Ekran süresi kadar rıza ile teşne olmak

Saygı-hürmet ettikçe etrafımızdaki insanlarca sevginin büyüdüğünü, kültür olarak geleneklerimize göre iz sürmenin, aidiyet hissini ve en önemlisi Cenâb-ı Allah’a olan kulluk şuurunu yaşayıp yaşatma fırsatı ile yüklenmiş oluruz. İsrafın her cephedeki haram noktasından sakınmanın ehemmiyetini aile, nimet, sevgi, saygı, emek, eşyanın mahiyetine değer farkındalığı insanca yaşamak ve belki de ibadet edercesine dikkati, rikkati gerektirir…

Ne kadar millî yaşıyorum?

ETRAFIMIZA baktığımızda yaşadığımız düzen içerisinde bazı davranışların hoş görülen, bazı davranışların ise hoş görülmeyen, tasvip edilmeyen hâllerde olduğunu fark ediyoruz. Meselâ eve gelen misafire “Hoş geldiniz, nasılsınız?” gibi ağırlama cümleleri kullandığımızda hem nezaketen hem de hoş görülen bir davranış sergilemiş oluyoruz. Bu, bizim için hem görgü kuralıdır hem de millî değerlerimize uygun bir davranıştır. Küçük gibi görünen ama büyük anlamlar içeren bu görgü kuralı, davranış biçimi olarak hoş görülürken, tam tersi bir durum, bizim gelenek ve kültürümüzde çok da yeri olmayan, kaba ve saygısız bir davranış şekli olarak değerlendiriliyor.

İşte tam da burada “Neyi önceliyorum, nasıl davranıyorum?” gibi soruları hayatımızın mottosu hâline getirerek gelenek ve kültürümüzle olan bağımızı kuvvetlendirebiliriz. “Öncelemek” ve “önemsemek” gibi saygı kavramlarını hem bireysel bir tutum olarak hem de millî bir duruşun ifadesi olarak üzerimize bir hırka gibi giyip benimsemeliyiz. Oysa toplum kurallarının yer yer değişikliğe uğraması neticesinde davranış biçimlerimizde seğirmeler, nabız değişiklikleri de kaçınılmaz oluyor elbette. 

Burada, gelenek ve millî değerlerimize uygun davranışın aşk ve şevk ile sergilenmesi, dolaysıyla yaşayıp yaşatılması adına olan sürecin idrakini kavramaya çalışacağız. Bu şuur millî iradenin sürekliliği için sorgulanmalıdır. Aynı zamanda bu sorgu neticesinde oluşan şuur ise kişinin aidiyet duygusunu pekiştirmiş olacaktır. Bu uğurda harcanacak olan güç, millî iradenin bir seyri olarak kişinin kimlik inşâsı için de gerekli hâldir.

Millî duruşu ve kişinin geleneklerimize uygun olan tutumlarını, söz ve düşüncelerini ölçülü davranma olarak tanımlarsak, millî şuuru bina etmiş oluruz. Ve bu binaya hürmet ederek ölçülü davranışı saygıya dönüştürdüğümüzde bu davranışlar kelebek etkisi oluşturarak aile ve toplumda gayet rahat bir şekilde yerini alacaktır. Bu şekilde kişinin kökleri sulanmış ve doğru olan davranışı sergilemesi ile de şereflenerek belli bir makama kendi kendine muktedir olmuş olacaktır. Böylesi bir duruş ise kişiyi toplumda olumlu anlamda var edecektir.

Önemsemek

İlk etapta “görmek” kavramıyla “Yaşayış tarzımı görüyor muyum?” suali ile aynada kendimizi değerlendirmeye çalışalım. “Benimsediğim ve yaşamak istediğim hayat tarzı nasıl?” sorusu ile yaşadığımız hayatı tanımlayarak önce nerede olduğumuzu kavrayalım. İnsanın kendini görebilmesi için önce karşıya yani bir ötekine de bakarak kıyaslaması gerekebilir. Daha sonra bağlı olduğumuz hayatın yansımaları içinde kendimizi değerlendirelim. Hedeflediğim yaşam stili (seküler, muhafazakâr, nihilist gibi) mevcut durumda nasıl seyrediyor? Hayatımın şekil ve ihtivasında neyi önceliyorum ve nasıl yansıtıyorum?

