Dünya politik masaları (2): İdlib saldırısını kim yaptı?

Türk-Rus savaşı demek, üçüncü bir dünya savaşı demekti. Böyle bir savaştan kârlı çıkacak tek taraf ise, devleti bulunmayan yapılarda sızıntı olarak varlık sürdüren ABD Küreselcileri olacaktır. Her şeye rağmen şu noktayı kaçırmamak gerekir ki, Türkiye açısından apar topar bir ateşkes uygun değildi. Çünkü yapılan saldırı ile Türkiye, Rejimin karşısında geride kalmaktaydı. Bu nedenle de görüşmeler devam ettirilse de sahadaki harekât olabildiğince hızla sürdürülmeli ve Rejim, İdlib’den atılmalı.

MALÛM olayın gerçekleştiği 27 Şubat gecesi dünya ayaktaydı. Açıklamalar, beyanatlar birbirini kovaladı. Hepsi bir yana, dikkatleri üstüne çeken ifade, beklendiği üzere Rusya’dan geldi.

Açıklamaya göre Rusya, saldırı bölgesinde operasyon yapmamış, herhangi Rus uçağı saldırıya katılmamıştı. Açıklamanın devamında ise Ruslar, “Türk tarafıyla irtibatımız sürüyor” demekteydi.

Bu açıklamaya rağmen kanaatler, ifadenin yalan olduğu yönünde belirdi. Bu yönüyle demek oluyordu ki, Türkler o sıralarda taarruzda, gözünü karartmış hâldeydi. Bunun karşılığında Ruslar ise çekinik durumdaydı.

Ruslar yalanlarını söyleyedursun, biz de inanalım…

Fakat diğer taraftan Birleşik Krallık’tan, devamında ABD’den gelen destek mesajları da önem arz etmekteydi. NATO teyakkuza geçmiş, ertesi gün bu durumdan ötürü toplantı kararı alınmıştı. Tüm gelişmeler, savaşın Türkiye lehine gelişmekte olduğunu gösteren işaretlerdi. Bu nedenle Türk ordusunun, diplomatik gelişmeleri kulak ardı ederek tüm gücüyle hasmına yüklenmesi ve birkaç gün içerisinde bu meselenin sonuca bağlanması ile tanklarını Şam yoluna dizmesi yönünde gereğinin yapılması elzem olmuştu.

Çünkü artık, Rejimin düşmesi farz olmuştu…

Aslanın pençesinden çakalların kurtulmasına veya kurtarılmasına izin verilmemeliydi. Elbette diplomatlar masalarda çalışmalılardı. Lâkin bu saatten sonra biraz da ağırdan almalılardı. Çünkü Türkiye’ye artık İdlib yetmezdi, yetmeyecekti!

O saatten sonra Türkiye’nin diplomasi ve ateşkes beklentisindeki aciliyet kaldırılacaktı. Ankara, harekât üzerine yoğunlaşmayı önceleyecek ve çabuklaştıracaktı. Eğer Türkiye 15 Temmuz, Cerablus, Afrin ve kısmen Doğu Fırat olaylarının/olgularının sonunda yükselen grafiğinin “zirve” yapmasını istiyorsa, İdlib’i kısa süre içinde temizlemek zorundaydı.

“Zira İdlib’de öngördüğü hedefine vaktinden önce ulaşan Türkiye’nin kazandığı başarı, bir dünya savaşının nihâî zaferi olacaktır” dense yalan olmaz.

Bu zaferle Ankara’nın/Erdoğan’ın elde edeceği kazanç, sadece İdlib, Suriye, Orta Doğu veya Libya da değildir sadece; Türkiye’nin bağımsız 21’inci yüzyılı ve üçüncü binyılı ile imparatorlar liginde oyun kurucu ve de 2050’ye varmadan dünyanın ilk “iki gücü” arasındaki seviyesinin resmiyet kazanması/tescillenmesi olacaktır.

Bundan ötürü “şehâdet matematiği” üzerinde fazla akıl kurulmamalı, kafa yorulmamalı. Şehitler, Şânı Yüce Allah’ın millete olan armağanı olarak algılanmalı. Öyle de olacaktır zaten -en azından milletin yarısından fazlası için-...

