KİŞİ çocukluğuna dönüp de iki hatıra anlatacak olsa bunların biri ailesiyle olan kısmıysa çoğu okul ve sınıf ortamında yaşadıklarıdır. Dolayısıyla ilk öğretmeni, çocuğun kişiliğine ebeveynleri kadar etkili olmaktadır. Ne var ki öğretmen bunun ne kadar farkında ya da çocuk bunu ne kadar göz ardı etmeye çalışır, o, maalesef daha sonra davranış olarak geri dönmektedir.
Bir yerde okumuştum, çocuk diyor ki, “Öğretmenim bana arka sırada otururken, hey sen sen, oradaki, diye seslenirdi”. Böyle bir hitap şeklinin o çocuğun gelecekteki özgüveninde, kendini ifade edebilmesinde ya da duygu durum bozukluğunda nasıl bir tahribata sebep olabileceğini sadece iki dakikalığına empati yaparak anlayabilirsiniz. Bazen dikkate almadan yapacağınız tek bir kaba davranış, bir çocuğun dünyasında hep o davranış olarak kalır. Siz o davranıştan sonra ne kadar güzel şeyler yaptığınızı dile getirseniz bile o kabalık, o çocuğun zihninde yetişkin bir insan bile olsa öylece kalır. Ve öğretmeni ile ilgili bir soru sorulduğunda belli etmeye çalışsa bile gözleri dolarak anlatır.
İnsan ne kadar güçlü olduğunu göstermeye çalışsa da o güç aslında kibar ve nazik bir iki davranışa bakar. Siz önüne dünyaları serseniz de bazen içten bir gülüş ve hitabın yerini hiçbir şey alamaz. Hatta aslında insan o gücünü kendinden, mesleğinden, ekonomik gücünden değil en çok da çocukluk döneminden alır. Kaliteli anlamda dolu dolu bir çevre içinde geçirilmiş bir çocukluk dönemi, her açıdan güçlü ve kişilikli bir yetişkinlik demektir.
Bu anlamda öğretmenlik, mesleği sevmenin yanında çocuk yetiştirmeyi kendisine vebal olarak görebilen zarif kişilerin işi olmalıdır. Mesleğin ekonomik çıkarlarını bir kenara koyarak bir çocuğun dünyasında olumlu bir yer edinmiş olabilmek, en temel beklenti olmalıdır. Çünkü öyle zamanları oluyor ki bir çocuk, ailesinde göremediği şefkat ortamını öğretmeninin gözlerinde görebilmelidir.
Rahmetli Nurettin Topçu, “Kırk yıl öğretmenlik yaptım. Okula, mabede girer gibi gittim. Hiçbir derse abdestsiz girmedim!” der.
Bir öğretmenin çocuk üzerindeki etkisini anlatan bir yazı yazacaksak eğer, bu anlamda ülkemizde en etkili isimlerin başında Nurettin Topçu gelir. Cumhuriyet dönemi düşünce insanlarından Nurettin Topçu’ya göre eğitim, yalnız mekteplerde okumak ve okuyanlara birtakım bilgiler vermek değildir. O bir milletin toplu hâlde düşünmesi ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir. Ömrünün kırk yılını öğretmenlik mesleğine adayan fikir ve düşünce adamı Topçu, öğretmenliğini sadece sınıfta öğrencilerine ders veren bir öğretmen olarak yapmamış, eğitim, öğretim, öğretmen ve öğrenci konularındaki düşüncelerini “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eserinde de dile getirmiştir.
Nurettin Topçu, öğretmenleri, yeni neslin mimarları olarak görmüş, okulu da “mânâya yükseliş, birliğe yöneliş, kaide ve disiplin” olarak tanımlamıştır. Okul, etrafı duvarlarla çevrili somut bir varlıktan ziyade felsefî oluşumun bir parçası olan soyut bir anlam da taşımaktadır. Okullar, kişileri büyüten ve olgunlaştıran zihni alışveriş yerleridir, derken, insanı yetiştirip olgunlaştıran her yerin de okul olarak görüleceğini söylemiştir.
Topçu, “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabında, “… Bize bir insan mektebi lâzım” der ve o mektebi şöyle tarif eder: “… bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlâkî değeri olduğunu tanıtsın, hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin. Her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın, vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin. Bu mektepte edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelecek ve onun yetiştiricileri sadece bir memur değil, örnek insan olacaklardır…” diyor.
Öğretmenlerin toplum hayatında pek çok sorumlulukları olduğunu da belirten Topçu, bu sorumluluklara ilişkin düşüncelerini şöyle ifade ediyor: “… muallimin mesuliyetleri çoktur ve cemiyet hayatının her sahasına uzanmaktadır. Bir memlekette ticaret ve alışveriş tarzı bozuksa bundan muallim mesuldür. Siyaset, millî tarihin çizdiği yoldan ayrılmış, milletinin tarihî karakterini kaybetmişse, bundan mesul olan yine muallimdir. Gençlik avare ve davasız, aileler otoritesizse bundan da muallim mesul olacaktır. Memurlar rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı iseler muallimin utanması icap eder. Din hayatı bir riya veya taklit merasimi haline gelerek vicdanlar sahipsiz ve sultansız kalmışsa bunun da mesulü muallimlerdir. Yüreklerin merhametsizliğinden, hislerin bayağılığından ve iradelerin gevşekliğinden bir mesul aranırsa; o da muallimdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü o, imanların zayıfladığı devirlerde bu gevşemenin mesulü yine onlardır…”
Bu cümleler bir öğretmende değil yaşadığı topluma faydalı olmayı gözeten bir insanda dahi okuyunca bir silkelenme ve elini taşın altına koyup sorumluluk alma bilinci uyandırmaktadır. Çünkü sosyal anlamda hayatın yolunda gitmesi, ancak bu şekildeki bir sorumluluk bilinci eşliğinde olur.
Fakat ne acı ki bugün değil her zaman eğitim ve öğretim kelimelerinin içini anlam açısından boşaltan kişiler hep var olmuştur. Bunu düzeltmenin tek yolu, kişilere bilimsel bilgi yanında ahlâkî sorumluluk ve bilincin de verilmesidir. Eğitim anlayışında “ahlâk” kavramına sıklıkla vurgu yapan Topçu’ya göre, ahlâk eğitiminde en önemli nokta “model” olmaktır. Öğretmenlerin de öğrenciye bu anlamda çok iyi örnek olması gerekir. Aksi takdirde eğitimde istenen başarı yakalanamaz. Öğretmen, öğrenciye biçim veren kişidir. O hâlde öğretmen, bilgisi, becerisi, davranışları ve kişiliği ile de öğrenciye örnek olmalıdır.
Sonuç olarak… Eğitmenin ve öğretimin birincil amacı, ahlâklı ve kendini ifade edebilen kişiler yetiştirmektir. Nurettin Topçu’nun da bu anlamda ifade ettiği bilgiler ışığında Türk eğitim sisteminde, özellikle ahlâk ve ahlâk eğitimi ile ilgili düşünceler temel alınmalıdır. Eğitim politikaları belirlenirken öncelikle Türk toplumunu var eden ve ayakta tutacak olan değerlerin kaybedilmemesine özen gösterilmeli, okullar ve öğretmenler, ilim-irfan sahibi, güzel ahlâklı insanlar yetiştirmelidir.