“Millî bir duruş ile dinî hükümlerin varlığını, zihinde harmanlayıp hareket ettiğimiz de tutum ve davranışlarıma doğru aksettirebiliyor muyum?” suali ile yaşam tarzımızın genel bir muhasebesini çıkartalım. Günlük bir hayatın yansıması ile örneklendirecek olur isek bu durumu, kendi değerlerimize göre olan iradeyi nasıl göstereceğini bilememiş bir lise talebesinin dış görünüşünü baz alalım. Hâli-ruhaniyetini anlamaya çalışalım ve düşünce sistemi ile davranışları uyumlu mu diye terazinin kefesine yerleştirme yapalım. “Göründüğüm şekil neyi temsil ediyor ve göründüğüm şekil beni ait olduğum toplumun görenekleri ile uyuşuyor mu?” sorularıyla bir sınama gerçekleştirelim. 

Evvela sevgili okur, burada bazı hususları göz önünde bulundurmanın faydası olacaktır. Neden lise talebesi? Çünkü bir kimlik oluşumu bu dönemi kapsar. Çatışmalar ve yırtılmalar bu dönemin sancılarıdır. Şöyle ki… Lise talebesinin hem hormonlarıyla hem sosyal hayatıyla hem kişiliği hem de dayatılan sistem ile çatışması kolay bir hadise değildir. Birey, ergenlik ile ilk etapta kendi keşfi için güç harcar. Aynı zamanda sosyal ortamlardaki varlığının yansıması için de güç harcar. Yine dayatılan global sistem karşında mevcut durum ile sistemin işleyişi arasında da bocalar. Bu bocalama esnasında bugüne gelene kadar ki alışkanlıkları ona bir bilinç atfeder. Bu bilincin farkındalığını hem bireysel hem de millî değerlere göre kendisinin kategorize etmesi beklenir. Bu kategorizenin işleyişi sanıldığı kadar da kolay olmayabilir. Yaşadığı çatışmalara yenik düşmemek için gelenek ve göreneklerin zamanında doğru biçimde atılmış tohumları kişiyi bu anlamda zinde tutacaktır.

Şöyle bir senaryoyu gözümüzde canlandıralım: Dizi jeneriğinin müziği ve konusu tüm sınıfın dilindedir. İzlememek ya da haberdar olmamak, sosyal bir kayıp niteliğindedir. Diziler on bölüm şeklinde birden bardaktan boşanırcasına önüne yağmaktadır. Birinci sezonun on ikinci bölümü bitmeden dördüncü sezonun on altıncı bölümü hazırda, pusuda beklemektedir. Adeta diziler tarafından avlanmaktayızdır. Başka kültürler hayatlara boca edilmekte, izleyenin de izlediklerini kabul etmesi beklenmektedir.

Payımıza düşen şey, boş vaktimizin veya o cihaza ayırdığımız zaman dilimi oluyor ne yazık ki. Cihazın içeriği sosyal medyadan tutun oyunlar veya filmler gibi sayısız izlence içeriğini doldurmaktadır. Dayatılan başkadır, evin içi bir başka. Hangi çağrı üzerine gitme fiiliyatıdır tercih edilen, işte asıl sorun! Lise talebesi ile de sınırlı değildir ayrıca bu dualite. Yaş almış diğer insanlar için de bir yön arafiyetidir. İlim ve irfanın yani öğrenme ile tahsil etmenin aynı zamanda tahsilin yapılırken belli kaide ve kuralların hayata geçirilmesi için tahsis edilen en kıymetli zaman ve dönemlerdir. Halbuki majör kararların ve idealist ekimlerin çapa dönemleridir. Doymak bilmeyen “Oblomov” bu çağda asla yalnız değildir. Kayda değer hareketler yapmaktan aciz olan yetişkinler veya gençler yatakta olmasalar da mekân fark etmeksizin her konudaki açlıkları maalesef ki her yerdedir.

