Elifbadan alfa-betaya evrilen alfabemiz ve dilimiz

Tanzimat’tan beri tedrici ve zoraki bir kültürel dönüşüme tâbi tutulduk. Önceleri alıştıra alıştıra, sonrasında bıçak gibi kesip atılan bir üslupla icra edilen bu dönüşüm hengâmesinde en büyük yarayı dilimizden aldık. Alfabenin ardından da eşi benzeri görülmemiş bir kelime tasfiyeciliği başladı.

Önce kelâm yaratıldı

“YÜCE Yaratıcı’nın belki ilk yarattığı şey kelâm, sonra da kalemdir” desek, sanırım hata yapmış olmayız. O bir şeye “Ol” der, o da oluverir.

Cenab-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerim’de insanı “ahsen-i takvîm” üzere yarattığını beyan ediyor. İnsanı belki de diğer yaratılmışlardan ayıran en önemli farklardan biri, konuşan bir canlı olması. Kur’ân’da anlatıldığı gibi, Rabbimiz meleklere, insanı yeryüzünde bir halife olarak yaratmak istediğini beyan edince, melekler işin hikmetini öğrenmek isterler. Hazreti Âdem yaratıldığında ise, ona meleklerin dahi bilmediği bütün isimler öğretilmişti. Rabbimiz önce meleklere bazı eşyaların ve kavramların isim ve hakikatini sorduğunda, “Biz ancak Senin bildirdiğini biliriz” demişlerdi. Aynı sualler Hazreti Âdem’e tevcih edilince, o da iblisi kıskandıracak şekilde bütün sualleri cevaplamıştı.

Gördüğümüz gibi bu hâdiseler yaşanırken bir lisan söz konusudur. Bu “gönül lisanı” yani “hâl lisanı” da olsa, “kal lisanı” da olsa sonuçta bir konuşma söz konusudur.

Hazreti Âdem, eşi Hazreti Havva ile Cennet’te yaşadığında da bir dili konuşarak anlaşmışlar, günahlarına karşı tövbe edip af dilediklerinde de bu dil ile meramlarını dillendirmişlerdi. Yine Hazreti Âdem ve Hazreti Havva, yeryüzüne indirildikten ve nesilleri yeryüzünde yayıldıklarında, insanoğlu konuştuğu dil sayesinde sosyalleşmiş, önce aile olmuş, sonra küçük bir kabile, daha sonra aynı dili konuşanlardan müteşekkil milletler vücuda getirmişti. Yine bu milletler konuştukları dil ve benimsedikleri örf, âdet ve inançlarından müteşekkil kültürler ve medeniyetler vücuda getirmişlerdir. Bu durum Hucurat Sûresi’nde, “Biz sizi birbirinizle daha iyi anlaşasınız diye kabile kabile yarattık” buyurularak izah edilmiştir.

İnsanların birbirleriyle anlaşabilmelerinin yegâne anahtarı dildir. Her dil, kelimeler ve kavramlardan oluşur. Dil sayesinde canlı-cansız varlıklar, duygular, kısaca insanın hayatına konu olan her şey isimlendirilir. İsimlendirilen bu eşyaları, olayları ve duyguları birbirleri ile olan benzerliklerine, ilgi ve ilişkilerine göre zihnimizde gruplandırırız. Sonrasında da zihnimizde bir düşünce birimi olarak yer eden bu gruplara birer isim veririz. İşte bu isimler de kavramları oluşturur. Zira bir düşünce birimi olarak zihnimizde yer eden bu isimler birer mefhuma dönüşmüştür. Oysa bu kavramları dışımızdaki gerçek dünyada müşahhas -somut- olarak göremeyiz. Zira bunlar mücerret -soyut- olarak tamamen zihnimizde yaşamaktadırlar. Gerçek dünyamızda ise zihnimizdeki kavramları çağrıştıran örnekler vardır sadece.[i]

Dil sayesinde bir edebiyat oluşur. Balzac, “millet” tanımını dil ve edebiyat ile ilişkilendirerek, “Millet, edebiyatı olan topluluktur” demiş. Milletler sevinçlerini, kederlerini ve coşkularını konuştukları dil ile ifade ederek nesilde nesle aktarılan bir birikim hâline getirmişlerdir.

