SAVAŞLAR, insanın yaradılışı kadar kadim bir zamanı işaret ediyor. İnsanın ayak bastığı toprak parçalarında kişisel menfaat çatışmalarından toplumsal kavgalara, savaşların kanlı haritasından kendi cinsine sınır beğenen tiranlara kadar, her bir devrin en güçlü yankısı ve tarih sayfalarına düşmeye değer bulunan titreşimi, pek tabii bu bitmek bilmeyen itiş kakış… Aslında bir bakıma gelinen son düzlüğün tüm kazanımlarını bu savaş güdüsünün ve sahip olma, kazanma, hükmetme histerisinin uzantısı olarak okumak da mümkün.
Neden mi?
Zira günbebün gelişen savaş teknolojileri, savunma sanayiinde birbiriyle kıyasıya yarışan devletler, silah pazarını elinde tutmak için birbirini ezip geçmeye yeminli devletler, hüküm sürülen topraklar dışında deniz aşırı ülkelere, kıtalara dahi göz diken hükûmetler, sözde devletler zaman zaman kaybeden ve kazanan cenahları temsil etmekle birlikte, aslında tek bir şeyin süreğen gelişimine katkı sağlamaktalar. Teknolojinin ve çağdaş tüm tekamüllerin köklerini beslemekte ve çağ açıp çağ kapayan gelişmelerin arasındaki mesafeyi her an minimize etmekteler.
Savaş iktidarını ve zafer istatistiğini elinde tutmanın yolu bazı materyallere sahip olmaktan geçiyor
Tabii bu sadece bağlantı kurulduğunda aklî güzergâhların ispatı yoluyla “Hakikaten öyle…” dedirtecek etkenlerden sadece biri, sadece müspet sayılabilecek olanı…
Burada “sayılabilecek” dememdeki ucu açıklığın sebebi ise şu: Teknolojinin ivme kazanması ve ileri aşamalara geçerek daha fazla imkân sağlaması ilk bakışta olumlu bir tesir gibi hissettirse de bazı olumlu görünen kıpırdanışlar ve bilhassa da madde üzerindeki büyümenin artış oranı, mana üzerinde ağırlık yitimi, nitelik kaybı gibi olumsuz verilere de dokunabiliyor. Hatta bazen maddedeki büyüme -ki bu cümle kalıbındaki madde kavramı her türlü icat, buluş, refah seviyesine artış etkisi bırakan tüm imkânlar adına varlık sürdürmektedir-, mananın yerle bir oluşuna zemin hazırlar. Kültürel anlamda çöküşlerin, ahlâkî erozyonların, ailevî parçalanmaların telif hakkı bazen en olumlu varsayılan kavramlardadır. İşte tüm bu savaş, çatışma, kavga ve itiş kakış içinde yerkürede bir dolu mana kaybı iç dünyamızı da dejenere etmekte ama bir yandan da savaş ve kavga gibi iki kutuplu ve sevimsiz temasların eklentisi olan hırs ve kazanma güdüsü ile, teknolojide ve daha ziyade savaş teknolojilerinde, hesap edilmesi ve takibi zor bir büyüme, gelişme ve ilerleme saptamaktayız.
Özetle eskiden beri devletlerin rakip oluşumlara karşı sahip olduğu güç, silah teknolojisinin geldiği nokta ile ölçülüyor. Bu ölçümün her devirde değişen yüzü, sahip olunan silah ve mühimmatın niteliğindeki değişimden ibaret. Eski zamanlarda en iyi bineğe, yay ve oka sahip olmanın savaşta galibiyeti kolaylaştırdığı gerçeği, zaman içinde başka bir seviyeye evrildi. Gelişen teknoloji ile devletlerarası güç yarışında belirleyici etkenin geçirdiği evrim şöyle özetlenebilir: Sapanla, yayla, okla başlayan savunma ve taarruz yolları devir değiştikçe yerini tanklara, tüfeklere, daha sonra donanmalara, denizaltılara, savaş uçaklarına, savaş gemilerine, İHA’lara, SİHA’lara ve hatta bugün en büyük savaş gereci olarak nitelenebilecek cep telefonlarına, sosyal medyaya ve tabii ki sair tüm iletişim araçlarına bıraktı. Buradan da anlaşılacağı üzere savaş iktidarını ve zafer istatistiğini elinde tutmanın yolu bazı materyallere sahip olmaktan geçiyor ama her devrin ana malzemesi kendi içindeki teknolojik gelişimlere paralel bir anlam kazanıyor.