Aç kurtlar gibi oturup hom hom dizi yiyor ve içiyoruz hatta parçalıyoruz tabiri caizse. Elimizdeki makinaların sayacı keyfe keder. Hızın artması ile bir oturuşta beş, altı bölümü yutuveriyoruz. Tabii izleme sırasında yanında atıştırmalıkların olması gerekiyor, çünkü racon böyle. Elimize ne gelirse tüketiyoruz. İzlerken yeme işlemi olmazsa olmazlardan olarak düşündürülüyoruz. Elimizdeki cihazların alt mesajı genellikle “İzle, ye, gez, eğlen ve elinde olanın farklısını hatta lüksünü takip et!” diye bizi kamçılamaktadır çünkü. Ayrıca gecesi gündüzü olmayan bir saat diliminden de bahsetmek gerekir. Yemek yeme kavramı tüketmeye evrilirken, yemek saati veya sofranın kurulması gibi yemeğin başına gelme hareketleri de kendi kendine buharlanmaya yüz tutuyor gördüğünüz üzere. Normal bir yemek yeme sıkıcı oluyor çünkü. Hâlbuki sofra kültürü ile saatinde oturup kalkma gibi çocuğa verilecek mesaj çok ağır akmaktadır ve bu hâlin çekilmesi de kolay değildir artık. Maalesef ki sofranın başındaki konuşmalar, dinlemeler ile dayanışma hâli ağır aksayan bu senfoninin ayağını tökezletmektedir.

Yemek yerken sadece gıda ile sınırlı bir alma işlemi gerçekleşmez. Gelenek ve millî kültürümüzde olan seremoniler de bu ortamın ahengi ile kendi kendine işlenir, bezelenir ve bilinçaltımıza yerleşiverir. Aidiyet yönümüz kuvvetlenir. 

Fakat aile bilincini geliştiren birlikteliği, istişareyi, dertleşmeyi temsil eden sofra kültürü yerine “abur cubur” diye tabir ettiğimiz bu atıştırmalıklar tercih edilir oldu. Besin değerleri normal yiyeceklere göre belli olmayan cinsten paket gıdalar, tencere bereketine haiz “anne yemeğini” yoka saydıkça gençlerimizin sağlığı da tehdit altında şimdi.  Öte yandan bir düzensizlik ve disiplinsizlik, özgür tüketimle aile düzenini, bereketini tüketiyor. Bu durumda yemek yeme adabı, ailedeki akrep ve yelkovanın ritmine ayak uyduramıyor maalesef. 


Biz, kültürümüzde maddî görüntüsü olan her şeye manevî değeri niteliğince hürmet eden bir milletiz. Materyalizm ise eşyanın kendisine saygı gösterir, ki bu, bir nevi tapınmadır. Aslında küçük gördüğümüz davranışların büyük etkisine maruz kaldığımızın bilincini geliştirmedikçe, insanın insana, insanın nimete gösterdiği saygısızlık, topluma sirayet eden feci bir veba gibi yaygınlaşabilir.


Tahakküm

Ontoloji, varlıkların en temel ve kendilerine özgü olanı soruşturan düşünme biçimi iken epistemoloji, bilgiyi sorgular ve temellendirir. 

İndirgeme ise bu iki terimden farklı olarak, düşünme sırasında müracaat edilen bir durumu ifade eder. Felsefenin bu üç temel ifadesini topluma ve yaşayış şeklimize indirgediğimizde ontolojik kaygının, yaşayış şeklimizin ve ideamızın varlığını epistemolojik kaynakların mevcut olması ile düzen ve adabı, esas sağlayamayacağımız açığa çıkar. İnsanca yaşayabilmek ve kendini koruyabilmek için ontolojik kaygı kişinin olma çabasından ileri gelmektedir. 

