En ilginç evlilik hikâyesi

Bir hayret nidası daha işitildi o anda: “Allah-u Ekber!” Sonra döndü, oradakilere hitaben seslendi: “Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki, ‘Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Yüce Allah, Cennet hûrilerini lâyık gördü’.”

YÜZÜ siyahtı ama kalbi bembeyazdı. Yüzünde asılı tebessümü dikkat çekerdi. Fakat teninin siyahlığı, içinden çıkamadığı bir muammaydı. Bu sebepten dolayı onu basite alanlar vardı. Bir gün Huzûr-u Saadet’e çıkıp dedi ki, “Ey Allah’ın Elçisi! Yüzümün siyahlığı Cennet’e girmeme mânî midir?” Sevgili Peygamberimiz, “Asla!” diye cevap verdi…

Kalbi beyaz genç bu kez, “O hâlde beni niçin insanlar hor görüyorlar?” diye sordu, “Bana niçin kızını vermiyor hiç kimse?”. Sevgili Peygamberimiz, “Amir bin Veheb'in evine git ve ona, ‘Allah’ın Elçisi'nin selâmı var, kerîmeni bana nikâhlamanı emretti’ de” dedi.

Siyah yüzlü genç, hemen işaret edilen adrese gitti. Kızın yanında babaya selâmı aynen tebliğ etti ve teklifi anlattı. Baba kızgındı, genç adamı hemen reddetti. Ancak teklifi dinleyen kızcağız babasını îkâz ederek, “Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcûp eder” dedi ve ekledi: “Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini ve Allah’ın Elçisi'nin o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah'tan özür dile ve beni o gence nikâhla! Resûlullah'ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.”

Kızının îkâzıyla mescide koşan baba özür diledi ve “Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum” dedi, “Demek ki doğruymuş, buyurduğunuz gibi kızımı verdim. Şu an nikâhlısıdır”.

Bunun üzerine Efendimizin gence emri, “Git, evini hazırla ve aile oturacak şekilde döşe!” oldu. Ancak genç adamın durumu hakîkaten vahimdi, “Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, “Öyleyse Ali'ye, Osman'a, Abdurrahman Bin Avf’a git, onlar sana ikişer yüz dirhem versinler” dedi. Siyahî genç uçarcasına gitti.

Allah’ın Elçisi’nin adlarını zikrettiklerinden her biri, emredilenden fazla yardımda bulundular. Şimdi genç adam için çarşının yolunu tutma zamanıydı, nasıl olsa bir evi hazırlamak için gerekli para elde mevcuttu. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizeydi adeta. Genç adam sevinç içinde çarşı yolunda koşa koşa giderken kulağına bir ses geldi. Önce anlayamadı, bu nedenle şaşkınlıkla durakladı ve nefesi kesilircesine dinlemeye başladı. Evet, yanlış anlamamıştı, doğruydu, ses herkese şunu ilân etmekteydi: “Ey kendini Allah'a asker bilen Müslümanlar! Derhâl atınıza binin, cihada yönelin, ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz dünyada böyle gün için varsınız, duyun ki, düşman ânî baskın yapacak!”

Şimdi ne olacaktı? Genç siyahî cihada mı gitsin, yoksa evlenmeye mi? Fazla düşünmedi, hemen yönünü değiştirip demirciler çarşısına gitti. İlk işi oradan bir kılıç ve bir zırh almak oldu. Daha sonra da hayvan pazarından bir at… Elindeki paranın hepsini harcamıştı ama cihat için lazım olan silahını da tamamlamıştı. Bu sevinçle sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçarak şehrin kenarında bekleyen orduya toz duman içinde karıştı…

Onu gören sahabe savaşçılar tanıyamayarak, “Bu genç herhâlde Bahreyn'den gelen biridir” dediler. Ancak onun yüzünün siyahlığını fark eden Sevgili Peygamberimiz, “Sen Saad mısın?” buyurdu ve “Evet!” karşılığını alınca da duâ etti: “Ceddine saadetler…” 

Ordu yola koyuldu, kumlu çöllerden geçildi, tozlu yollar gidildi ve nihâyet düşmanla karşılaşıldı. Kızgın güneş altında müthiş bir savaş başladı. Herkes cesaretle ileri atılmıştı. Ama içlerinden biri vardı ki, o herkesten daha cesurdu ve cesaretle düşmanın üzerine uçuyordu. Saldırdığı taraftaki askerleri kan revan içinde sağa sola püskürtüyordu. Neden sonra meydan sakinleşti, bu arada düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardı. Meydandaki şehitler tespit edilirken, bir ses, “Allah-u Ekber!” diye belirtti teslimiyetini. Evlenmek üzere olan Saad da şehit olmuştu…

Sevgili Peygamberimiz onun cesedi başına gelerek mahzun bir şekilde baktı ve seslendi: “Seni Havz-ı Kevser'imin başında bekleyeceğim!” 

Bir hayret nidası daha işitildi o anda: “Allah-u Ekber!” Sonra döndü, oradakilere hitaben seslendi: “Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki, ‘Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Yüce Allah, Cennet hûrilerini lâyık gördü’.”

Bu kutlu müjde üzerine meydanda hayret nidaları birbirini takip etti: “Allah-u Ekber! Allah-u Ekber!”