Savaşlarda erki belirleyen aslî unsurun sahip olunan savunma sanayii gereçleri üzerinden değerlendirilmesi çok makul bir akış. Savaş zihni bir felaket senaryosu olsa da eylemsel bir dizi kanlı sonuca gebedir. Fikirde başlayan tüm fiiller gibi savaşlar da fikir ürünüdür fakat fikirlerin kana bulanması ve kanlı zihinlerin eyleme geçişi ile senkronizedir. Fakat fikirleri böyle kanlı eylemlere geçirebilecek doneler de muhakkak çağın ritmine uygun olacak şekilde bir savaş donanımına sahip olmak ve ezici üstünlüğü bu anlamda diğer rakip ülkeler nezdinde ele geçirebilmiş olmak. Zira savaşların bir sahada bir de masada kazanılan ve kaybedilen yüzü mevcut. Devletlere ve ordulara savaşı kazandıracak paradigmanın en kaydadeğer elemanı da elbette sahip olunan maddesel güç. Savunma sanayiinde en ileri olan kimse savaş meydanlarına inmeden zafer elde etmesi o kadar muhtemeldir. Bu tabii sıradan ve tekdüze bir saptama. Filistin örneğinde de gördüğümüz üzere hiçbir dünyevî güç, iman gücünü korkutabilecek, savaşmadan alt edebilecek kadar yetkin olamaz.
Ama yine de matematiksel bir süreçte savaş stratejilerini bir bağlama oturtmak gerekirse bunu, sahip olunan maddî gücün masaya ve sahaya yansıması kapsamında okumak gerekir.

Su ve ekmeğe sahip olmanın ve kendi kendine yetebilmenin ilkel çağına doğru bizi hızla düşüren pek çok küresel, coğrafî ve jeolojik, politik sebebi sıralanabilirse de benim bu mevzuda ilk bahsini edeceğim şey, insanlıktan düşen insanlığın, Peygamberlerinin izini terk eden geri toplumlarla aynı kaderi paylaşacağı gerçeğidir. İlkellik, Rabbini ve Hz. Muhammed’i bilmemektir. İşte bunu bilmeyen toplumlar hangi güce sahip olurlarsa olsunlar, hangi savaş teknolojisini ellerinde bulundururlarsa bulundursunlar, bir noktada dünyayı topyekûn iptidai çağlara döndüren başrol oyuncularıdırlar.
İdeolojik savaşlardan “survival” direnişlere
İlk çağlarda primitif yaşam biçimleri, tabiatın unsuru olan insanı, tıpkı tabiatın unsuru olan hayvanların da tekrar edegeldiği gibi hayatta kalma dürtüsünde sıkıştırmıştır. Yerleşik düzenin olmadığı, göçebe hayatların hüküm sürdüğü, binaların, evlerin, şehirlerin, köylerin kurulmadığı, sanatın, sporun, eğitimin ve kültürel faaliyetler gibi uygarlık düzeyini belirleyen denge unsurlarının henüz insanoğlunda fazlaca iz bırakmadığı bir devir varsa şayet, o devrin ana damarının hayatta kalma gayreti olduğunu söyleyebiliriz. Her ne kadar tüm ilim ve bilim, tüm sanat ve kültür ve bugünkü tüm teknolojik imkânlar Hz. Adem’in (as) yaradılışından ve dünyaya gönderilişinden beri insanoğluna verildiği İlâhî bilgisini es geçmemek gerekirse de bunun kadar mühim bir parametreyi daha dikkate almak akılcı olacaktır. İnsanlar, toplumlar, Hz. Adem’le insanlığa öğretilen bilginin ve ahlâkın istikametinde kalmadıklarından, ilk insandan bugüne kadar defaatle uygarlıklar gerilemiş ve binlerce peygamber tarafından aktarılan İlâhî bilginin üzeri, dünyevî hırs ve çıkarlarla örtülmüş, böylece insan, hiçbir zaman Hz. Adem’deki bilgiye ve ahlâka erişememiştir. Burada peygamberlerin ve son Peygamber, Efendimiz, Hz. Muhammed’le aktarılan Kur’ânî bilgiden ve Kur’ân ahlâkından bahsetmiyorum elbette. Onunla insanlığa yansıyan nurun içinde sonsuz bir ilim ve bilim olduğu gibi, uygarlığın en üst seviyesi de yine Hz. Muhammed’dir. Fakat insanlar zamanla bu mukaddes yolun da üzerinde yürürken sapmalara uğramış ve günümüzde dünyanın pek çok noktasında, Hz. Muhammed Efendimiz’den (sav) aktarılan İlâhî bilgiye ve ahlâka erişmek şöyle dursun, bu hazineden haberi dahi olmadan yaşayıp giden milyarlarca insan ve onlarca devlet bulunmaktadır. Bu da bir kez daha uygarlığın gerilemesine Hz. Adem’in izini kaybeden toplumların vardığı İlk Çağ’ın primitif dekoruna düşürmektedir.