Dil, her şeyden önce bir düşünme, konuşma ve yazma aracıdır. Dilin bir araç olmaktan çıkıp bir amaç hâline getirilmesine “edebiyat” diyoruz. Edebiyatta dil, bir anlamın aktarılmasının aracı olmaktan ötede bir değer taşır, biçim alır, maddeleşir ve sanatın somut eseri hâline gelir. Edebiyat dili artık sanatın ritim ve yasalarına tâbi olan ayrı bir dildir.[ii] 

Julius Sezar’ın Büyük Britanya’yı işgal ettiği zaman ilk işi, yerli halkın dili olan Keltçeyi yasaklayarak Lâtinceyi dayatmak olur. Bu geleneği İngilizler farklı şekillerde Amerika, Hindistan, Pakistan, Mısır, Nijerya gibi ülkelerde çok iyi uyguladılar.

Dil ile oynanırsa ne olur?

“Dil ile oynanırsa ne olur?” sorusuna yaşanmış bir olay ile cevap verelim. Konfüçyüs’e bir gün öğrencisi, “Kral olsan ne yapardın?” diye bir soru sorar. Konfüçyüs hiç tereddüt etmeden, “Dili düzeltirdim” diye cevap verir. Öğrencisi bu cevaptan ya tatmin olmaz ya da onu anlamaz ve “Niçin?” der. Konfüçyüs, bütün bilgeliği ile cevap verir: “Çünkü dil bozulursa kültür bozulur, kültür bozulursa ahlâk ve aile bozulur, ahlâk bozulursa hukuk ve siyaset bozulur, hukuk ve siyaset bozulursa devlet çöker ve yıkılır.”

İş bu kadar vahimdir durum!

Bu vahameti keşfeden emperyalist Julius Sezar’ın Büyük Britanya’yı işgal ettiği zaman ilk işi, yerli halkın dili olan Keltçeyi yasaklayarak Lâtinceyi dayatmak olur. Bu geleneği İngilizler farklı şekillerde Amerika, Hindistan, Pakistan, Mısır, Nijerya gibi ülkelerde çok iyi uyguladılar. Yine İspanyollar Meksika ve Arjantin gibi ülkelerde, Portekizliler Brezilya’da, İtalyanlar Libya’da, Fransızlar Cezayir, Tunus ve Fas gibi ülkelerde ve ismini sayamadığımız birçok Afrika ülkesinde, Roma İmparatoru Julius Sezar’ın geleneğini, sözüm ona ilerleme ve çağdaşlığın bir gereği olarak dayattılar ve son tahlilde buraları tamamen sömürgeleştirdiler.[iii]

Dil, insanların iletişimini sağlayan en önemli araçtır. Düşünün; iki telefon arasındaki hat koptuğunda iletişim sağlanamazsa, dilde bir kopukluk durumunda insanların birbirleriyle iletişim kurması, konuşması ve anlaşması da imkânsız kalır. Dildeki kopukluk, kullanılan kelimelerin atılması ve dile anlamı herkesçe bilinmeyen kelimelerin sokulmasıyla oluşur.