Tahakkümün ifade biçimlerinden olan siyâsî tahakküm, ekonomik tahakküm ve kültürel tahakkümün eylemlerini dünyada, evlerde ve zihinlerde görmekteyiz. Bazen bu tahakkümlere bilinçli şekilde teşne olunurken, bazen farkında olmadan hareketlerimize yansımaktadır. Medeniyetler arası kültür farklılıklarının kabulü ve yaşanması elbette ki en doğal bir dünya düzenidir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, kültür adı altında kültür emperyalizminin ve kültür kavramının bile isteye ve bunun ticaretinin yapılarak kapitalizmin oyuncağı hâline gelmesidir. Örnek vermek gerekirse, her medeniyetin taze fidanları olan çocuk ve çocuklar için yapılan her eylem, geleceğe yatırım ve getirisi ve geliri en iyi (fazla) olan seçeneklerdendir. Bir çizgi filmin görselliğinden temsil ettiği ve sunduğu içerik beyinlere kazınırken, yeme-içme seçenekleri belli bir beslenme alışkanlığını da beraberinde getirmektedir. Çizgi filmin üzüntü, eğlenme gibi davranış kalıpları öğretici tutum sergiletirken, hangi ülkenin kültürünü benimsemiş ise çocuğun zihin yapısının, düşünce stilinin o yöne doğru evrildiğini görebiliriz. Çizgi filmi izleyen bir çocuk neye tahakküm edildiğini bilmeyebilir! Ama büyüdüğünde kendi ontolojik kaygı ile epistemolojik sergisinin temel felsefesini neye dayandırması gerektiğini bilmelidir. Dayatılan veya maruz kaldığı okumayı yapabilmesi, istediğimiz farkındalıktır! Bu farkındalığı kazanabilmesi için de yukarıda verdiğimiz sofra kültüründen geçmesi gereken adabı muaşeretler ve öteki kavramının, millî duruş ve düşünce yapısının bireye yaşarken hissettirilmesi dikkati celptir. Tahakküm çeşitlerinin sirayetini anlayabilmek ve altında kalmadan bir yaşam stilini oluşturabilmek, kişinin epistemolojik varlığını belli bir kalıba koyarken, ontolojik olarak da hâl ve hareketlerimiz bizi taşıyacaktır.

Kıymetli olan zamandır. Bir o kadar da zamanın çarçur edilmesi için tüm donelerin etrafı çepeçevre sardığı bu çağda her kişi bir kuvve olmaktadır. Fakat her kişinin bir kuvve olduğu bu zamanda bir fiilin faili olmak gibi erdemli noktaya gelememe durumu vardır. Burada amaç ontolojik bir kuvve hâlinden epistemolojik olarak bilinçli bir hâlde “bir fiil kuvve” hâline gelmektir. Dünyanın her yerindeki direkt veya in-direkt olarak hayatın akışına sunulan tahakküm faktörleri olan sanat, fikir, görsel iletişim ağları gibi materyallerle bu ağın pençesine bile isteye teşne olmak, sorunumuzdur. 

Tasallut

Tasallut kelimesi musallat kelimesiyle kökteş olması hasebiyle zalimin zulmü mânâsında, haddi aşma, orantısız güçle saldırma gibi anlamına da gelir. Aynı zamanda tasallut, hükmetme, ruhları esir etme, aklı tesir altına alma gibi anlamlar da içerir. İçerisinde olduğumuz bu dünya düzeninde, kültürler arası geçişin normalleştirilmesi örnek olabilir. Bu tasallut hâlinde mağdur duruma düşmemek adına kültürel bir musallata uğramamak adına öz kimlik, irade ve kültürel kodların aktif tutulması, bu olumsuz tasallut elektriğinin akımından etkilenmemeyi sağlayacaktır.

Tasarruf

Tasarruf denildiğinde ilk akla gelen maddî anlamda tutumlu olmayı düşünüyoruz. Fakat bu yazıdaki tasallut gibi manevî değerler ve kültür emperyalizminin etkilerine kaynaklara karşı olan tutum ve davranışlarımızdaki tasarruf etmek kavramını kullanacağız. Hazların arkasına düştüğümüz bu çağda beden, eşya, kültür, zaman ve meslek gibi insanın yaşam kanallarını donatan tüm alanlardaki tasarruf noktalarındaki düşünce zeminini inşâ etmek gayemiz. Hız döneminde yaş faktörünün hızla ilerlemesi, haz ve hızın birleşimi neticesinde bedenin bu duruma ayak uydurması, kendi içinde bir ikircikli hâlin mücadelesini gerektirir.  

