Düşünce terlerimden(!)

“Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz” fermanı, hepimizin ipine sımsıkı tutunabileceği “yegâne hakikattir”. Bu ipe tevekkül etmek, -zannettiğimizin çok ötesinde- insanı yeterince güçlü kılmaktadır.

İNSANLARIN evlerini, işyerlerini, arabalarını veya kıyafetlerini düzenledikleri gibi, kendi duygu ve düşüncelerini toparlamaya, sıralamaya ve düzenlemeye de ihtiyaçları var. Aksi takdirde meydana gelen tahribat, aradan geçen zamanla doğru orantılı olarak dallanır, yerleşir ve kalıcı hale gelir. 

İnsanların doğru düşünmeye (belki de hiç olmadığı kadar) olan gereksinimleri aciliyet noktasına ulaştı. Birbiri içinde ayrışamayan, adeta bir örümcek ağı gibi ince ince örülen bütün bu duygu ve düşünceler, zamanla etkisi büyük, karmaşık, zor ve mutsuz insanlar yığınını besler hale geldi. 

Bunun içindir ki, durup düşünmeye, kendimizi, ruhumuzu, belki de bütün varlığımızı En Güvenilir Makam’a teslim etmenin tam zamanıdır! 

Filmlerde henüz çekilememiş, romanlarda yazılamamış derin kuyularda bütün insanlık. Hayvanlarını önüne katarak yolda yürüyen bir teyze hatırlıyorum. Tozlu kıyafetleri, yorgun adımları, artık beyaz olmayan başörtüsü geliyor aklıma. Mahcubiyeti, hoşnutluğu, huzuru ve sükûneti ise hiçbir makama değişilemeyecek kadar özel bir şey… Bir kelime veya cümle ile anlatamayacağım, henüz tanımı yapılmamış bir hal… Çocukluğumun onlarca garip ama mutlu fotoğraf karelerinden yalnızca biri… Neden bilmiyorum, ama o yüz ifadesini özlüyorum şimdi. Onun hali ile hâllenmek istiyorum. Hayatın tüm nimetlerinin ağırlığı altında sadece bedeni değil, ruhları da obez olan insanların çok uzağına düştüğü hal, tam olarak bu olsa gerek!  

Velhasıl, her şey elbette O’ndandır, tüm hayır ve şer de hayat mücadelesine dâhildir…

Varlığımızı, hayatın hakikatini, her an unutmadan yaşamak durumundayız. İnsanın kendini unutması, en başta da O’nu unutması anlamına gelmektedir. Durum böyle olunca, insanın kendini inşa edebilmesi, kendisi ve tüm insanlık için hakiki bir varlık gösterebilmesi mümkün gözükmemektedir. Sağlıklı bir insan, güçlü kaslar ve bedenin dışında, sağlam bir düşünce ve duygu birliğiyle mümkün olabilir.    

“Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz” fermanı, hepimizin ipine sımsıkı tutunabileceği “yegâne hakikattir”. Bu ipe tevekkül etmek, -zannettiğimizin çok ötesinde- insanı yeterince güçlü kılmaktadır.    

Yasadığımız her olay, kalbimize ve ruhumuza farklı sinyaller göndererek her seferinde değişik etkiler yaratmaktadır. Bunları modern insanın yaptığı gibi kürekle değil, adeta cımbızla yakalamalı, anlamalı, fark etmeli, özümsenmeli, elimizden kayıp gitmesine izin vermeden, mutluluk ve mutsuzluklarımızın ayak izlerini takip edebilmeliyiz. Bunun içindir ki, ayrıştırılan, anlaşılan ve hakikati bilinen duygular hayatı anlamlı kılabilirler. Her ne sebeple olursa olsun, parçalanan ve gruplara bölünen insanlar, birbirlerini ve esasen kendilerini uzak bir yere atmış olurlar. Birbirimizi sevmeden ve duygularımıza tercüman olmadan hakikate yaklaşamayız.       

Her insan, varlığının anlamını kendinde, yaptıklarında, hayatında ve bir parça da hayallerinde arar. Bütün dünyayı kıymetli kılan, esasen insanın kendisidir. O’nu sevmek demek, kendimizden başlayarak bütün yaratılanı sevmek demektir. Doğru düşünmek, adaletli davranmak, güzel olanı görmek, bilmek, istemek, insanı güzel yerlere götürür. İyi düşünüp doğru davranabilmek için de iyi ve kötü tanımlarını samimiyetle bilmek şarttır.  

Kulaklarımızı sağır eden hayal gürültüsü içinde insanın kendi sesini duyabilmesi ne yazık ki mümkün olamamaktadır. Ancak bunu istemek ve azmetmek bu yola girildiği anlamına gelir ki, bu iştiyak insana bu aşamada yeter. Yola girmek güzel, yolda kalmak ise zannedildiğinden daha zordur. Azimle peşine düştüğümüz bu hakiki hisler ile bu yola vakfedilen ömür, daha anlamlı ve mutlu bir hayat demektir. İstek ve arzularımıza ulaşılması, mutlu bir yaşam anlamına gelmez. Savrulduğumuz değil, düşünerek, azimle peşine düştüğümüz işler bizi hakikate doğru yola çıkarabilir.   

Kaybolmak kolay, bulmak zordur. Koşmak insanı nefessiz bırakırken, yürümek insanı sadece yorar. Kararlarını sürekli yenilemek ya da değiştirmek, insanın boşluğa bakmasına benzer. Kötü bir karar bile, sonrasında olabilecekler itibariyle kararsızlıktan iyi kabul edilir.    

Enerjimizi boşa harcamak yerine bazen kendimizi kapatmalıyız fikrindeyim. Gözlerimizi kapatmak gibi bazen durmak, beklemek, sonrasında olduğumuz yerden devam edebilmek gerekmektedir. Bazen insanlardan, zamandan ve dahası birçok şeyden geri kalmaktan korkmayalım. Gökyüzüne sadece fotoğraf çekerken bakabilenlerden kaçalım mesela. Bütün ilgi ve alakamızı etrafımıza ve sevdiklerimize verelim. Yargılamak, ölçmek, eksik aramak için değil, anlamak ve görmek için çaba gösterelim. Bizimle konuşurken dolan gözlerini kaçıran dostlara vakit ayıralım. Onun kaçtığından kaçmak yerine, konuşabilmesine, belki de ağlayabilmesine fırsat verelim. Ayna olalım birbirimize. Dilimizin ucuna gelenleri, söylemeden yutalım mesela. Dinleyelim…           

Yavaşlamanın tembellik ve basiretsizlikten ayrıldığı yeri bulmalıyız. Sağlam ve gönül gözümüzle önümüzü görerek ilerlemek, zannedildiğinden fazla yol almak demektir ki yolun sonuna gelince ancak fark edilebilir. Sona gelmeden yolda olmanın ve orada kalabilmenin çabası yeterlidir. Başlangıçların ve sonların hakiki anlamını ise yalnız O bilir...