Osmanl’ının son dönemlerinde ülke sathına bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak İngilizce ve Fransızca eğitim veren okullardan mezun olan binlerce öğretmen, sonradan devlet adamı olan politikacılar, sanatçılar, edebiyatçılar, gazeteciler ve yazarlar -ki bunların önemli bölümü dönme, yani Sabatayisttir- adeta İslâm ve Türk kültürünü ortadan kaldırıp Batı’nın çürümüş değerlerini halka dayatmak için misyonerleri bile şaşırtacak yol ve yöntemler denediler.[iv]

Yavuz Bülent Bakiler bu süreci veciz bir şekilde özetler:

“Başka milletlerin siyâsî hâkimiyetleri altına giren milletler, kendi kültürel değerlerini kaybetmedikleri takdirde -İsrail örneğinde olduğu gibi- bin yıl sonra, iki bin yıl sonra tekrar derlenip toparlanıyorlar, yeniden siyâsî istiklâllerini kazanıyorlar. Ama dillerini kaybeden milletlerin bir daha derlenip toparlandıklarını, tarih sahnesine çıktıklarını hiçbir kitap yazmıyor. Bu bakımdan dilin millet hayatındaki büyük önemini bilenler bizim dilimizi de törpülemeye çalışıyorlar. Bizim dilimiz, bir imparatorluk dilidir. Yani bizim dilimizde birlikte yaşadığımız milletlerin dilinden kelimeler vardır. Biz de o milletlerin dillerine kelimeler vermişizdir.

Merhum Nihat Sami Banarlı’nın söylediği gibi, her milletin dili imparatorluk dili olamaz. Çünkü her millet imparatorluklar kuramaz. Biz Müslüman olduktan sonra dilimiz daha çok zenginleşti. Arapçadan ve Farsçadan dilimize giren kelimeler bizim gırtlağımıza ve zevkimize göre şekillenerek Türkçeleştiler. Fakat sonraları dilimiz Arapça ve Farsça kelimelerin baskısı altında kalınca, münevverler başka, halk başka düşünür oldu. 

Bu sebepten dilimizin sadeleşmesi bir zaruret hâline geldi. Bu sadeleştirme hareketlerine Tanzimat’la başlandı. Başta Namık Kemal olmak üzere bazı edebiyatçılarımız dilimizin sadeleşmesini istediler ve halkın konuştuğu dili esas aldılar. 1912’de Ziya Gökalp, arkadaşlarıyla birlikte Yeni Mecmua’yı çıkardığı zaman istiyordu ki, Türkçe konuşulduğu gibi yazılsın, yazıldığı gibi konuşulsun. Bu çok önemli bir kaidedir. Yalnız burada Gökalp ve arkadaşları Türkçecilik davasında uydurma kelime yapmak yoluna gitmediler. Halkın kullandığı Türkçe kelimeleri Arapça ve Farsça kelimelere tercih ettiler. Bir de Arapça ve Farsça terkiplerden dilimizi temizlediler.”[v]


Sonuçta elifbamız Lâtin alfabetasından mülhem “alfabe”ye dönüştü. Aliya İzzetbegoviç, “Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu” derken, Cemil Meriç ise, “Harf Devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir. İrfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur” diyecektir.

Alfabe değişimi

Dil ile oynamanın belki en kullanışlı aracı alfabe değişikliğidir. Zira yeni alfabe ile çok şey oldubittiye getirilerek istenen tasfiye yapılabilir. Türkler, Müslüman olduktan sonra aldıkları Arap alfabesini bin yıldan daha fazla kullandılar. Ancak Batı hayranlığının başlaması ile bu alfabeden ve onun taşıdığı İslâmî renkten kurtulmak için 19’uncu asırdan sonra hummalı faaliyetlere girişildi. Bu monşerler geri kalmamızın faturasını önce İslâm’a, sonra cahilliğimizin faturasını da onun alfabesine kesmişlerdi. Oysa çağ açıp çağ kapatan Fatihler, Yavuzlar, Kanunîler o alfabe ile okumuş yazmıştı. Mimar Sinanlar, Pîri Reisler, Akşemseddinler, Molla Fenariler, Ali Kuşçular ve daha nice ilim adamları da…

İlk önce bu alfabenin Türkçedeki bazı sesleri tam olarak karşılamadığı ortaya atıldı ve alfabede bazı değişikliklere gidildi -ki bu gayet masum bir düzenlemeydi-. Kimi, “Harfler Lâtin harfleri gibi ayrı ayrı yazılsın” diye fikirler ortaya attı. Oysa el yazısı revaçta olan Lâtin alfabesi de bitişik yazılıyordu sonuçta. Enver Paşa harflere bazı düzenlemeler getirdi ve ordu içi yazışmalarında bunu kullandı. Onun da fikri mufassal yazıya geçmekti lâkin Cihan Harbi bu fikri atıl bıraktı.