Bu aralıkta internetin yavaşlatılması ya da sansür meselesi ile alâkalı da birkaç cümle yazmak gerekiyor sanırım. Çünkü henüz sayıyı 9’ken 30’a, otuzken de 60’a çıkartan “hain yalancıların” kin kustuğu dijital plâtformların böyle durumlarda susturulması şarttı.

Devletimiz gereğini yapmıştı. Bu düzlemde karar ve uygulama son derece yerinde ve haklıydı!

Saldırı saati üzerinden çok geçmedi ki bir haber daha yayınlandı. Habere göre Siyoncu İsrail, Suriye’yi bombalamaktaydı. Bu olay da son derece önem arz etmekteydi. Çünkü İsrail’in Siyonistleri, tarafını Küreselcilerden yana kullanmaktaydı. Bu nedenle karşılarında yer alan Sefarad Yahudileri ise kendilerine yeni bir ortak aramaya devam ediyordu. Yeni ortağın Türkiye olma ihtimâli yüksek şekilde hissedilmekteydi.

Ancak geldiğimiz an itibariyle İsrail’in Türkiye lehine gibi görünen saldırıları, safların değiştiğinin bir göstergesi olarak okunmalıydı. Yani Sefaradlar bu aralıkta tercihini bir başka taraf (Rusya) üzerinde kullanmışlardı. Bu sebeple can düşmanları Siyonistler ise konjonktürel olarak karşı safa (Türkiye) destek vereceklerdi.

Sefarad-Rus anlaşmasının temeli ise “Viyana masası” yani İkinci Dünya Savaşı’ndaki Hitler ortaklığının sahibi Habsburg Hanedanlığına dayanmaktaydı.

Siyonistlerin karşı atak kararını -Şubat ayı ortalarında gerçekleşen- Fransa lideri Macron’un İsrail ziyareti ile verdiğine dair kanaat şimdilerde netlik kazanmakta. Çünkü bu ziyaretin hemen arkasından İsrail liderinin Rusya’ya yaptığı bir ziyaret söz konusuydu.

Netanyahu, Sefaradlarla Rusların olası ittifakını önlemek amacı ile gitmişti ancak anlaşıldığı üzere amacına ulaşamamıştı.

Yahudiler bir tarafa dursun, “İdlib saldırısını kim yaptı?” sualinde cevapları çoğaltalım…

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere, Rusya’nın “Saldırı ile alâkamız yok” açıklamasını “Ya doğru ise?” diye okuyalım. Yani en azından emri veren “Putin değilse”? (Bir “Fransız etkisi” ihtimâli söz konusuysa? O hâlde bambaşka bir analize kapı aralanmakta. Yani fail, derin Cermenler ya da Habsburglar…)

Değişen saflar, yeni ittifaklar

Son iki yüzyıllık kaos döneminin son beş yılına girdiğimiz gerçeğinden hareketle, aslında bu beş yılın “sıcak savaş” yerine siyaset oyunları ya da diplomatik masa savaşları şeklinde gelişmesi ve sürdürülmesi bekleniyordu. Bu nedenle İdlib’deki savaş, Türkiye ve Rusya dışında kalan oyuncular tarafından da hoş karşılanmadı. Zira Türk-Rus savaşı demek, üçüncü bir dünya savaşı demekti. Böyle bir savaştan kârlı çıkacak tek taraf ise, devleti bulunmayan yapılarda sızıntı olarak varlık sürdüren ABD Küreselcileri olacaktır.

Her şeye rağmen şu noktayı kaçırmamak gerekir ki, Türkiye açısından apar topar bir ateşkes uygun değildi. Çünkü yapılan saldırı ile Türkiye, Rejimin karşısında geride kalmaktaydı. Bu nedenle de görüşmeler devam ettirilse de sahadaki harekât olabildiğince hızla sürdürülmeli ve Rejim, İdlib’den atılmalı.

Dönelim “Berlin masası” kararlarına…

Daha önce de bahsettiğimiz üzere, masada “Erdoğan’sız yeni dönem” kararı ve bu dönem için aday gösterilen bir “Gül” vardı. Anlaşılan o ki, masada Gül üzerine bir konsensüs henüz sağlanamamış. Bunun sebebi ise, Gül’ün “Londra bağlantılı, Berlin destekli” olmasından kaynaklanıyor. Yani çok ortaklı “Gül iktidarı”, 21’inci yüzyıl Türkiye’sinin hangi ekol tarafından yönetileceğinin belirsizliği içinde.

