Ele hoş, ele gözel ki

Ülkemizin her yöresinde karşımıza böyle kelimeler çıkar. Hepsini bir arada görmek isteyenler TDK Derleme Sözlüğüne başvurabilir. Yerellik yavaş yavaş azalıyor, kayboluyor maalesef. Bu kelimelerin kıymetini bilmek lâzım.

BİLGEYE sormuşlar: “Bir kişinin ne kadar akıllı olduğu nasıl anlaşılır?”

“Sözlerinden” demiş bilge.

Sözlerin çok önemli olduğunu anlayan muhatabı, bir soru daha sormuş:

“Ya hiç konuşmazsa?”

Bilge kişi tereddüt etmeden şöyle cevap vermiş:

“Hiç kimse o kadar akıllı değildir.”

Nasreddin Hoca’nın meşhur “Ye kürküm ye” hikâyesi çok anlamlıdır. Gelenin görünüşüne göre itibar etme eğiliminin yaygın olduğunu biliyoruz. Asırlar önce de öyleydi, bugün de değişen pek bir şey yok.

Atalar der ki, “Kişi kıyafetiyle karşılanır, giderken ise sözlerine göre uğurlanır”.

Ağzımızdan veya kalemimizden çıkan kelimeler, hayata yön verecek, geleceği şekillendirecek ölçüde önemli. (Klavye de kalemin çocuğu.)

1977-1989 arasında, aralıklı iki dönem İspir’de belediye başkanlığı yapan Osman Çelik’in yazdığı “İspir’in Kurtuluşunda Serdengeçtilerimiz” isimli kitabının son kısmında İspir Sözlüğü yer alıyor.

Yörede kullanılan kelimeler o kadar güzel yani “ele hoş, ele gözel” ki önsözden önce sözlüğü baştan sona okudum. Kitabı daha sonra.

Hepsini değil ama bazı kelimeleri size de bildirmek istedim. 

Alaf: Hayvan yiyeceği, ot, saman vb.

Alçaklanmak: Oturmak.

Arhulanmak: Yanlamasına yürümek.

Ayam: Hava.

Cecim: Keçi kılından yapılmış kilim.

Cılıfistik atmak: Keyifle oynamak, koşmak.

Çalağancı: Küçük hayvanlarla beslenen bir tür kartal, doğan kuşu.

Çegil: Çakıl.

Çekerek: Biraz eksik, az küçük.

Çelpeşik: Karışık, yağmurlu, nemli, bozuk hava.

Çepük: Küçük, kulplu sepet.

Dehre: Odun saplı satır.

Den: Hububat tanesi, dane.

Dersen: Sanki, zannedersin ki.

Dığa: Yaşı küçük, gelişmemiş.

Dilazarlık: Fiili olarak kavga etmeden sözlü olarak sertçe tartışmak.

Egiş: Tandırdaki közü karıştırmada, hamuru kazımada kullanılan, bir tarafı yassı, ucu çengelli demir.

Elulak: Yardımcı eleman.

Enval: Para ile alınan taşınır, taşınmaz bütün mallar.

Fiske lambası: Küçük fitilli fanussuz basit lamba.

Gaban: Geçit vermez dağ, uçurum.

Gada: Ağabey, kardeş.

Gendime: Haşlanıp kuruduktan sonra dibekte dövülerek kabuğu soyulmuş buğday, aşurelik.

Gıpti: Para harcamayı sevmeyen, cimri.

Godbin: Dut ile cevizin dibekte dövülmesiyle elde edilen karışım.

Gudul: Kavdan yapılmış küçük ve ağzı dar güveç.

Guz: Kuzey yamaç, güneş görmeyen yer.

Hacet: Kazma, kürek, keser, balta gibi aletler.

Hamdan yürümek: Ana yol dışından, yol iz olmayan bölümden yürümek.

Hapa hap: Aniden, habersizce karşılaşmak.

Harmutlamak: Sıcak suya soğuk su katarak sıcaklığını ayarlamak.