Öyleyse peygamberlerin izinden ayrılıp nefsin ve dünyevî hırsların peşinden giden toplumların erişip erişebileceği tek menzil, düşük uygarlık ve düşük ahlâk seviyesidir. İşte böyle toplumlarla dolu bir yerkürede savaşların da niteliği anlamı ve yüzü değişmekte, en ileri teknolojiye sahip olunan çağda insanı en primitif varlık seviyesine indirgemektedir. Ve tüm gayeyi sadece hayvanî bir yaşamsal güdü kıymetine düşürmektedir.
Tek olgu, kendi kendine yetebilecek ve toplumsal açlığın önünü kesebilecek tarımsal üretim
İşte tam da o noktaya doğru hızla ilerlemekte, daha doğru ve nokta atışı bir deyişle, o noktaya doğru hızla düşmekteyiz. Bu irtifa kaybı ile ileri savaş teknolojileri kıyaslandığında ortaya çok da makul bir değerlendirme çıkamayacak kuşkusuz. Çünkü ülkelerin silah, ordu gücü her geçen gün rekabet duygusunun da verdiği etki ile artıyor ama Hak yolda olanların sayısı azaldıkça insanın uygarlık seviyesinde fireler meydana geliyor ve hızla İlk Çağ insanının safi hayatta kalma güdüsünü bir kez daha zamanın en yüksek frekansı hâline getiriyor.
Günümüzde hâlâ toprak savaşları, daha ziyade toprak altında bulunan kıymetli madenler, yeraltı kaynakları ve ülkelerin jeopolitik konumları, sıcak denizlere yakınlık, ticarî noktalardaki hâkimiyet senaryoları kıymetli varsayılabilir.
Ama bu gidişat gösteriyor ki çok yakın bir zamanda ideolojik savaşlar yerini tamamen gıda savaşlarına bırakacak. Küresel kavgalar usulca yerini varoluşsal debelenmelere terk edecek… Nedeni çok bariz. Her şeyden önce insan yeryüzünü tüketmek ve sistemi bozmak üzerine asırlardır büyük bir çaba sarf etmekte. Buna ek olarak zalimlerin her çağda coğrafyaların kaderini kendi çıkarlarına belirleme yarışları, zemini kana bulamakta, İlâhî hakikatten ve Peygamberimizin izinden ayrılan insanoğlu, savaş teknolojisinde ilerlemeyi marifet sayarken, aslî bilgi olan ahlâkı ve erdemi hiçe saymakta… Bu belki de gelecek senaryosundaki manaca etkin ve en kıymetli alan…
Bir de buna ek olarak maddesel ve daha verisel bir gerçeklikten de bahsetmek gerek… Ülkelerin yakın temas ve uzak çatışma şeklinde giriştikleri amansız mücadeleler bir şeyi daha gözler önüne serdi. Savaş, güç, iktidar bir yana, tedarik zincirinde kopmalar meydana geldiği anda ülkelerin artık bir başkasının toprağına da sahip olma histerisi son buluyor. O noktadan itibaren tek olgu kendi kendine yetebilecek ve toplumsal açlığın önünü kesebilecek tarımsal üretim. Elbette tarımın bel kemiği her daim buğdaydır. Buğday demek ekmek demektir ve ekmek, yaşamın belki de sudan sonraki en kıymettar tamamlayıcısı, besleyicisidir. Su savaşlarının da çok yakın olduğu bir zaman diliminde bulunan insanlık için artık ideolojilerin, petrol kavgalarının, ticaret yollarına hükmetme hırslarının çok da önemi kalmayacak gibi görünüyor. Su ve ekmeğe sahip olmanın ve kendi kendine yetebilmenin ilkel çağına doğru bizi hızla düşüren pek çok küresel, coğrafî ve jeolojik, politik sebebi sıralanabilirse de benim bu mevzuda ilk bahsini edeceğim şey, insanlıktan düşen insanlığın, Peygamberlerinin izini terk eden geri toplumlarla aynı kaderi paylaşacağı gerçeğidir. İlkellik, Rabbini ve Hz. Muhammed’i bilmemektir. İşte bunu bilmeyen toplumlar hangi güce sahip olurlarsa olsunlar, hangi savaş teknolojisini ellerinde bulundururlarsa bulundursunlar, bir noktada dünyayı topyekûn iptidai çağlara döndüren başrol oyuncularıdırlar.
Yakın bir gelecekte ekmek ve su savaşlarının içinde ilkel insan formunu tadımlayacak dünya senaryosu çok da uç olmasa gerek…



