Duanın bir mekânı var mıdır?

Tavaf ederken, her dönüşte yedi kat gökten Yaradan’a yaklaşmak ve yakınlaşmada el açılan dualar ve edilen tövbeler... Sanki her adımda yaklaşmış, bizi dinliyor “Kulum” diye… Her yere fazla geliyorsunuz ya, buraya tam oturuyor ruhunuz. Ve asıl ait olduğunuz yer burası. Bambaşka, kilometrelerce uzaktaki bir coğrafyada ama kendi evinizdeymişsiniz gibi...

“DUANIN bir mekânı var mıdır?” şeklinde başlığa da taşıdığımız soruyu Kâbe ziyaretimi Rabbim nasip etmeden önce sorsalardı, muhtemelen, “Mekândan ziyade dua kalpte olur, hâl üzere olur veya ibadet ile birleştiğinde daha yakın olunur” gibi cevaplar verirdim. Fakat bunun böyle olmadığını yaşayarak öğrenmenin nasip olmasının verdiği mutluluğu sizlere nasıl anlatabilir, “Kutsal coğrafyanın verdiği o hisleri anlatırken bir kelime eksik anlatırsam?” endişesinin kalbimde ve ruhumda açtığı o güzel hisleri nasıl kelimelere dökerim?

Daha gitmeden yürekte biriken o heyecan, daha havaalanına iner inmez, yerini farklı ve isimlendirilemeyen duygulara bırakıyor. Özellikle ilk durağımız olan Medîne’de karşıma çıkan her Medîneliye engel olunamaz bir şekilde “Onlar Peygamber’i bağrına basmıştı” diyerek daha minnet dolu oluyorsun. Öyle ya, diyorum ki, “Bu kişiler onlar değilse bile onlardan gelen değil midir?”.

Mescid-i Nebî’ye doğru her adımda, “Peygamber Efendimiz (sav) de bu sokaklardan geçmişti” diyerek içinden salat ve selâm okurken, “Acaba O ne düşünüyor, ne söylüyordu?” diye düşünüyorsun. Bastığı yere dahi ayrı imtina gösterirken, hani insanız ne de olsa, “Acaba O asırlar öncesinde ümmetini düşünürken bizler O’na ne kadar lâyık olabildik? En nihayetinde O da bir insandı ama bütün insanlığın yükünü ve sorumluluğunu sırtına almıştı” diye geçiyor içinden.

Ve işte Yeşil Kubbe’nin önündeyiz... Bir evladın türlü hatalarının ardından babasının karşısında dururkenki o mahcubiyeti gibi, hastalıklarımızın, sıkıntılarımızın ve boşa geçirdiğimiz zamanımızın hesabını O selâmlama ile sanki O’na anlatıyorduk. Çünkü O öyleydi. Kendi sıkıntıları varken hep Ashabına öncelik verirdi. Biz, Ashabın sıkıntıları şöyle dursun, dünya yükü sorunlarımızla oradaydık. Ama biliyorduk ki O, derdimizden bize daha yakındı.

Medîne insanı ne kadar içtendi. Her konuşmadan sonra aklımda o soru vardı: Bu içtenliği ve samimiyeti yıllar içinde nasıl böyle muhafaza edebildiler?

İncitmekten bile hayâ ediyoruz oradakileri. Öyle ya, onların toprağının bağrında yeryüzünün nuru vardı. Ve en güzeli, Medîne’den ayrılırken anlıyorsunuz bu şehrin adının nasıl Yesrib’den “medeniyet” kelimesinin kökeni olan Medîne-i Münevvere olduğunu…

Ve Mekke’ye giden yollar... Bu yollar böyle uzun muydu? Konforlu otobüslerde yarı uykulu yarı uyanık hâlde yaklaşık yedi saatlik yolu giderken, karanlıkta yolları izleyip buralara Peygamber’in nasıl geldiğini ve o mübârek bedeninin buralardan hangi şartlarda geçtiğini düşünüp cama başınızı yaslayarak düşünüyorsunuz. Düşünüp tekrar tekrar salât ve selâm getiriyorsunuz.

Nihayet Mekke’ye vardığımızı Saat Kulesi’ni görür görmez anlıyoruz. İlerledikçe duyduğumuz o yakınlık ve yakınlıkla birlikteki o muazzam hislerle işte karşısındaydık.

Ey Beytullah! Rabbimizin yeryüzündeki evi... Önünde değil insanların, fillerin diz çöktüğü, ebabillerin koruduğu yeryüzü mabedi… Nice Peygamberin ayakları geçti buradan. Hazreti İbrahim elleri mi değdi bu taşlara? Şu Makam-ı İbrahim midir ki duvarları ördükçe İbrahim’i yerden yükselten? Bu nasıl bir iklimdir Ya Rabbi!

Bu nasıl kutlu bir dindir ki, yeryüzünde her dilden insan Hacerü’l-Esved’i selâmlarken aynı dilden “Bismillah-i Allah-u Ekber” diyor? Hissettiğim duyguları anlatırken hangi kelimeyi kullansam yaşadıklarımı anlamlandırmada eksik kalıyor.

Ve tavaf ederken, her dönüşte yedi kat gökten Yaradan’a yaklaşmak ve yakınlaşmada el açılan dualar ve edilen tövbeler... Sanki her adımda yaklaşmış, bizi dinliyor “Kulum” diye… Her yere fazla geliyorsunuz ya, buraya tam oturuyor ruhunuz. Ve asıl ait olduğunuz yer burası. Bambaşka, kilometrelerce uzaktaki bir coğrafyada ama kendi evinizdeymişsiniz gibi...

Kâbe’ye yönelerek değil de Kâbe’ye bakarak namaz kılmak... Hayattaki tüm endişeler son buluyor. Ve işte huzurdasın!

Veda tavafında, her adımda ayrılacak olmanın o üzüntüsüne veda duası ekleniyor ve ardında artık kendinden bir parça bırakarak ve (bunu hiç abartmadan söylüyorum) sanki en değerli varlığını, yakınını orada bırakıp dönüyorsun. El açıp yakarıyorsun “Bir daha çağır beni” diye.

Değerli Ajanda Ailemiz ve tüm okurlarımızla bu duygularımı paylaşmak nasıl kıymetli, anlatamam. İnşallah gördüğüm yerlere lâyık olmayan bir ifadeye yer vermemişimdir. Rabbim bana tekrar gidebilmeyi, isteyen ve gönül veren herkese Mekke ve Medîne’yi görmeyi nasip etsin. (Âmin.)