Dört kuşağın siyâsî kaderi: Darbeler

Tek partili dönemde, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında, devrimlerin halk üzerinde uygulanması noktasında bürokrasi, siyâsî iktidarın en kuvvetli eli olmuş ve bu uygulama müzminleşerek süregelmiştir. Hiçbir zaman özgür olamayan siyaset, kendisini dizayn edecek erklerin müdahalesiyle Cumhuriyet tarihi boyunca karşı karşıya gelmiştir.

HIZLA giden trenin içindeki derin sessizlik, Halilürrahman Camiî’nde annemin ağlamaklı duası ve ağabeyimin anneme itiraz cümleleri... Henüz altı yaşındaki aklımda kalan Urfa’ya dair silik sahneler bunlar. Birer yapboz parçası bu anlık görüntülerin anlam bulması ise yıllar sonra mümkün olacaktı.

Yıl 1979... Ülke, halk tabakasından başlayarak bürokrasinin merkezine kadar kutuplaşmış, silahlı eylemlere dönüşen olaylar nedeniyle adeta bir iç savaş yaşayan, “Sağ-Sol” tanımlamasıyla ayrışan Türkiye…

O günlerde görüşler konsolide edilip siyasetin çarkını çevirdikçe destekleniyor, sokaklarda ve okullarda açık açık cinayetler işleniyordu. Toplum terörize edilme noktasına gelmiş, üniversiteler eylemlerin yuvası, yönetim merkezi hâlini almıştı. Ağabeyimin ilk görev yeri olan Urfa’ya, anne ve babamın beni de yanlarına alarak bir telaşla gitmesi, kendisi gibi öğretmen bir arkadaşının öğrencisi tarafından öldürülmesinden dolayıydı.

Anlatılanlara göre karşısında öğrencisini görünce elini kaldırarak, “Dur, yapma!” diyebilmiş sadece. Onun için ilk kurşun avucunu parçalayarak geçmiş. Konyalı, on bir çocuklu bir ailenin okuyarak ekmeğini kazanan tek evladıymış Rıza Öğretmen. Gariban, emekçi ve böylesi ayrışmanın sebeplerini hiçbir şekilde anlamlandıramayacak kadar kendi hâlindeki insanlardan... Babasının ayağındaki ayakkabılar kevgir gibi delik deşik, evleri ise bir harabeyi andırır hâldeymiş. İki genç insanın kararan ve solan hayatlarıysa bu hikâyenin irdelenmesi gereken tek hakikî tarafı.

***

“Sağ-Sol” kavramlarının oluşumunun kökleri Fransız İhtilâli’yle atılmış, ilerleyen yıllarda da tüm dünyayı etkisi altına almıştır. Mussolini döneminde faşizmin yükselişi ilk defa İtalya’da çatışmalara dönüşmüş; sonrasında ise Rusya’da 1917’de yapılan Bolşevik İhtilâli’yle komünizm ve faşizm karşı karşıya gelmiştir. İlk dönemlerde Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya gibi ülkeler bu durumdan fazlasıyla etkilemiş, zamanla birçok devlette bu fikrî akımların etkisi görülmüş ve şiddetli çatışmalar yaşanmıştır.  

Demokrasi rejiminde kuvvetler ayrılığı, siyasetin işlemesinin olmazsa olmaz kaidelerinden. Fakat yakın zamana kadar ülkemizde yaprak kıpırdasa iktidarlar ya bir postal sesi duyuyor ya da bir apoletin gücünü ensesinde buluyordu. Uzağa gitmeden yanı başımızdaki komşumuz Rusya’nın yakın siyâsî geçmişine baktığımızda, 100 yılda iki ihtilâl yaşadığını görürüz: Çarlık sistemini yıkarak sosyalist bir yönetime geçen 1917 Bolşevik İhtilâli ve 1991’de (ekonomik sebeplerin de etkin olduğu) Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle 15 devletin özgürlüklerini ilân ettiği Rusya Federasyonu’nun kuruluşu…

Türkiye Cumhuriyeti ise 56 yılda üç askerî ve bir post-modern olmak üzere dört darbe göğüslemiş, bunun yanı sıra muhtelif zamanlarda askerin daima siyasetin içinde aktif olarak varlığını hissettirmek için muhtıra verdiği dönemler yaşamıştır.

Askerî bürokrasi gibi yargıdaki işleyiş de nice kararların altına imza atarak bu süreçlerin devamlılığına doğrudan katkı sunmuştur. 17 yaşındaki Erdal Eren’in idamı için Millî Güvenlik Kurulu yaşını büyütme kararı almış, arkasından da infazı gerçekleşmiştir. Hatta Kenan Evren, “Asmasaydık da beslese miydik?” diyerek vicdandan mahrum uygulamaların kararlılığını tekraren vurgulamıştır.   

