Dokuzuncu yılında 15 Temmuz’un anlattıkları

Sabaha “Allahuekber” diyenlerin zaferiyle ulaşılınca, evlerinin güvenli köşelerinden, girdikleri menhus deliklerden aydınlığa çıkan nice fırsatçı kurnaz, yalnızca Müslümanlara ait bu zaferin önce ortağı görünmeyi sonra da 15 Temmuz’u bir demokrasi, cumhuriyet, rejim koruma refleksi olarak yutturmayı büyük oranda başardılar. Lütfen bu medyatik kuşatma, dijital algı hokkabazlarının algı oyunlarına gelmeyelim!

TARİHSEL süreçte son üç asrımız, yenilgilerimizin kaide, zaferlerimizin istisna olduğu bir inkıraz dönemi...

İstisna da olsa, sahada kazandığımız zaferlerin semeresini masada yeterince alamamak derdi, acı bir bahis!

Prut Savaşı’ndan Kırım Muharebesi’ne, 1897 Osmanlı-Yunan Harbi’nden İstiklal Harbi’ne kadar düşmanla yapılan müzakere ve antlaşmalardan ya cephede kazandıklarımızı “hiç” ederek ya da kazancımızın ekserisinden vazgeçerek çıktık!

Misal: 1897 Osmanlı-Yunan Harbi’nin sonunda Yunan ordusu darmadağın edildi, bütün mütareke ve müdafaa hatları ezilip geçildi.

“Edhem Paşa yürüse Atina’ya girecekti. Yunan’ın hâmisi Rus Çarı II. Nikola, Abdülhamid Hân’a savaşı durdurmasını ricâ etti. Bâb-ı Âli, Tesalya’nın Türkiye’ye iâdesi ve 10 milyon altın savaş tazminatı karşılığında savaşı durdurabileceğini bildirdi. Bu şartlarda 19 Mayıs’ta mütâreke imzalandı. Barış Konferansı ise 3 Haziran’da İstanbul’da başladı.

16 Aralık tarihine kadar devam eden görüşmeler, bu tarihte 16 madde olarak imzalandı. Buna göre, Tesalya bölgesini ve 10 milyon savaş tazminatı isteyen Türkiye, Edhem Paşa’nın yeniden fethettiği Tesalya’yı boşaltacak, savaş tazminatı olarak istenen 10 milyon altından Yunan maliyesi bozuk olduğu gerekçesiyle vazgeçecek, onun yerine verilmesi düşünülen 4 milyon altın da uzun vade taksit yapılacaktı. 

İş bununla kalmadı, üstelik anlaşma tarihinden iki gün sonra 18 Aralık’ta Girit’in muhtariyetini tanıdık. Bu kararın alınmasında önemli rol oynayan ve Türkiye’yi savaşla tehdit eden devletler (İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya) ülkemizi parçalamak isteyen emperyalist güçlerdi.”

Bu hikâyenin benzerlerini Lozan Görüşmeleri ve Anlaşması’nda da, 12 Ada’nın kaybedilmesi süreçlerinde de tekrar be tekrar yaşadık.

Maalesef, 9’uncu yılını idrak ettiğimiz 15 Temmuz Zaferi de, hedefi ve kahramanlarının fedakârlıklarıyla asla bağdaşmayacak yaban sahalara çekilerek özünü kaybetme tehdidiyle karşı karşıya! Birileri Müslümanların zaferini “tiyatro”ya indirgeme alçaklığına yeltenirken, birileri de bu zaferi Müslümanlardan aşırma derdinde!

Hikâyenin özeti

Ülkemizi 15 Temmuz’a götüren süreci ve bu zaferin kodlarını özetleyerek, bu hırsızlığın önüne geçebilecek bir ma’şeri bilinç inşâ edebiliriz!

Hikâyenin özeti şu:

Son dönemde, AK Parti iktidarları ile yeniden “millî karakterde bir kimlik inşâsı” başlattık. Bu inşâ süreci aynı zamanda yarı sömürge/ bağımlı Türkiye’den tam bağımsız bir Türkiye’ye evrilmek anlamı taşıyordu.