Alfabe tartışmasına Ziya Gökalp de Arap alfabesinden Lâtin alfabesine geçişi savunarak katıldı. Gökalp de Arap yazısı ile Osmanlı Türkçesinin uyumsuzluğuna değinmiş ve Arap yazısının (alfabesinin) Türkçeye uygun olmadığını ifade etti.[vi]

Osmanlı’da Batılı tarzda açılan yeni okullarda, hariciye ile dış elçiliklerde ve bankacılıkta, bürokraside ve diplomaside Fransızca kullanılmış, dolayısıyla Lâtin harfleri Osmanlı topraklarında hayat bulmaya başlamıştır. Avrupa’ya giden bürokratlar Osmanlı hükümetine yaptıkları müracaatlarını en kısa ve hızlı şekilde Türkçe ancak Lâtin harflerin kullanıldığı telgrafla yapmaktaydılar. Ayrıca valiler posta-telgraf işlemlerinde de Lâtin alfabesine dayalı olarak düzenlenen “Türkçe Mors Alfabesi”ni Harf Devrimi’ne kadar telgraf haberleşmelerinde kullanmışlardır.[vii]

Alfabe tartışmaları Birinci Dünya Savaşı’nda gündemden bir nebze düşse de, Temmuz 1922’de Azerbaycan’da yapılan alfabe tartışmalarıyla Türkiye’de de alfabe meselesi yeniden ülke gündemine girmiştir. Arap alfabesinin değiştirilerek Lâtin alfabesinin kabulü teklifinin en somut şekli 21 Şubat 1923’te İzmir’de olmuştur. Kâzım Karabekir’in başkanlığında toplanan “Millî İktisat Kongresi”nde ekonomik konuların yanında Lâtin alfabesinin kabulü gibi dönemine göre oldukça dikkat çekici teklifler verilmiştir. Kongrenin işçi delegelerinden İzmirli Ali Nazmi ve iki arkadaşı tarafından verilen teklif, Kâzım Karabekir tarafından “Lâtin harflerinin İslâm birliğini bozacağı” gerekçesiyle gündeme alınmamıştır.[viii]

Azerbaycan’da yapılan harf değişikliğini de eleştiren Karabekir, “Mateessüf arz ederim ki, Azerbaycanlı arkadaşlarımız da bu felâkete düştü” demiştir. Karabekir, ayrıca alfabe değişikliği konusundaki görüşlerini 3 Mart 1923’te Vakit, Tanin ve Akşam gazetelerine verdiği demeçlerle kamuoyuna sunmuştur. “Lâtin harflerini kabul edemeyiz” başlığı altında çeşitli gazetelere demeç de veren Karabekir, böyle bir değişikliğin “kâbus” olacağını[ix] söylemiştir.[x]

Sonuçta 1928 yılında istenen olmuş ve Lâtin harflerine geçilmiştir. Bu sayede geri kalmışlıktan ve cahillikten kurtulmak hedeflenmiştir. Ancak 1927’de okuryazar oranı yüzde 10,7 iken, 1951’de seviye ancak yüzde 33,6’ya çıkabilmiştir. Mustafa Armağan bu durumu, haklı olarak, “Harf İnkılabı’ndan 1 yıl önce okuryazar oranı yüzde 11’e yakın. 1928 sonunda bu rakamın yüzde 12 civarına ulaştığını kabul edebiliriz. Ancak tam 9 yıl sonra okuryazar oranının sadece 8,5 puan yükselmiş olması ilginç. Yani koparılan bütün kıyamet 9 yılda 8,5 puan yükselmek için miydi? Gerçekler acıdır ve acıtır maalesef” diye yorumlamıştır.[xi]

