YÜZÜ siyahtı ama kalbi bembeyazdı. Yüzünde asılı tebessümü
dikkat çekerdi. Fakat teninin siyahlığı, içinden çıkamadığı bir muammaydı. Bu
sebepten dolayı onu basite alanlar vardı. Bir gün Huzûr-u Saadet’e çıkıp dedi
ki, “Ey Allah’ın Elçisi! Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme mânî midir?”
Sevgili Peygamberimiz, “Asla!” diye cevap verdi…
Kalbi beyaz genç bu kez, “O hâlde beni niçin insanlar hor
görüyorlar?” diye sordu, “Bana niçin kızını vermiyor hiç kimse?”. Sevgili
Peygamberimiz, “Amir bin Veheb'in evine git ve ona, ‘Allah’ın Elçisi'nin selâmı
var, kerîmeni bana nikâhlamanı emretti’ de” dedi.
Siyah yüzlü genç, hemen işaret edilen adrese gitti. Kızın
yanında babaya selâmı aynen tebliğ etti ve teklifi anlattı. Baba kızgındı, genç
adamı hemen reddetti. Ancak teklifi dinleyen kızcağız babasını îkâz ederek,
“Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcûp eder” dedi ve ekledi: “Ne
biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini ve Allah’ın Elçisi'nin o emri tebliğ
buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah'tan özür dile ve beni o gence nikâhla! Resûlullah'ın
uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.”
Kızının îkâzıyla mescide koşan baba özür diledi ve
“Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum” dedi, “Demek ki doğruymuş, buyurduğunuz
gibi kızımı verdim. Şu an nikâhlısıdır”.
Bunun üzerine Efendimizin gence emri, “Git, evini hazırla
ve aile oturacak şekilde döşe!” oldu. Ancak genç adamın durumu hakîkaten
vahimdi, “Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!” diye cevap verdi. Bunun
üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Öyleyse Ali'ye, Osman'a, Abdurrahman Bin Avf’a
git, onlar sana ikişer yüz dirhem versinler” dedi. Siyahî genç uçarcasına
gitti.
Allah’ın Elçisi’nin adlarını zikrettiklerinden her biri,
emredilenden fazla yardımda bulundular. Şimdi genç adam için çarşının yolunu
tutma zamanıydı, nasıl olsa bir evi hazırlamak için gerekli para elde mevcuttu.
Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizeydi adeta. Genç adam sevinç içinde
çarşı yolunda koşa koşa giderken kulağına bir ses geldi. Önce anlayamadı, bu
nedenle şaşkınlıkla durakladı ve nefesi kesilircesine dinlemeye başladı. Evet,
yanlış anlamamıştı, doğruydu, ses herkese şunu ilân etmekteydi: “Ey kendini
Allah'a asker bilen Müslümanlar! Derhâl atınıza binin, cihada yönelin, ordu
mescidin dışında beklemektedir. Siz dünyada böyle gün için varsınız, duyun ki,
düşman ânî baskın yapacak!”
Şimdi ne olacaktı? Genç siyahî cihada mı gitsin, yoksa
evlenmeye mi? Fazla düşünmedi, hemen yönünü değiştirip demirciler çarşısına
gitti. İlk işi oradan bir kılıç ve bir zırh almak oldu. Daha sonra da hayvan
pazarından bir at… Elindeki paranın hepsini harcamıştı ama cihat için lazım
olan silahını da tamamlamıştı. Bu sevinçle sıçradığı atının üzerinde kuş gibi
uçarak şehrin kenarında bekleyen orduya toz duman içinde karıştı…
Onu gören sahabe savaşçılar tanıyamayarak, “Bu genç herhâlde
Bahreyn'den gelen biridir” dediler. Ancak onun yüzünün siyahlığını fark eden
Sevgili Peygamberimiz, “Sen Saad mısın?” buyurdu ve “Evet!” karşılığını alınca da
duâ etti: “Ceddine saadetler…”
Ordu yola koyuldu, kumlu çöllerden geçildi, tozlu yollar
gidildi ve nihâyet düşmanla karşılaşıldı. Kızgın güneş altında müthiş bir savaş
başladı. Herkes cesaretle ileri atılmıştı. Ama içlerinden biri vardı ki, o
herkesten daha cesurdu ve cesaretle düşmanın üzerine uçuyordu. Saldırdığı
taraftaki askerleri kan revan içinde sağa sola püskürtüyordu. Neden sonra
meydan sakinleşti, bu arada düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardı. Meydandaki
şehitler tespit edilirken, bir ses, “Allah-u Ekber!” diye belirtti
teslimiyetini. Evlenmek üzere olan Saad da şehit olmuştu…
Sevgili Peygamberimiz onun cesedi başına gelerek mahzun
bir şekilde baktı ve seslendi: “Seni Havz-ı Kevser'imin başında
bekleyeceğim!”
Bir hayret nidası daha işitildi o anda: “Allah-u Ekber!”
Sonra döndü, oradakilere hitaben seslendi: “Kılıcını, mızrağını ve atını alın,
kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki, ‘Kızını
vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Yüce Allah, Cennet hûrilerini lâyık
gördü’.”
Bu kutlu müjde üzerine meydanda hayret nidaları birbirini
takip etti: “Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!”