Düşman, elbet “bağımsız” bir Türkiye’nin dünya dengelerinde elde edebileceği avantajları, güçlü bir Türkiye’nin neleri domine edebileceğini iyi analiz ve hesap etmişti!

Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde bir siyasal hareketin zamanla bir toplumsal kimliğe bürüneceği, son tahlilde “millî kimlik” ve “Büyük Türkiye” idealinin bir devlet politikasına dönüşeceğini de iyi etüt etmişti aynı güç odakları!

Bu tehlikeye karşı, ülke içinde 40 yıldır pamuklara sarılarak filizlenen, yayılan, büyütülen bir CIA projesi olan “Fetullahçı Cemaat”, Müslümanların Türkiye’de kurumsal alanlara sızmasına karşı, NATO/ ABD çizgisi dışında bir “Devlet Aklı”nın devreye girmesine mâni olacak çok kullanışlı bir aparat, sağlam bir “emperyal sigorta” olarak zaten hazırdı ve el’an görevdeydi!

Hükûmet ve rüesa heyeti bu kripto yapının da durumun da farkında idi ve tasfiyesi için yeterli güç tahkimi yapıyor, uygun zaman kestirmesi hesaplıyordu! FETÖ de, hükûmetin bu hesaplarını günü gününe içeriden haberdar olarak takip ediyordu!

Lider bazlı bir hareket olarak görülen AK Parti’nin, içeriden ele geçirilerek ABD’nin hizmetine uygun hâle getirilebilmesi için Tayyip Erdoğan’ın tasfiyesi, FETÖ’nün büyük ve acil projesi hâlinde öne çıktı.

2009’dan sonraki siyasal süreç, gerek hükûmetin gerekse FETÖ’nün adeta birbirini “sobe”ledikleri, gizlenen kimlik ve niyetlerin ifşa edildiği bir çözülme, mevzileniş ve vaziyet alma evresi oldu.

7 Şubat 2012’de yaşanan Mit Krizi, Haziran 2013 Gezi Parkı İsyanı, 17/25 Aralık 2013 FETÖ Kumpasları ve son büyük taarruz 15 Temmuz 2016 sıcak çatışma, evresinin merhaleleriydi.

Hainlerin öncelikli hedefi, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı mâkâmı ve TBMM’yi, Millî İstihbarat Teşkilatımız ile 

Emniyet ve Ordumuzu teslim alarak millî varlığımızı felç etmek, böylece vatanımızı işgale hazır hâle getirmekti!

Görünüşte şanlı ordumuzun üniformalarını giymiş de olsalar, bu alçaklar milletimizle bütün bağlarını koparmış satılmış ruhlardı.

Kendilerini onlarca yıl yüce dinimizin mukaddesleriyle perdeleyerek bir dinî cemaat suretinde takdim eden darbeciler, o gece de “Yurtta Sulh” sloganıyla bu defa millî bir kamuflaj kullanarak darbeye kalkışmışlardır.

Milletimizin asil vasıflarının, tarihî kimlik kodlarının bir geceye düğümlenmiş, bir gecede özetlenmiş hâli idi 15 Temmuz!

Birçok ulvi mânânın belirginleştiği bu gece, elbette çok katmanlı derin anlamlar da içermektedir. 

Nedir 15 Temmuz? Milletimizin asil vasıflarının, tarihî kimlik kodlarının bir geceye düğümlenmiş, bir gecede özetlenmiş hâli idi 15 Temmuz!

Kahramanlık, vatan sevgisi, bu milletin bağrında küllenmiş bir ateş idi; FETÖ’cü alçakların estirdiği ihanet rüzgârı işte bu külü dağıtıp altındaki kıpkızıl koru ortaya çıkardı.