Kültür emperyalizmi, kapitalizmin malzemesi hükmüne girerse, ki girmiş olduğu aşikârdır, hayatımızın kontrolü ve değerliğinin bilinci için insan benlik noktasından çıkarak, kendi noktasında yol alması gerektiğini öğrenmek ve bu bilinçte yaşamayı benimsemesi gerekir. Yaşamayı ve yaşının farkında gelişimi sağlayabilmek, yaşamı bile sanat gibi çizmeye benzer. Güzel yaşamak, sanattır. Güzel ve verimli yaşamayı öğrenmek, yaşam sanatıdır. Meselâ “Ikigai” kitap serisinde işlenen ana konu budur. 

Verimli yaşamak ise yaşamın anahtarı ve en önemli unsuru olan zaman yönetiminin idraki ile başlayabilir. Önemsemek bölümündeki sosyal yaşamdan geri kalmamak adına, boş zamanları veya sosyal farkındalık için ayrılan zaman dilimini, “O diziyi muhakkak izlemem gerek” düşüncesi olmamalıdır. O zaman diliminin muhtevası daha farklı daha hakiki bir eğilimle olmalıdır. Verimli yaşamdaki eşya, enerji, yeme-içme, doğal kaynaklar ve meslek neticesinde kazanılan parayı da israf etmemekten geçer.

Tasarruf kavramının anlamından uzaklaşmak bizi, hem tercih yetersizliği hem değerlerin israf edilişinin sonuçlarıyla yüzleştirmektedir. Dinimizde israfın haram olması da manidardır. İsraf temasını, tasallut ve tasarruf başlıklarını kapsayan bir örnekle genişletelim… 

Bir kahvaltı tabağındaki yiyeceklere bakalım. Bir sürü yiyecek tabakta duruyor. Yemeyeceğimiz yiyecekleri tabaktan almak, bitiremeyeceğimiz çokluktaki nimetleri güzelce ayırt etmek hem adâben hem kültürel hem de dinen olması gereken bir davranıştır. Haz ve hız, insanının tipik olarak verdiği tepki, “Bununla mı uğraşacağım, işim var”diyerek ekran buluşması için tabakta kalanı çöpe göndermek, temizlik yapmak, ortadan kaldırmak anlamı taşımaktadır. Halbuki israftır ama farkındalık olmayınca karar tasarrufundaki maraz çığ gibi büyümektedir. Seçmek veya ayırt etmenin gereksiz fuzuli bir tutum olarak görülmesidir! Hatta göz devirme veya of-puf çekme gibi davranış hâli kaçınılmaz olabilir. İçeceklerin yarım kalması gibi durumlar söz konusu olduğunda da “İçemeyeceğim, yiyemeyeceğim” gibi midesinde yer kalmadığı belirtilir. Sofradan kalkış, israf tufanı ile gerçekleşir. Hâlbuki baştan masaya yenmeyecek yiyeceklerin gelmesinde kullanılacak tasarrufla başlayan, tabağın sünnetlenmesi (artık bırakmamak) ile devam edecek bir farkındalığa dönüşmelidir. Yani bu düzendeki hassasiyetin korunması, yaşanması ve yaşatılması için tahakküm başlığındaki ontolojik ve epistomolojik olarak “Neyi, niçin ve neden yapıyoruz?” davranışlarının özü için davranışımızın farkındalığına dair çabaya ve o çabaya gaye yüklenimine şiddetle ihtiyaç vardır. 

Biz, kültürümüzde maddî görüntüsü olan her şeye manevî değeri niteliğince hürmet eden bir milletiz. Materyalizm ise eşyanın kendisine saygı gösterir, ki bu, bir nevi tapınmadır. Aslında küçük gördüğümüz davranışların büyük etkisine maruz kaldığımızın bilincini geliştirmedikçe, insanın insana, insanın nimete gösterdiği saygısızlık, topluma sirayet eden feci bir veba gibi yaygınlaşabilir. 

Saygı-hürmet ettikçe etrafımızdaki insanlarca sevginin büyüdüğünü, kültür olarak geleneklerimize göre iz sürmenin, aidiyet hissini ve en önemlisi Cenâb-ı Allah’a olan kulluk şuurunu yaşayıp yaşatma fırsatı ile yüklenmiş oluruz. İsrafın her cephedeki haram noktasından sakınmanın ehemmiyetini aile, nimet, sevgi, saygı, emek, eşyanın mahiyetine değer farkındalığı insanca yaşamak ve belki de ibadet edercesine dikkati, rikkati gerektirir…