Hasıl: Öküz veya manda derisinden yapılan çarık ile iskarpin arası ayakkabı.

Hayıf almak: Kendisine yapılan haksızlığa karşılık vermek, öç almak.

Hedik: Kaynatılarak yenir duruma getirilmiş mısır.

Hemençe: Deriden yapılmış torba.

Hırp: Karın, üzerinde batmadan yürüyecek şekilde yüzeyden sertleşmesi.

Hızma: Huzme, ışık demeti.

Hosan: Etrafı yüksek kayalarla çevrili derin uçurum.

Honça: Tahtadan yapılmış seyyar yer sofrası.

Hülek: Otlaklarda çobanların kalması için taş, ağaç gibi malzemeden yapılmış barınak.

Karakura: Darlanarak uyanmak, kabus, karabasan.

Kerme: Kurumuş keçi ve koyun gübresi.

Kıs pıs etmek: Başkalarının gözü önünde birbiriyle alçak sesle konuşmak, gizli konuşmak.

Kiplemek: Sağlamlamak, sıkılaştırmak.

Kovik: İçi boş.

Körk: Genellikle ot yığmak için basit malzemelerden yapılan çatı altı yer.

Kösefi: Ucu yanarak kömürleşmiş odun parçası.

Kurun: Peynir basmak için ağaçtan yapılmış ahşap kutu.

Kuşkana: Küçük ve yayvan tencere.

Lam: Sel suyundan geri kalan toprak kalıntısı, çamur.

Lülük: Çeşmede suyun akış oluğu.

Mahfil: Görüşme ve toplantı yeri.

Mayınlamak: Sakinleşmek, durgunlaşmak.

Mehil: Vade, mühlet.

Mekkere: Orduda at, katır gibi hayvanların olduğu bölüm.

Melbusat: Giyim malzemesi.

Merek: Hayvan yemi, saman ve ot konulan yapı.

Mığ: Çivi.

Mırt gitmek: Kesilmeden ölen, zayi olan hayvan.

Mitil: Yorgan.

Mökkemlemek: Sağlamlaştırmak.

Parak: Otlaklarda mal ya da davarın geceleri barınması amacıyla basit malzemelerle belli bir alanın çevresi kapatılarak oluşturulan yer.

Pinavun: Kış için hazırlanan buğday ve diğer tahıllar.

Pungar: Çeşme.

Sal: Düz, yassı.

Saltat: Rus askeri.

Seğavil: Çalıdan yapılmış süpürge.

Sevahil: Sıcak bölge, sahiller, kıyılar, akarsu kenarları.

Sıyrıngal: Bir şeylere tutunup sıyrılarak inmek.

Simsar: Otobüs yazıhanesi çalışanı.

Söve: Kapının etrafındaki muhafaza,

Sürsen anahtarı: Sürülerek kilitlenen.

Şavata: Boyun atkısı, başlık.

Şelek: Bir iple bağlanarak sırtta taşınan yük.

Şivan: Yüksek sesle topluca ağlamak, ağıt, yas.

Terek: Ufak tefek bir şeyler koymak için duvara çakılan süslü tahta.

Terlik: Namaz kılarken başa örtülen hafif bir giyit.

Yalavuz: Yalnız, tek başına.

Yege: Kesici aletleri bilemek için ağızlarına sürtülen sert demir.

Yeniş: Üstten aşağı, iniş.

Zığı: İçine arı koymak için ağaçtan yapılan ya da sepet olarak dokunup hayvan gübresi ile sıvanan yuvarlak kovan.

Zırza: Kapıyı söveye bağlamaya yarayan demir parçası.

Zoğlamak: Hayvan derisini temizleyerek, kullanılır hâle getirmek.

*

Ülkemizin her yöresinde karşımıza böyle kelimeler çıkar. Hepsini bir arada görmek isteyenler TDK Derleme Sözlüğüne başvurabilir.

Yerellik yavaş yavaş azalıyor, kayboluyor maalesef. Bu kelimelerin kıymetini bilmek lâzım.