Emaneti ehline vermek veya kifayetsiz muhterisler

Ehil olan emanetten uzakta durmayacak. Bir kenara çekilip nasıl olsa beni bulurlar demek de doğru değildir. Bazen öksürmek fark edilmeyi sağlar. İnsanlar durduğu yer göre değil, duruşa göre değer kazanırlar. Duruşu bozacak durumlar için aşırı talep doğru olmaz. Esas görevdir belki ama göreve talip olma usulü hatalı olursa esası da bozar. Zaten bu durum cahil cesareti olacaktır.

“CAHİL cesareti”, “Cahil cesur olur” sözleri halk arasında dillendirilen ifadelerdir ve böyle olduğuna dair bir algı da söz konusudur. 

Cornell Üniversitesi’nin iki psikoloğu Justin Kruger ve David Dunning, bu algının doğru olup olmadığını araştırdılar. Bu araştırma literatüre, “Dunning-Kruger Etkisi” ya da “Dunning-Kruger Sendromu” olarak geçti ve yönetim biliminde önemli bir yer işgal etti.

Dunning ve Kruger, “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır ve ona büyük bir motivasyon sağlar” diye düşünüyorlardı. Şu varsayımlardan yola çıktılar:

Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler… Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedir… Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp anlamaktan da acizdirler… Eğer nitelikleri belli bir eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.


Cornell Üniversitesi’ndeki öğrenciler arasında bir test yapıldı ve klasik “Sınav nasıl geçti?” sorusuna öğrencilerden yanıtlar istendi. Soruların yüzde 10’una bile yanıt veremeyenlerin “kendilerine güvenleri” müthişti. Onların “testin yüzde 60’ına doğru yanıt verdiklerini” düşündükleri hatta “iyi günlerinde olmaları hâlinde yüzde 70 başarıya bile ulaşabileceklerine inandıkları” ortaya çıktı. Soruların yüzde 90’ından fazlasını doğru yanıtlayanlar ise “en alçakgönüllü” deneklerdi; soruların yüzde 70’ine doğru yanıt verdiklerini düşünüyorlardı.


Tüm bu sonuçlar bir araya getirildi ve “Dunning-Kruger Sendromu”nun metni yazıldı: 


İşinde çok iyi olduğuna yürekten inanan “yetersiz” kişi, kendini ve yaptıklarını övmekten, her işte öne çıkmaktan ve aslında yapamayacağı işlere talip olmaktan hiçbir rahatsızlık duymaz. Aksine her şeyin hakkı olduğunu düşünür. Ancak bu “cahillik ve haddini bilmeme” karışımı meslekî açıdan müthiş bir itici güç oluşturur. “Eksiler” kariyer açısından “artıya” dönüşür. Sonuçta, “kifayetsiz muhterisler” her zaman ve her yerde daha hızlı yükselirler.


Bu arada, gerçekten bilgili ve yetenekli insanlar çalışma hayatında “fazla alçakgönüllü” davranarak öne çıkmaz, yüksek görevlere kendiliklerinden talip olmaz, kıymetlerinin bilinmesini beklerler. Tabii beklerken kırılır, kendilerini daha da geriye çekerler. Nitelikli insanların içinde bulundukları bu durum aslında aynı zamanda bir paradokstur. Zira kifayetsiz muhterisler, cahillik ve hadsizlikle ortaya çıkan cesaretleri sayesinde önemli makamlara geldikleri düşünüldüğünde ve bu insanların nitelikli kişileri anlayıp takdir etmeleri mümkün olmadığından nitelikli insanların aslında yeni makamlara ulaşmaları mümkün olmayacaktır. 


Yönetim alanında benzer bir çalışma da literatüre “Peter Prensibi” veya “Peter İlkesi” olarak geçmiştir. “Peter İlkesi”, bir hiyerarşi içerisindeki her çalışanın yetersizlik gösterdiği noktaya kadar terfi etme, atanma eğiliminde olduğunu iddia eden ilke. Dr. Laurence J. Peter ve Raymond Hull tarafından 1968 basımı Peter İlkesi (The Peter Principle) adlı kitapta toplanmış mizahî incelemenin ana konusudur. İlke, hiyerarşiye dayalı bir organizasyonda kişilerin yeterli oldukları sürece daha yüksek bir pozisyona terfileri nedeniyle, eninde sonunda artık yeterli olmadıkları seviyeye (yetersizlik seviyesine) geleceklerini öngörmektedir. Kişiler ulaştıkları bu son noktada kalacak, artık yetersiz oldukları için daha yüksek pozisyonları elde edemeyeceklerdir. Verilen yeni görevinde başarılı olamayan kişi bu durumda yukarı çıkamayacağından mevcut durduğu yeri muhafazaya çalışacaktır. 


Kur’ân Kerîm’de Nisa Suresi’nin 58’inci ayeti Müslümanca duruşu belirlemektedir: “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” Kur’ân’ın bu emri ortada iken buna mugayir kalacak bütün uygulamaların Müslümana haram olduğu anlaşılmaktadır. Kıyamet alametlerinden sayılan “emanetin ehlinde olmaması” hâlinin sorumluluğu hem dünyevî hem de uhrevî anlamda ağır olacaktır. 


Hz. Ömer’e “Allah’tan bir tek dua etme hakkın olsaydı ne dilerdin?” diye sormuşlar. Halife Ömer, “Allah’tan bir oda dolusu Ebu Ubeyde (yönetici-ordu komutanı) dilerdim” demiş. Büyük projeler, ehil kadroların elinde gelişir ve tamamlanır. Üst yöneticilerin ortaya koyduğu ve ülkemizin her alanında ufkunu açacak projeler, ehil olmayan ellerde heba olur giderler. Ve olan bu projeleri ortaya koyanlarla millete olur.


Emanet, ehlinde şık durur. Emaneti ehline veren de ehildir. Zira hâlden ehil anlar.


“Dunning-Kruger Sendromu” veya “Peter Prensibi” yönetim alanında bize bir ufuk kazandırıyor. Bize göre de liyakat ve kariyer dediğimiz emanet ehlinde gerektir. 


Bunun için: 1. Emanet ehline verilecek. Üst yöneticilerin en önemli görevi budur. 2. Ehil olmayan emanetten uzak duracak. Hak etmediği Müslümana haramdır. Haddini bilmek İslâmî bir şiardır. 3. Ehil olan da emanetten uzakta durmayacak. Bir kenara çekilip nasıl olsa beni bulurlar demek de doğru değildir. Bazen öksürmek fark edilmeyi sağlar. İnsanlar durduğu yer göre değil, duruşa göre değer kazanırlar. Duruşu bozacak durumlar için aşırı talep doğru olmaz. Esas görevdir belki ama göreve talip olma usulü hatalı olursa esası da bozar. Zaten bu durum cahil cesareti olacaktır.