Necati Özfatura da alfabe değişimi sonrası gelinen durumu şöyle özetlemiştir: “Gayrimüslimler Lâtin harflerini biliyordu. Ama Müslümanlarda okuma-yazma bir gecede sıfır oldu. İslâm harflerinin kaldırılması neticesi, Osmanlı kimliği silindi. İngiltere başta olmak üzere Hıristiyan Batı ülkeleri ve Vatikan, Osmanlı’dan CHP eliyle intikam aldı. Bir anda edebiyat dergilerinin okuyucusu sıfır oldu. Tezhip sanatı yok oldu. Son derece kıymetli ve Osmanlı’nın 600 yılına ışık tutan Osmanlı Arşivleri, Bulgaristan’a kilosu 1 buçuk kuruştan vagonlar dolusu satılmıştır. Ve böylesi muhteşem bir tarihin büyük kısmı heba edilmiştir.”[xii]

Hasan Bardakçı da yaşanan vahameti şöyle dile getirmiştir: “Harf İnkılabı, 1928 yılında Türkiye’nin Avrupalılaşma konusunda yapmış olduğu faaliyetlerden bir tanesidir. Harf İnkılabı, Türkiye’de en çok tartışılan konulardan bir tanesidir. Köklü toplumlar genelde kökleri ile iradelerini ortaya koyarlar. Bizim bir yerde kökümüz kesildi. İfade edeceğimiz bir şeyimiz kalmadı. Ders alabileceğimiz, içerisinden bir şeyler çıkarabileceğimiz kaynaklarımız kalmadı. Çünkü dedelerimiz, her gün okumuş oldukları kaynakları bir anda okuyamaz hâle geldiler. Biz bunun zorluğunu yaşadık. Belki de bizim toplumumuzun bu son 100 yılda bir türlü toparlanamamasının sebeplerinden biri de budur. Biz o açığı ancak 100 yılda kapatabildik.”[xiii]

Eğitimci-yazar Mustafa Karadağlı, “Harf İnkılabı, Anadolu’nun hafızasına reset çekilmesidir” der ve ekler: “Hafızanın resetlenmesi Anadolu’nun bağrında yetişen âlimleri tamamen bitirmiştir. Düşünün, bir gecede tuğla yığınına dönüşen kütüphanelerden bahsediyoruz. Bu bir milletin yeniden budanması anlamına geliyor. Harf İnkılabı’ndaki temel amacın okuryazarlık oranının düşüklüğünden kaynaklandığını tahmin etmiyorum. İstatistik Kurumu’nun yayımladığı 1927 ile 1928 yıllarındaki Anadolu halkının okuma-yazma oranı yüzde 10,7’dir. Bu 20 milyon insana tekabül ediyor. Bir gecede 20 milyon insan cahil bırakılıyor. Bir yandan okuma-yazma oranını yüzde 10,7 olduğunu ve bunu yükselteceğinizi söylüyorsunuz. ‘Bunlar Arap harfleridir, bunlar bizi geri bırakıyor’ ya da ‘Bunlar şeriatı hatırlatan harflerdir’ diyerek Yunan harflerine dönülüyor. Aslında bütün alfabeler birbiri ile akrabadır. Bizim Arap harfleri dediğimiz aslında Fenike alfabesinin değiştirilmiş hâlidir”.[xiv]

Sonuçta elifbamız Lâtin alfabetasından mülhem “alfabe”ye dönüştü. Aliya İzzetbegoviç, “Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu” derken, Cemil Meriç ise, “Harf Devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir. İrfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur” diyecektir.