Bir zamanlar Viyana kapılarına dayanan büyük bir milletin, dünyanın kibirli egemenlerince tehdit olarak görülmesi şaşırtıcı değildi. Emperyal kuduzların milletimize karşı zihinleri daima bu bilinçle uyanık kaldı! Onlar, 40 küsur yıldır toplumda dal budak salarak, ordu, emniyet ve bürokrasimizin kılcallarına sızarak bizi içeriden teslim alacak sinsi bir ihanet şebekesi organize etmişlerdi. FETÖ, işte bu yaban zihinlerin temsilcisiydi…

Talihin yaver tecellisine bakınız ki onların yarım asırlık hazırlıkları ve devşirdikleri güç, milletimizin çelikleşmiş iradesine çarpa çarpa bir gecede parçalandı! Düşmanın 40 yıllık planı bozuldu ve biriktirdiği güç, millî irade karşısında 40 saat bile dayanamadı, tarihin çöplüğüne atıldı.

Bu mankurtlar, okyanus ötesinden aldıkları emirle onlarca uçak, helikopter ve yüzlerce tankla millî iradeyi, seçilmiş hükûmeti ezip, Pensilvanya’nın aferinini almak üzere hayasızca sivil halkın üstüne kan ve ateş yağdırdılar! 


O gece sokaklarda ne İzmir Marşı yankılandı ne “Türkiye lâyıktır laayık kalacak!" uluması… Ne ideolojilerin sloganik haykırışları duyuldu ne de bir siyâsî rantın peşinden koşan güruh görüldü! Sokakları teslim alan, meydanları İlâhî bir neşve ile dolduran tek ifade “Allahuekber” zikri idi.


Bu ülke, hiç şüphesiz Müslüman Türk’ün hakimiyetindedir!

15 Temmuz, hiç şüphesiz “bu ülkenin gerçek sahiplerinin, hâkim unsurlarının kimler olduğu” sorusunun 1923’ten sonra verilmiş en net cevabıydı: Bu ülke, hiç şüphesiz Müslüman Türk’ün hakimiyetindedir!

Hainlere göre millet, namlunun ucunu görünce korkudan evine saklanıp sinecek ve ülkeyi onlara sessizce teslim edecekti. Oysa tarihî hafızasında dedelerinin şanlı zaferlerini, Malazgirt’in, Niğbolu’nun, Mohaç’ın, Zigetvar’ın, Çaldıran’ın, Çanakkale’nin, Sakarya’nın hatıralarını canlı tutan halkımız, “Atalarımız sözlerini şerefle tutup gittiler, şimdi vatan için ya gazi ya şehit olma sırası bende! Vatan yolundan dönen kahpedir!” dedi ve direndi.

FETÖ’cü alçaklar, o gece korkuyu korkutan, ölümü de öldüren bir halk buldu karşısında! Hemen yanı başında vurulan, bedeni parçalanan kardeşinin şehadeti onun azmini kıramadı, aksine cesaretini ve direncini arttırdı.

15 Temmuz, dünya tarihinde emsali yalnız bizim tarihimizde görülebilecek bir destansı direniştir. O gece yapılan alçaklıkların acı hatırası asla hafızalardan silinmeyecek. 

Misal: Ankara Gölbaşı’ndaki Özel Harekât… Polis Merkezimizi savaş uçaklarıyla iki kez bombaladılar. Bu saldırılarda 52 kahraman Özel Harekât polisimiz hunharca katledilerek şehadete erişti. Bu merkeze atılan bombaların her biri 900 kg ağırlığındaydı ve patladıktan sonra ortama verdiği ısı 3 bin santigrad dereceydi! Milletimize kasteden FETÖ’cüler iman, izan, vicdan, merhamet, vatanseverlik gibi bütün yüce anlamlardan mahrum robotlardı; bu vicdan yoksunlarının isimleri dışında milletimizle hiçbir bağları yoktu şüphesiz.