Bu belirsizlik, “Güvenlik Konferansı” adı altında toplanan Berlin’de “çıkmaz siyâsî sokak” olarak kaldığını da göstermekte. Bu da demek oluyor ki, Erdoğan’sız dönem plânı ölü olarak doğmuş durumda. Çünkü Erdoğan hâlâ “etkili eleman” ve masaların en güçlüsü olan “Londra”nın ortağı…

Buna rağmen Erdoğan’ın “Berlin masası”nda mesele yapılmasının nedeni ise, daha önce de bahsettiğimiz gibi, Londra ile arasını açmış olması ya da iletişim kopukluğu hâli.

Oysa Londra için Erdoğan, vazgeçilemez müttefik. Bunu anlamanın en kısa yolu olarak, Londra’nın olası savaşın çıkmaması adına NATO’yu acilen toplaması gösterilebilir. Zira ateşkes sağlanmazsa, dünya oyununda Berlin ve Viyana-Moskova masası öne geçecek. Yani Yüzyılcı Babilli Hanedanlar, hasımları olan Habsburglar ve Küreselciler karşısında geriye düşmüş ve bu iki tarafın da dünya siyasetine dönüşü taçlandırılmış olacak. Bu, tam da Fransız İhtilâli ile gün yüzüne çıkan Küreselcilerin kaldıkları yerden binyıllık plânlarına devam edecekleri demekti.

Yani tüm kazanımlar yok olacak, iki yüz yıl öncesine dönülecekti…

Küreselci aklın mücadelesinin ilk adımı, monarşileri dünya yüzeyinden silmektir. İkinci adımı ise Katolizmi çökertmek… Üçüncü adımda tüm dinleri ortadan kaldırmak, dördüncü adımda da kıyamet imparatorluğunu kurmak vardır.

Küreselciler bu adımların ilkinin ancak yarısını gerçekleştirebildiler. Fransız Capet Hanedanlığı ve akabinde Avrupa’daki Mısır ekolüneki hanedanları çökerttiler. Onca mücadele ve iki adet dünya savaşıyla da Mısır ekolünden saydıkları Osmanlı Hanedanlığı ile Rus Romanoflarını tarihten sildiler.

Plâna göre, bu yüzyılda Babil hanedanlarını da aynı akıbete bağlayacaklardı. Ki zaten klâsik hanedanlar ile Küreselcilerin yani paranın hanedanlarının savaşı da bu yüzden gündemdeydi.

Geldiğimiz noktada kafaların çok karışmasının doğal olacağını duyuralım, ancak daha sakin bir okuma ile devam etmenizi de önerelim…

Yukarıda Habsburgların geri dönüşünden bahsetmiştik. Yani “Mısır ekollü hanedanlar” yeniden sahneye çıkıyor. Bundan ötürü Küreselciler ve Kraliçe olarak bahsettiğimiz klâsik Babil hanedanları aynı noktada buluşmuş durumda. Yani aslında hasım olan Küreselciler ve hanedanların Babil tarafı (Kraliçe), Mısır ekollü hanedanlar karşısında birlikte hareket etmek durumunda kalmış görünüyor. Taktik birliktelik yaparak İdlib’deki durumu el birliği ile bitirecekler. Aksi takdirde Mısır hanedanlarının iktidara dönüşünü üzüntü ile seyredecekler.

Ateşkes istemeyen, Mısır hanedanları… Onların tetikçisi ise Rusya… Rusya’nın tetikçisi Rejim ve İran şu an sahada. Onların karşısında ise Türkiye var. Çatışmalar başladı ve savaşa ha döndü, ha dönecek.

Ya bu durumda ateş Türkiye ile kalmayacak, Babil taraflarına ve onun ordusu NATO’ya ve elbette Küreselcilerin ortamına kadar ilerleyecekti ya da ateşkes sağlanacaktı…

İkincisi oldu.

Bu nedenle bahsettiğimiz gibi saflar değişmekte, yeni ittifaklar da kurulmakta.

Şimdi bir tarafa Sefarad Yahudilerini, Habsburgları ve derin Cermen Rusya’sını koyun, diğer tarafa da İdlib saldırısı gerçekleştiği sırada Türkiye lehine hareket eden Siyonist İsrail’i…

Devam edeceğiz…