâ ederek.

Neredeyse her mahallede, her sokakta adım başı restoran, kafe… Bir sabah kalkıyorsunuz, her zaman geçtiğiniz yerlerden geçiyorsunuz ve bir bakıyorsunuz, bir kafe/restoran daha açılmış. Çok da şaşırtmıyor artık. AVM’lerden de hiç bahsetmeyeyim… Yeme içme çılgınlığının doruğunu ya AVM’de ya da sahillerdeki mekânlarda yaşıyorlar zaten. Gecekondu gibi “kafekondu”, “restorankondular” ortaya çıkar oldu. Fazla mı abarttım? Hiç sanmıyorum. Belki de kolaya kaçtık; evde yemek yemek, yerini dışarıda yemek yeme modasına bıraktı. Üşengeçlikten mi, tembellikten mi, vakit bulamamaktan mı? Yoksa gösteriş yapmak için mi? Yahut herkes çok zengin oldu da bizim mi haberimiz yok? Sabah, öğle, akşam, hattâ ara öğünlerde de dışarıda bir yerlerde yemek yenilmeye, bir şeyler içilmeye başlandı.

Bu yeme içme çılgınlığı, en sonunda bize kafayı da yedirtecek! Televizyonların yemek programlarından hiç bahsetmiyorum bile… Onun neresinden tutsanız elinizde kalıyor. “İzlemiyorum” demeyeceğim, denk gelince hayretler içinde kalıyorum. Hani “Çok yemiyorum” demiştim ya, kafayı yemek için mi arada bir seyrediyorum, inanın, ben de bilmiyorum!

Yemek ve oruç

Bazen bir şeyler yemek, bir şeyler atıştırmak aklıma bile gelmez. Dozunda ve kararında, olması gerektiği gibi yiyorum. Bu yüzden Ramazan ayında oruç tutmakta hiç zorlanmadım. On iki yaşından itibaren -aksatmadan- bu yaşıma kadar orucumu tuttum. Benim için en güzel aylardan biri, Ramazan ayı… İnsan hem yiyip içmenin kıymetini biliyor, hem de sabrını pekiştiriyor. Dünyada bunca aç insan varken, kendisini de sigâya çekiyor.

“Ramazan ayı” demişken, 90’lı yıllarda, evlenmeden önce İstanbul Merter’de bir holdingde çalışıyordum. Ramazan ayı ayrı bir zevk oluyordu benim için. Merter’den Anadolu yakasına servisle evimize giderken, tam Mecidiyeköy tarafında ezan okunurdu ve orucumuzu açardık. Her gün bir arkadaşımız pide ve zeytin alma işini üstlenirdi; serviste kaç kişi varsa hepsiyle paylaşılırdı oruç tutan olsa da, olmasa da. O anki mutluluğu size anlatamam, kral sofrası halt etmiş yanında. O birkaç zeytin ve birkaç dilim pide ile yanındaki bir dilim tatlı her şeye bedeldi. Eve gidince de bir çorbayla tamamlardım yemeğimi…

Şimdi de öyleyim; Ramazan’ın bereketinden dolayı birkaç çeşit yemek yapsam ve sofrayı donatsam da ezan okunduğunda orucumu açıp bir kâse çorba içtikten sonra akşam namazının ardından geri kalan yemeğimi yerim kararınca. Sahurda da çok fazla yiyenlerden olmadım. Tercihlerim daha çok çorba, sebze, ot, salata… Elbette et de yiyorum, kesinlikle vejetaryen değilim. Belki birçoğunuza tuhaf gelecek, sahurda çoğu zaman hâlâ üç hurma, bir bardak su ile oruca başlıyorum. Sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed’in (sav) sünnetidir. Bazen de midemi yormayacak diğer gıdalardan takviye yapıyorum çay eşliğinde. Hayatımda, “Çaysız olmaz!” mottosunu tasdik ediyorum. Size de tavsiye ederim. Hem sağlıklı, hem masrafsız, hem de yorucu değil…

Az yemeyi öğrenebilsek, abartmadan bütün nimetlerin tadına, zevkine varabilsek… Oğlumla ilgili küçük bir anıdan bahsetmek istiyorum: Küçükken yemeyi çok severdi ve elindekini kimse yemesin diye ağzına tıkardı oğlum. Kilolu bir çocuk değildi, fakat nedense gittiği yerlerde aç kalacağını zannediyordu. Bir sohbet arasında askerlikten konuşuyorduk, oğluma, “Senin subay olmanı çok isterim” dedim. Bir aile dostumuz kendisiyle, “Bunu denizaltına asker diye verelim, aylarca orada kalsın” diyerek şaka yaptı. Oğlumun cevabı bizi güldürmüştü: “Peki, orada yemek olacak mı?” (Şimdilerde böyle bir derdi yok, açlıktan ölmeyeceğini biliyor artık.)

