ON iki günlük yoğun televizyon mesaisi boyunca “Bu sefer fena yanıldım, çuvalladım galiba” bile dedim, hatta yanıldığımı itiraf etmek için bir yazı yazmayı da geçirdim içimden. Sonuçta insanın yanıldığını kabullenmesi de önemli.
Yanıldıysan adam gibi “Yanıldım arkadaş” da diyebilmeli insan evladı.
Zira bu mütevazı köşede en az üç-dört kere İran ile İsrail’in birbiri ile asla savaşmayacaklarını, bölgede birbirlerinin meşruiyet kaynakları olduklarını, her iki tarafın da iplerini tutan elin aynı olduğunu ve en fazla birbirlerine diş göstereceklerini, savaşırmış gibi yapacaklarını yazmışımdır.
On iki gün boyunca gördüğümüz tablo bundan epeyce fazlasıydı sanki.
Perde kapandı, tüm taraflar memnun. Hani “Barışın kaybedeni, savaşın kazananı olmaz”idi? Bu da mı yalandı yoksa?
Tahran sokakları, meydanları savaşı kazanmanın mutluluğunu kutlayanlar İranlılarla dolup taşıyor. İsrail’e ve ABD’ye tokat gibi cevaplar verilmiş. Savaşı İsrail başlatmış ama bitiren taraf İran olmuş.
Netanyahu’nun ağzı kulaklarında. Abisi ABD’yi de savaşa çekmeyi başararak İran’ın nükleer tesislerini yerle yeksan etmişler. Bundan kelli İran belini doğrultamaz, nükleer silah yapmayı aklının ucundan dahi geçiremezmiş.
ABD de mutlu. On iki bin kilometre uzaktan B-2 uçakları ile geldiler, İran’ın nükleer tesislerini nüfuz edici bombalarla vurdular. Sonra Trump “Gavga etmen guzum” dedi, iki tarafın da kulaklarını şöyle çeker gibi yaptı.
Bölgeye barışı getiren adam olarak sarı saçlı, mavi gözlü Trump adını “Nobel Barış Ödülü” aday adayı listesine yazdırdı.
İran yeniden mutlu. ABD’nin füzeleri yerin yedi kat altındaki nükleer santrallerinden toz bile kaldırmamış. Üstelik ABD’nin Irak ve Katar’daki üslerini vurarak “büyük şeytan” ABD’ye unutamayacağı bir ders vermiş İran. Peh peh peh!
Trump bir kez daha mutlu. ABD üslerine yapacakları saldırı konusunda önceden bilgi verdiği için İran tarafına teşekkür etti, hem de iki üç kere. Ölü yahut yaralı yokmuş. Cana da gelmemiş, mala da, ıspatula da. On dört füzenin on üçü vurulmuş, kalan bir tanesi de zaten boş bölgeye gidiyormuş. “Bırakın gitsin” demişler.
Hatta bu bilgi alışverişi esnasında “Şu saatte müsait misiniz? Birkaç füze atacağız da...”tadında görüşmeler bile gerçekleşmiş. Sonuçta saldırının da bir nezaketi olmalı.
Netanyahu yine pek bi’ musmutlu. Hani bir Gazze gündemimiz vardı, sahi ne oldu kuzum? Burnunda Madleen yazan bir tekne vardı Gazze’ye doğru giden. Mısır karasularında İsrail tarafından korsanca alıkonan.
Cezayir’den, Tunus’tan, Libya’dan karayoluyla gelen bir “İnsanlık Konvoyu” vardı. Ona ne oldu peki? Mısır’a bile sokulmadılar mı yoksa?
Biz İran ile İsrail arasında gerçekleşen bu “şeyi” izlerken Gazze’de sessiz sedasız yaklaşık bin masum daha katledildi. Kaşla göz arasında.
Herkesin kazandığı böyle bir “savaşa” can kurban diyeceğim de, bu savaşta ölen yine Gazzeliler oldu!
On iki günlük yalan dolandan tek gerçek cümle kaldı aklımda diyebilirim. Sanırım Coşkun Başbuğ söylemişti CNN Türk ekranlarında: “Savaşta ilk önce gerçekler ölür.”
Bu arada “On milyonluk İsrail, 86 milyon nüfusa sahip Türkiye’ye mi saldıracak? Kafayı mı yediniz?” ya da “S-400’leri ne için aldık? Bize kim saldıracak?” yahut “İHA-SİHA’yı ne yapacağız, kanatlarını mı yiyeceğiz?” veyahut “Türkiye’nin üç tarafı denizlerle çevrili. TCG-Anadolu ne işimize yarayacak?” sorularını soran öngörüsüz sivri zekâlıları, et beyinlileri sahneye alalım?
Efendim? İşitmedim! Bana bir şey mi dedin? İki orta, bir sade. Haydi bana müsaade!
Kalınız sağlıcakla efendim.