Bu hainlerin amacı, ülkede kaos çıkarıp Türkiye’yi yönetilemez kılmak, vatanımızı bölgelere ayırarak parçalamak, milletin iradesini elinden alıp onun umutlarını kırmak, dış ilişkilerde Devletimizin elini zayıflatmaktı. Yani bu milletin “Kızılelma”sı hayâl olmaktan bile çıkarılacak, Türk’e son sığınağı Anadolu toprakları bile dar edilecekti! 

FETÖ’cü darbeciler adeta işgalci Haçlılar adına “yerli işbirlikçi kuvvet” misyonunu yüklenmişlerdi.

Siyâsî, tarihî, askerî darbelerle bölük pörçük, hafızası acı olaylarla yaralı milletimiz bu defa gelişmelerin bir askerî darbeden bile olağanüstü vasıflar taşıdığını şaşmaz irfanıyla gördü. Sayın Cumhurbaşkanımızın da talimatıyla şehirlerin ana arterlerini, meydanlarını, havalimanlarını, stratejik noktalarını darbecilere dar etti, buralardan işgalcileri bir gecede söküp attı!

Toplumların tarihlerinde öyle hadiseler vardır ki başlangıçta “şer” gibi gözükse de sonuçları birçok hayra, Allah’ın lütuflarına mazhardır! Bu pencereden bakıldığında aradan geçen 9 yıl bize şunları göstermiştir: 

Çanakkale ruhu, milletimizde hâlâ dipdiridir

Öncelikle 15 Temmuz milletimizin kardeşliğini, birlik ve beraberliğini güçlendirmiş ve halkımıza “birlik” hâlinde olmanın bükülmeyen bilek, yenilmez irade anlamına geldiğini hatırlatmıştır.

15 Temmuz’un bir başka kazanımı da şudur: Çağın getirdiği bütün bozucu, çürütücü kültürel-sosyal değişimlere rağmen bu milletin özündeki vatan sevgisi, Devlet hassasiyeti ve bunlara medar olan İslâmî hassasiyeti hiç bozulmadan varlığını sürdürmektedir hamdolsun! Yani, “Asil, azmamış; bal, kokmamış”tır!

15 Temmuz gecesi düşmanlarımız bu milletin destani yiğitliğini, “Hâlâ canlı mıdır?”merakıyla sınamışlardır. Görülen o dur ki Çanakkale ruhu, milletimizde hâlâ dipdiridir, bir kez daha geçit vermemiştir.

Son olarak 15 Temmuz bizi şöyle uyarmaktadır: 

Düşmanlarımız tarih boyunca en zayıf zamanlarımızı, en hassas yönlerimizi gözeterek buralardan saldırmışlardır. Bu saldırıların yöntemleri ve zamanlaması, devrin icaplarına göre değişiklikler göstermiştir.

Çanakkale’de dünyanın en ağır donanmalarıyla, Millî Mücadele’de Yunan maşasını kullanarak, sonraki süreçlerde toplumsal farklılıklarımızı “düşmanlaştırma, ötekileştirme” vasıtası yaparak milletimizi bölmek ve gücünü beyhude iç çatışmalarla zayıflatarak bize diz çöktürmek gayesini gütmüşlerdir. 15 Temmuz’da ise, yine içimizden satın aldıkları hainlerle saldırmışlardır.

Şurası çok açık ki düşman asla vazgeçmeyecek, gelecekte de yine en zayıf anımızı, en hassas yönlerimizi kollayacaktır. O hâlde milletçe uyanık, güçlü ve birlik hâlinde olmak, bu topraklarda yaşayan herkes için bir tercih değil mecburiyettir. Çünkü “Sü uyur, düşman uyumaz”…

Bu topraklar, farklılıkları ayrılığa değil, zenginliğe çevirmiş irfanın, bilgeliğin kaynağıdır

Bu minvalde son aylarda, Devlet Aklı’nın en üst perdeden bir aksiyonu olarak görülebilecek “PKK’ya silah bıraktırılması” başarısı aynı zamanda, bu millî birliğin itmamı ve gelecekteki güçlü düşman saldırılarına karşı ön alarak iç cephenin acilen tahkimidir!

