İNSANIN doğumu ile başlıyor dünya hayatı; tanıdığı ilk yüzler anne ve babası oluyor. Babanın ve annenin evladından önce başka bir hayatı varken, evladın anne baba ile başlayan hayatı bir müddet sonra onlarsız devam ediyor. Sözün özü, insan evladı başkalarının hayatı içerisine doğuyor, sonrasında kendi hayatında başkalarına hayat veriyor ve dünya hayatındaki misyonunu tamamlayıp göçüyor bu fani dünyadan. Sanırım böylece dünyadaki her şeyin bir denge üzerine kurulu olduğu anlaşılıyor.
Zamanın içinde birer yolcuyuz; geçip giden aslında zaman değil, biz insanoğlu. Küçükken büyümek isteriz; sonrasında anlarız ki, büyümek pek de matah bir husus değil. Belirli bir yaşa kadar zaman hiç geçmezken, belirli bir yaştan sonra zamanın elimizden kayıp gidiyor olduğunu hissetmemiz, aslında bizim hayatımızda zaman mefhumunun geçip gitmesi değil, zamanın içinde bir yolcu olduğumuzu idrak edişimizden. İnsanın doğumu bu dünyaya ait, ölümü ise aslolan dünyadaki doğumuna giden bir geçit. Hani diyor ya Aşık Veysel, “iki kapılı bir handa gidiyoruz gündüz gece”. İnsanın iki kapılı handa olan yolculuğuna “hayat” deniliyor.
Ölüm… İlk kez ne zaman tanıştım bu beş heceli kelimeyle bilemiyorum ama bildiğim bir şey var; kendimi bildim bileli en büyük imtihanım, sevdiklerimi kaybetmek. Belki de bu dünyadaki en büyük korkum… Hani İsmet Özel, “Waldo Sen Neden Burada Değilsin” kitabında diyor ya, “Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir”. Ve ilerleyen satırlarda ekliyor: “Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, ilk sığınaktır.”
Ben anne ve babamdan bir parçayım ve şimdi parçası olduğum bir bütünün olmayışı çok zor. İnsanın madden parçası olduğu şeyin bütününün olmayışı, insanda hep bir noksanlık olarak kalıyor. Sanırım noksanlıklara rağmen hayatta kalmak, yaşamanın bir savaş olduğunu anlamaktan geçiyor. İnsan bu savaşta ne kadar güçlü durursa zorluklar peşi sıra çarpıyor suratına. Ama savaş ne kadar zor olursa, sonunda elde edilen ganimet o denli değerli olur.
Mayıs ayı, baharın tatlı esintilerini içinde barındırdığı için hayatımda en sevdiğim aylardandı. Dört sene evveline kadar… Ömrümüzün son baharıymış, baharın ortasında kara kışa tutulunca anladık. İnsan kendini manen de soğukların içinde hissedebilirmiş, öğrendik. Halk arasında aşırı soğukların adları vardır, biz zemheriden sonra baharı aradık ancak zemherinin ardından hamsin gelirmiş, bilemedik.
İnsanın bu dünyadaki madden varlık nedeni, anne ve babasıdır. Ben hiçbir zaman annem ve babamı farklı iki kişi olarak düşünmemişim, bunu babamın yoğun bakıma girdiği gün anladım. Haberi ilk duyduğumda dünyam başıma yıkıldı, sonra annemle konuşunca içime İnşirah ferahlığı sindi. Babamdan sonra o denli büyük imtihanlardan geçtik ki karşılaştığımız türlü güçlüklerin üstesinden gelince, annemin çok güçlü bir kadın olduğunu anladım. Bizim dayanak noktamız hep annem oldu. Annem ise sadece Rabbimize dayanarak bizlere de güç verdi. O olmasaydı ne yapardık, bilemiyorum.
Bu dünyadaki en büyük şükür sebeplerim annem ve babam. İnsanın bu hayattaki en büyük hazineleri… Aslında, gerçekten var olmuş kişiler ölmez, sadece yer değiştirir. Bizim hüznümüz, bu yeri bilmiyor oluşumuzdan kaynaklıdır. İnsan sevdiklerini kaybedince anlıyor, bu dünyadaki tek gerçek, ölüm.
Ölüm, türlü zenginlikler inşâ ettiğimiz dünyanın yalan olduğunu, bu dünyada geçici olduğumuzu tokat gibi çarpıyor suratımıza. Emr-i Hakk, aslolana bir geçit. Ancak bilmediğimiz ve yalnızca bir kere geçeceğimiz bir yol. İnsan bilmediği için korkar. Bundandır ölümün korku dolu olduğunun yanılgısı.
Babamdan sonra bir deryanın içinde kaybolduk, meğer onun ardından öğrendiklerimiz bir derya imiş. Kaybolduğumuzu zannederken asıl deryanın içinde olduğumuzu idrak ettik; hayatın içindeyiz. “Derman aradık derdimize, derdimiz bize derman imiş”.