Tek partili dönemin zincirlerinin kırıldığı Demokrat Parti iktidarında değişim hamlelerinde bulunan Adnan Menderes, bu cesaretinin bedelini idam edilmekle ödemiştir. 27 Mayıs 1960 Darbesi, iki bakan ile bir başbakanı darağacına götürürken, Türkiye’deki dengeler de değişmeye başlamıştır.

1961 Anayasası ile genişletilen hak ve özgürlükler, yurtta “Sağ-Sol” hareketlerinin faaliyetlerine gerekli alanı açtı. Özellikle köyden kente göç, işçi sınıfının oluşumunu doğururken, anayasal bir hak olan sendikalaşmayı da beraberinde getirdi. Hak arayışları için sendikalaşan halk, akabinde örgütlenmeye başlamış, bu örgütlenmeden “Sol” diye isimlendirdiğimiz oluşum meydana gelmişti. Toplumun “Sağ” ve “Sol” olarak gruplara ayrışması ülkenin ortamını her geçen gün biraz daha geriyor ve tehlikenin boyutunu arttırıyordu. 1960’lı yılların sonlarında ufak ufak başlayan, 1978-1980 yıllarda şiddetlenen bu bloklaşma sokak hareketlerine, faili meçhullere, siyâsî cinayetlere ve işkencelere dönüşerek zirve yapıyordu. İşte o yıllara ait flû görüntülerden biri de geceleri evimizdeki kitapların gizlice yakılmasıydı. Televizyonun siyah beyaz ekranında Kenan Evren’in üniformalı görüntüsü belki de hafızamda en net olan kareydi.

Arkasından sokağa çıkma yasaklarına dakikası dakikasına gösterilen ihtimam... Yıllar sonra yapılan konuşmalardan annemin ağabeyimden, görevinden istifa ederek yanlarına gelmesini ısrarla istediğini, onun ise bu isteğe aynı kararlılıkla itiraz ettiğini öğreniyorum.

12 Eylül 1980 günü televizyon ve radyolar arka arkaya anons geçiyordu. Asker yönetime el koymuş, bu müdahalenin sebebini ise şu cümlelerle açıklamıştı: “Girişilen harekâtın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, millî birlik ve beraberliği sağlamak, muhtelif bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmaktır…”  

Arkasından gelen yargılamalar, idamlar ve askerî anayasa... Evren Paşa, “Sağ Sol ayrımı yapmadım; bir sağdan, bir soldan astık” cümlesiyle o yılların dehşetini özetlerken, alınan kararların ne kadar hukuk dışı olduğunu da kendi ifadeleriyle deklare etmiştir. Anatomisi 12 Eylül İhtilâlinden farklı olan 28 Şubat post-modern darbesinde ise iki ayrı bloğun çatışması değil, direkt olarak inanç sisteminin hedef alındığını, devletin “kudretli erklerinin” devreye girerek sistemi tehdit eden tehlikeyi (!) bertaraf ettiğini (!) gördük. O günlerden en çok hafızalarımızda kalan ise Millî Güvenlik Kurulu ve televizyon ekranlarında sık sık gördüğümüz rütbeli askerlerdi. “İrtica” tehdidine karşılık ordu ve bürokrasi el ele verip hükümeti istifa ettirerek siyâsî yasak uygulamıştı. Üniversite yönetimleri en az asker kadar kudretkâr davranıyor, yargı da bu sürecin işlemesi için emniyet butonu görevi yapıyordu.

Önce ordu, sonra yargıdaki bürokrasi, tıpkı 12 Eylül 1980 ve 27 Mayıs 1960 Darbelerinde olduğu gibi, sivil yönetimi istediği şekilde dizayn ediyordu. O günlerin tanımlaması olarak “dinci” kavramı türetilmiş ve bu tanım üzerinden kişisel hak ve özgürlükler gasp edilmişti.

Türkiye’nin yakın tarihinde önemli yer tutan darbeler süreci, bürokrasinin siyaset üzerindeki egemen gücünü ortaya koyan en net olaylardır. Demokrasilerde siyaset halkın menfaati için icraat belirlerken, bürokrasi ise bu icraatın gerçekleşmesini sağlayan organdır aslında.

Tek partili dönemde, özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında, devrimlerin halk üzerinde uygulanması noktasında bürokrasi, siyâsî iktidarın en kuvvetli eli olmuş ve bu uygulama müzminleşerek süregelmiştir. Hiçbir zaman özgür olamayan siyaset, kendisini dizayn edecek erklerin müdahalesiyle Cumhuriyet tarihi boyunca karşı karşıya gelmiştir. Yıkılan hükümetler, yasaklanan siyasetçiler, kapatılan siyâsî partiler, operasyon çekilen devlet başkanları ve suikasta uğrayan isimler... Bu kadar tehdide rağmen ülke yönetmeye talip olmak ve var gücüyle hizmet sunmaya çalışmak tek bir duyguyla açıklanabilir: Devlet ve bayrak aşkı…

Selâm olsun Devlet’e ve bayrağa gönülden bağlı olanlara!