Mustafa Uçurum’un 9 Temmuz 2018 tarihli Milât gazetesinde yayınlanan ve “Bugün De Aç Kaldım” başlıklı yazısından bazı notları da sizlerle paylaşmak isterim.

Tevfik Fikret’e ait, “Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak/ Yarın, bakarsınız, söner bugün çıtırdayan ocak/ Bugün ki mideler kavi, bugün ki çorbalar sıcak/ Atıştırın, tıkıştırın kapış kapış, çanak çanak/ Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin!/ Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” şeklindeki şiiri bugünlerde sık sık tekrarladığını yazmış Uçurum.

Yazısının sonunda “misafirperverlik” kavramının ayaklar altına alındığı yemek yarışmalarında para hırsı gözlerini bürümüş yarışmacıların, masalardaki birbirinden güzel yemekleri sadece beğenmemiş olduklarını göstermek için yememekte, yeseler bile programın sonunda gözümüzün içine bakarak kendilerine ezberlettirilen büyülü sözleri söylemekte olduğunu belirtmiş: “Bugün de aç kaldım!”

Kurulan bir sofranın bize neler hatırlattığını ve daha neler hatırlatacağına dair bir fikir vereceğine inandığım, Saliha Maltun’a ait şu satırlar da mutlaka dikkatiniz çekecektir:

“Ressam Hoca Ali Rıza Efendi’nin sofrayı tasvir eden tablosunu görene kadar, daha önce yiyip içme eylemi hakkında, nimet hakkında bir fikrimin olmadığını fark etmiştim. Cambridgeli bir profesör, ‘İşte bu bir Türk sofrası!’ demişti. O günden sonra dıştan içe bakan bir gizli göz gibi içimde gezdiğini hissettim bu garip ihtiyarın.

Bir sofrayı sofra kılan, insanın açlığı mı? Yoksa bizzat insan olmasından kaynaklanan yoksunluğu, aczi mi? Ya o sofranın bereketi? İnsanın kuş sütü eksik sofralarda doymaması ne hazindir! Mükellef sofralar değil aslolan, hayata tutunabilmek için, nimetlerin farkına varabilmek için, ihsânı anlayabilmek için, kanmayı öğrenmek için, susuzluğu ve açlığı anlayabilmek için bu sofralar…

Resim, kelâmın dili aslında. Suskunların, susmuşların dili... Görünmeyen nefeslerin dili… Görünmeyen ama hatırası olan seslerin, şiirin ve mûsikînin dili… Görünmese de onu yapan ustanın yani Yaratıcının dili... Yıllar sonra baktığımda anladım ki, Hoca Ali Rıza Efendi’nin resimlerinde renk yok aslında. İnsan nefsinin ve bilincinin hâllerinin eşyaya tutkunluğunun yansıması var. Halvetin rengi var meselâ. İçine düşmenin, düşünmenin rengi var. En çok da üşümenin… Zaman ötesinden dokunan meleklerin o ürperten ve üşüten elinin temâsından sonra sıcak bir tas can aşının buğusu var. Bu sofra yemek için değil, doymak için… Bekleyenler için… Beklenenler için… Bu sofra tok oturup aç kalkanlar için…”1

Son söz

Zamanımızda nimete yapılan saygısızlığı belgelercesine, televizyonda reyting arttırmak için hazırlanan programlarda hâdsizliklere, abartılara ve saçma sapan yorumlara, bunlara mâruz kalan seyirciler olarak hep birlikte alkış tutuyoruz. Yemek için değil de yaşamak için yemeği öğrendiğimiz vakit, nimeti öpüp başımızın üstüne koymayı ihmâl etmeyelim.

Şükürsüz milletin bereketsiz sofraları olur. Ya bizler, komşumuz aç yatarken tabak tabak, poşet poşet çöpe dökülen yemeklerin hesabını, rızkı veren Allah’a nasıl vereceğiz? “Açın hâlinden tok anlamaz” deriz ya, o yüzden biraz tok, biraz aç kalarak açın hâlini anlamaya gayret ettim. İstedim ki, yemenin, içmenin, hazzına varırken az yiyerek ve yararlı içecekler içerek de hayatımızın kaliteli bir şekilde devam edebileceğini anlatabileyim.  

“Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz! Çünkü Allah, israf edenleri sevmez” (A’raf, 31) âyeti, her sofraya oturduğumuzda, her mekâna gittiğimizde şiarımız olmalı. Şayet sağlıklı yaşamak istiyorsak, nimetin hakkını vererek yiyip içtiğimizde, Rızkı Verene şükrederek nefesimizi harcamalıyız. Ki annelerimizin zorla yemek yedirmeye çalıştığında söylediği gibi, nimetlerimiz/rızkımız arkamızdan ağlamasınlar…

 

1http://www.edebiyatkultur.com/index.php/kalemin-kosesi/67-kalemin-kosesi/607-bu-sofra-tok-oturup-ac-kalkanlar-icin