Türk Devlet Aklı, İBB’ye düzenlediği operasyonlarla da, “15 Temmuz’un rövanşını siyâsî sahada alma” projesi olan Ekrem İ.oğlu ve ekibini de işte bu “millî beka” refleksiyle hiçliğe irca etmiştir.

PKK’nın feshettirilmesi ile Sayın Cumhurbaşkanımızın riyasetinde, Türkiye ve hinterlandındaki Kürtlere şu mesaj en net ifadesiyle iletilmiştir:

“Ya Haçlı-Siyonist ittifakının beleş askeri, ucuz elemanı olarak İslâm’a ve Müslümanlara ihanet eder ve tarihte Şerif Hüseyin ve ekibi gibi İlâhî cezaya müstahak ve emperyalizmin aparatı konumuna razı olursunuz ya da İslâm’n kutlu gölgesinde ‘ümmet’in şerefli bir rüknü olmayı kabul ederek Şanlı Selahaddin-i Eyyubi’nin ruhunu şâd edersiniz!”

Bendeniz, Türk Devleti’nin, bir büyük dış tehlikeye karşı iç tahkimatın gereği olarak, İBB operasyonu ve PKK’nın kendini feshe icbarı tarzında görkemli eylemler ve kararlara imza atmaya devam edeceği umudu ve beklentisindeyim!

Bu kararların uygulanması ve bereketli semerelere medar olabilmesi için anne-babaların, eğitimcilerimizin gelecek nesillere bırakacağı en kıymetli miras yalnız vatan değil, millî şuurun uyanık tutulması göreviyle millî değerlerdir.

Nedir bu millî değerler? Evvela güçlü bir imandır, emsalsiz vatan sevgisidir. Gerekli hâl ve zamanlarda milleti ve gelecek nesiller için en kıymetli varlığı olan canından vazgeçebilmenin, esaret altında yaşamaktan daha şerefli olduğu bilincidir. Topraklarına doğduğu, ekmeğiyle doyduğu, suyuna kandığı, her köşesi ecdadının nice şanlı hatırası ile kıymetli bu vatana her daim borçlu olduğu bilincidir! Vatanın kuru toprak, milletin hissiz kalabalık, tarihin sadece mefahir olmadığını bilmektir. Tüm bunların mukaddes mânâlarla kıymet bulduğunun bilinciyle “Biz” olabilmeyi başarmaktır…

Bu topraklar, farklılıkları ayrılığa değil, zenginliğe çevirmiş irfanın, bilgeliğin kaynağıdır. Vatanımızı hür ve bağımsız olarak iç ve dış tehditlere karşı korumanın en kestirme ve akıllıca yolu millî birliğimiz ve kardeşliğimizi daima güçlü kılmaktır.

15 Temmuz, işte bütün bu değerler manzumesinin düğüm noktası olarak, tarihimizde şanlı bir safha mânâsıyla genç zihinlerde daima diri tutulmalıdır!

Şehitlerimiz rahmetle, gazilerimizi sağlık dilekleri ve minnetle anıyorum. Şehitlerimizin ruhu şad, durakları Cennet olsun. Ömer Halis Demir’lerin gözleri arkada kalmasın, gazilerimizin fedakârlıkları unutulmasın ve Yüce Allah milletimizi bir daha böylesi ihanetlere uğratmasın…

15 Temmuz, yalnız ve sadece Müslümanların zaferidir!

15 Temmuz gecesi sokaklara çıkanların içinde görevli ajanlar, meraklı pragmatist liboşlar, meseleyi bizzat sokaktan anlamaya çalışan Kemalistler, Sosyalistler dahası, ateistler de vardı elbet fakat mevcudun yüzde 1’i bile etmeyecek bir nicelikten bahsediyoruz!

85 milyonun içinden süzülen seçkin bir “azınlık”, ölümü pahasına sokakları, meydanları teslim aldı. Ülkenin ekserisi bankamatik, tekel ürünleri ve yakıt kuyruklarında muvakkaten görülüp, evinin güvenli ve uzak köşesine tüydü...