Dünyanın hiçbir ciddî ülkesinde dil ve alfabe ile Türkiye’deki kadar oynanmamıştır. Düşünün ki, bırakın sıradan halkı ve öğrencileri, Türkiye’de Atatürkçü geçinen zevatın büyük bir çoğunluğu Atatürk’ün Nutuk’unu bile orijinalinden okuyamaz. Tabiî Atatürk’ün Nutuk’unu orijinalinden okuyamayan bir millet elbette Fatih’i, Yavuz’u, Kanunî’yi, Baki’yi, Akif’i hiç okuyamayacak ve dolayısıyla anlayamayacaktır.”

Dilde tasfiyecilik

İş sadece alfabe ile kalmamıştır. Kelimeler de tasfiye edilmiştir. Lütfü Özşahin bu konuda şunları söyler: “Gelişme, kalkınma, çağdaşlık velhasıl lâiklik adına dilimizde bulunan dinsel kökenli kelimelerin tamamen yasaklanmasını dahi teklif etmişlerdir. Çünkü bu zevata göre dili, dini gelenekten arındırmak için ancak ateist bir zeminde anlamını bulabilecek olan lâiklik uygulamaları bile yetersizdi.”[xv] 

Tanzimat’tan beri tedrici ve zoraki bir kültürel dönüşüme tâbi tutulduk. Önceleri alıştıra alıştıra, sonrasında bıçak gibi kesip atılan bir üslupla icra edilen bu dönüşüm hengâmesinde en büyük yarayı dilimizden aldık. Alfabenin ardından da eşi benzeri görülmemiş bir kelime tasfiyeciliği başladı. Zihnimizi inşâ ettiği gibi kendimizi de ifade için müracaat ettiğimiz kadim kelimelerimize yapılan saldırılar, dilimizi kekeme bir duruma düşürdü. Öyle ki, 1890’da Redhouse’nin yayınladığı, 93 bin madde başı, 30 bin madde içi söz unsuru barındıran sözlüğünden bugün 15-20 bin kelimelik sözlüklere nasıl geldiğimizi, aradaki bunca kelime ve kavramın nasıl buharlaştırıldığını mukayese edince aklınız tutulmakta.

D. Mehmet Doğan’ın “Kelimelerin Seyir Defteri” isimli kitabının 117’nci sayfasından size çarpıcı bir örnek vermek isterim: “Buyurun 1945 sözlüğünde (Türk Dil Kurumu’nun) ‘hâfız’ ne demek: Birinci anlam olarak ‘Kur’ân’ı ezberlemiş olan kimse’ denildikten sonra, ikinci mânâ olarak ‘aptal’ karşılığına yer veriliyor. (Sonraki baskılarda ‘aptal’ yeterli bulunmamış, ‘avanak, bön’ de eklenmiş!)[xvi]

Türk Dil Kurumu Teknik Terimler Komisyonu danışmanı olan Nihat Sami Banarlı, 1949 yılındaki Altıncı Kurultay’da vuku bulan ama zabıtlara geçmeyen bir hâdiseyi anlatır. Üyelerden yeni teknik terimlerin oluşturulmasına hâkim olacak prensipler hakkında bir soru gelir. Soruyu takiben meydana gelen sessizliği, Dilbilim ve Etimoloji Komisyonu Başkanı Saim Ali Dilemre bozar. Dil doktoru değil ama cana yakın bir tıp doktoru olarak sessizliğe daha fazla dayanamamıştır: “Arkadaşlar, kemküm etmeyelim. Bizim prensibimiz mirensibimiz yoktu, uyduruyorduk!”[xvii]

