SORUNLARLA boğuşan bugünün dünyasında, Müslümanların, özellikle biz Türklerin söyleyecek sözümüzün olduğunu, olması gerektiğini hep söyleyedururuz. Doğrudur da. İmparatorluk mirasçısı olan bizlerin bir seçimi değil bu, bir mecburiyeti olsa gerek. Ama maalesef ki, aktivitemiz, hareketten ve cephede bulunmaktan ziyade, masa başında pasiflikle paslanıyoruz olmalı. Bunun gibi serdedilen düşünceler, hep söylenegelen ifadeler olsa da tekrarlamaya, kulaklara pelesenk etmeye, haykırmaya ve sonunda harekete geçmeye vesile olacaktır.
Ülkemizin ve vicdan sahibi her ülkenin kendine göre inisiyatif alacağı veya alabileceği, kıvamı geldiği bir zamanda yapabilecekleri olmalıdır. Başka bir boyutta çok çekingen ve özgüvensiz olunması ne kadar kötüyse, cahil cesaretini taşımak da o nispette kötüdür. Son yıllarda ağız dolusu hapşırmayan, hiç kusmayan kimi ülkeler, saman altından neler yürütüyorlar, görmüyor değiliz. Dünyada hâkim güç, kendisinden olandan dahi bir şeylerini almadan hiçbir zaman bir şeyler vermemektedir. Müslüman ülkelerindeki her türden olumsuzluk ve kaybedişlere rağmen, dört yüz milyon Müslümanla çevrelenen İsrail’in geleceği hiç de parlak gözükmüyor. Dünyaya hâkim olan güç, “Bizden” dediği ve desteklediği güçlere (Ukrayna, İsrail, Yunanistan gibi) zarar veriyor. Tabiî bunların karşısındaki halklara da…
Bu ülkelerin -ki kaybetmiyor gözükseler bile- on yıllar boyu hiç kazanamayacakları muhakkaktır. Ukrayna, İsrail ve Yunanistan eğer karşı muhataplarıyla anlaşma ve geçinme yoluna gitseler, kendileri için daha yaşanabilir bir dünya olacağını görmüş olacaklardır.
Yaşanan sıkıntı ve savaşları anlatmada şiirin gücüne hep inanmışımdır. Filistin üzerine yazdığım “Alçaktan Uçuş” şiirimi buraya taşımak istiyorum izninizle: “Serçe mütevazılığında, güvercin edasında/ sınır tanımayan kaç kuş geçti üzerimizden/ sokaklarına çocukların haram olduğu günde/ hangi yaraya pansuman hangi sızıya çare bulundu/ sınır tanımayan yeryüzü doktorlarından öte// Dün ebabillerin taş fırlatması şahidimizken/ ne çok medet umar olduk bu günlerimizden/ karıncanın su taşımasından, kelebeklerin ömründen/ saflarımızı sıklaştırmaya başladık neyse/ duvarlarda -defol İsrail- yazılarından sonra// Asırlık uykularımızdan uyanmışken/ sığınaklara yol, sokaklarda acıya direngeç olduk/ çocuk olduk genç olduk büyüdük her birimiz/ ve Selahaddinler serpildi duvar kenarlarında/ güvercinlerin sokaklarımıza konduğu günde// Ağlasınlar duvarlarında, Matza doyurmuyor karınlarını/ umutları diriltip harekete geçtiğimiz ilkbaharda/ güneşin yatık açısı gölgelerini büyüttü çocuklarımızın/ küfürsüz duvar yazılarının yanı başında/ güvercinlerin sokaklarımıza konduğu zamanda// Mekke’nin fetih sabahı güneşiyle uyandık/ burçlarına özgür güvercinler konsun Aksanın/ adına ebabil de, Selahaddin de, sapan de, taş de/ yeter ki Çin Seddi misali uzun olsun firavun korkuları/ siyonist’e alçaktan uçuşlarımızı göster artık Allah’ım.”
Her din, her fikriyat ve her menfaat grubu için güdülen bir dâvâ olmaktadır bu dünyada. Ama her güdülen dâvâ, daha çok insancıl normlarda olmalıdır. Yoksa karşısında aşamayacağı bir güç bulmalıdır. İnsanlığın, vicdanın tabiatına uygun durmalıdır. Önünde sonunda açılan yaraların derinliği kadar insanlığın çığlığı gürleşmeye başlayacaktır. Biz Müslümanlar inisiyatif almaktan daha çok geri duruyoruz ne yazık ki. Ölmek için yaşadığımız bu dünyada insan yüzümüzü daha çok yanımızda tutarak harekete geçmeliyiz. İnsanlığımızla, kimliğimizle, erklerimizle, çabalarımızla beraber dualarımızı da yanımızda tutarak…