Bunların içinde, namdar YURTSEVER SOSYALİSTLER, bu ülkeyi yedi düvelle savaşarak bağımsız(!) yaptıklarına inandırılmış taş kafalı KAMALİSTLER, Türklük denince “eüvv, auvv!” şeklinde kimlik gösteren laik seküler ÇAKMA ÜLKÜCÜ/ MİLLİYETÇİLER, “Bu kavga benim kavgam değil, Tayyip’le Cemaatin kavgası, yesinler birbirlerini!” diyen ENTEL LİBOŞLAR, PRAGMATİST İBLİSLER, “Hele sabah olsun, sonucu görelim, biz kazanan ata oynarız, asla kaybetmeyi göze alamayız!” düşüncesiyle pusuya yatmış çakma Reisçi münafık AKEPELİLER, ihanetin başarıya ulaşması için gusledip teheccüd namazı kılıp sabaha kadar dua eden MAYIN EŞŞEĞİ FETÖCÜ TABAN vardı.  

Ve elbette en tehlikeli grup, olayları perde kıvığından, televizyon ekranlarından seyreden, WhatsApp gruplarındaki yazışmalardan takip edenler idi!

Bunlar hiçbir zaman bir yüce dâvâya inanmamış; nefsinin ve aile çevresinin çıkarlarını bütün milletin çıkarlarının önüne almış münafık takımıydı.

İşte daha nice kutlu mânânın temsili sayılabilecek bu zafer, ne yazık ki her geçen sene epridi, yıpratıldı…

Resmi mâkâmların, mâ-el kerahe kullandığı “demokrasi ve özgürlük zaferi” sloganı, laik çevrelerin hunharca tekrarıyla bu zaferi Müslümanlardan çaldı.

Artık 15 Temmuz’a “tiyatro” diyecek cesareti bulamayan veya çıkarları bunu söylemeye mâni müptezeller, “15 Temmuz, bütün çevrelerden Türkiye halkının zaferidir, bu halkın demokrasiye inancını, demokratik olgunluğunu ispatlamıştır!”  kabilinden ipe sapa gelmez zırvalar gevelemekte!

Dünya tarihinde görülmemiş bir toplumsal karşı duruşla kazanılan şanlı zafer, Müslümanların hakkı, kanı, gazası ve şehadeti gaspedilerek ihaneti pencere arkasından televizyonlardan izleyen, ellerini ovuşturarak “Tayyip Erdoğan’ın katledildiği!” müjdesini bekleyen alçaklara hediye edilmeye çalışılıyor!

O gece sokaklarda ne İzmir Marşı yankılandı ne “Türkiye lâyıktır laayık kalacak!" uluması… Ne ideolojilerin sloganik haykırışları duyuldu ne de bir siyâsî rantın peşinden koşan güruh görüldü! Sokakları teslim alan, meydanları İlâhî bir neşve ile dolduran tek ifade “Allahuekber” zikri idi.

Fakat sabaha “Allahuekber” diyenlerin zaferiyle ulaşılınca, evlerinin güvenli köşelerinden, girdikleri menhus deliklerden aydınlığa çıkan nice fırsatçı kurnaz, yalnızca Müslümanlara ait bu zaferin önce ortağı görünmeyi sonra da 15 Temmuz’u bir demokrasi, cumhuriyet, rejim koruma refleksi olarak yutturmayı büyük oranda başardılar.

Lütfen bu medyatik kuşatma, dijital algı hokkabazlarının algı oyunlarına gelmeyelim!

15 Temmuz, yalnız ve sadece Müslümanların zaferidir! Sosyal medyada, TV ekranlarında, gazete köşelerinde, “demokrasi”ye rehin verilen bu zaferimizi masada, ekranda, kitap ve gazete sayfalarında, dost sohbetlerinde dahi kaptırmayalım!