M. Halistin Kukul, bir yazısında, “Türk dilinin gizli veya alenî dört çeşit düşmanı vardır” der ve bu kesimleri şöyle sıralar: “Aslı Arapça, Farsça, Yunanca veya İtalyanca olan ve asırlardan beri zevkle konuşulan ve yazılan ve bütün Türk Dünyası’nda kullanılan, pek çok ‘Türkçeleşmiş’ kelimeden, bilhassa Arapça ve Farsça asıllılara surat asıp onları Türkçe listesinden çıkarmak isteyen gafiller; F(ı)ransızca ve İngilizceyi adeta anadilleriymiş gibi kabullenip onlardan hiçbir rahatsızlık duymadan seslerini çıkarmayan mandacılar; Türkçenin temel kaidelerini ve kullanılmakta olan tarihî birikimli ‘kültür Türkçesi’ni hiçe sayarak, türetme yoluyla değil uydurmak suretiyle kelime icadına ve katliamına kalkışan uydurukça işkencecileri; kendileri mesul oldukları hâlde kendilerini Türk dilinin korunması ve geliştirilmesiyle vazifeli görmeyen ilim, sanat ve siyaset adamı safındaki nemelâzımcılar, bananeciler, vurdumduymazlar.”[xviii]

Sonra da işi şu cümleyle özetler: “Türkçe, bugüne kadar ne çekmişse bunlardan çekmiştir.”

Yazımızı Lütfü Özşahin’in şu tespitiyle bitilelim: “Dünyanın hiçbir ciddî ülkesinde dil ve alfabe ile Türkiye’deki kadar oynanmamıştır. Düşünün ki, bırakın sıradan halkı ve öğrencileri, Türkiye’de Atatürkçü geçinen zevatın büyük bir çoğunluğu Atatürk’ün Nutuk’unu bile orijinalinden okuyamaz. Tabiî Atatürk’ün Nutuk’unu orijinalinden okuyamayan bir millet elbette Fatih’i, Yavuz’u, Kanunî’yi, Baki’yi, Akif’i hiç okuyamayacak ve dolayısıyla anlayamayacaktır.” [xix]

 



[i] Halit YILDIRIM, İçi boşalan kavramlar ve insanlığımız, https://haberajandanet.com

[ii] https://www.takagazete.com.tr/millet-edebiyati-olan-topluluktur

[iii] Prof. Dr. Lütfü ÖZŞAHİN, Kaosun Jeopolitiği ve Dinler Arası Diyalog, Rağbet Yayınları, İstanbul 2005

[iv] Hikmet TANYU, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Cilt 1, sayfa 152-180

[v] Yavuz Bülent Bakiler, Türk Dilinde Tasfiyecilik ve Sonuçları, http://www.hazardernegi.org/turk-dili-tasfiyesi/

[vi] Ziya Gökalp, “Osmanlı İmlasının Tarihi 2”, Genç Kalemler, Cilt II, Nr. 11 ( 23Teşrinievvel 1327), s. 178-180

[vii] Cafer ULU, Osmanlıda Alfabe Tartışmaları, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/781198

[viii] Cemal AVCI, III. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Yapısı ve Faaliyetleri (1927- 1931), Ankara 2000, s. 107.

[ix] Vakit, 3 Mart 1923; Hâkimiyet-i Milliye, 5 Mart 1923

[x] Ulu, agm.

[xi] Mustafa ARMAĞAN, Harf İnkılabında asıl maksat İslamsızlaştırmaktı, 27 Kasım 2016 Pazar,  Yeni Şafak Gazetesi

[xii] M. Necati Özfatura, Harf devriminin zararları, Türkiye Gazetesi, 25 Aralık 2014

[xiii] https://ilkha.com/egitim/harf-inkilabi-100-yillik-bir-hafiza-kaybidir-109286

[xiv] https://ilkha.com/egitim/harf-inkilabi-100-yillik-bir-hafiza-kaybidir-109286

[xv] Özşahin agm.

[xvi] D. Mehmet DOĞAN, Kelimelerin Seyir Defteri, Yazar Yayınları, 2015

[xvii] Safvet SENİH, Nasıl Kelime Uydurulur?”, https://www.dogrulus.com/

[xviii] M. Halistin KUKUL, Türkçe’nin Geleceği, Türk Yurdu Dergisi Türkçe’ye Saygı Özel Sayısı, Şubat-Mart 2001, Sf. 267-268

[xix] Özşahin agm.