İNSANI anlamaya çalışıyorum çok uzun süreden beri. Bilmediklerimi öğrenmek, anlamak için de sorular soruyorum.
İnsan niçin tüketebileceğinden, ihtiyacı olandan fazlasına sahip olmak ister?
Bir başka soru da şu:
Kendisine doğrudan bir faydası veya etkisi olmadığı hâlde niçin başkalarına tahakküm etmek ve tahakküm etmek için de kendine olmadık işler, eziyetler çıkarmak ister?
Şunu siz de merak etmez misiniz?
Yarını hakkında son sözü söyleme imkânı ve selahiyeti olmadığı hâlde insan niçin yarınını garanti etmek için bütün zamanını, duygularını ve düşüncelerini harcar?
Ana sorularım bunlar olsa da detayda öğrenmek, anlamak istediğim, meraktan çıldırdığım ancak şimdilik geçici olarak kendimce cevaplar verdiğim sorularım da var.
Kökenini, sebebini ve esasen de hikmetini merak ettiğim bu hususiyetler o kişiyle sınırlı kalsa mesele yok da bunlar beni, seni, onu da etkiliyor. X birim veya çeşit yiyerek harika bir hayatı olacakken 5x birim yiyor, hem hastalıklara duçar oluyor hem de fiyatların yükselmesine, birçok gıdanın çöpe gitmesine, başkalarının yiyecek bulamamasına, karnını doyuramamasına sebep oluyor. Kendisinden beklenen tek şey sadece ve sadece ihtiyacı kadar yemesi. Ya kullanmadığı arabalara, binalara, kıyafetlere, arazilere sahip olmak için ömrünü vermesine ne diyeceksiniz? Hadi, “İster ömrünü versin ister kendini versin, ne hâli varsa görsün!” diyelim ama ihtiyacından fazlasını elde etmek için başkalarının hayatlarını karartmasına, şu koca dünyayı dar etmesine razı da olamayız ki…
Belki diğer iki sorumun cevabı olarak “İhtiyacından fazlasını elde etmek, yarınını garantilemek için başkalarına tahakküm etmeye ömrünü verir” diyebilirsiniz. İnsan kendini kandırmak için, evet, böyle bahaneler üretir. Aç kalmamak, yarınını garanti etmek için tahakküm ediyor görünse de hükmetmenin dayanılmaz cazibesi onu yutar ve hatta aç bırakır, hatta özgürlüklerini de elinden alıp hapishanelerde çürütür. Mafyalar, çeteler, diktatörlükler böyle olmamış mıdır? Hepsi de önce karnını doyurmak, ihtiyacını karşılamak için o işlere bulaşmıştır, sonra da ömürleri cezaevlerinde tükenmiştir. Mafyanın, çetelerin yaptığını dün Amerika’daki, Afrika’daki, Avustralya ve Asya’nın belli bölgelerindeki halklara “Batılı” dediğimiz de yapmadı mı? Yerli halkları öldürmeler, işkenceler, eziyetler, köleleştirmeler… Ellerinden gelen her türlü zulmü geri komadılar. O devirlerde zulmedilenler öldüler de zulmedenler şimdi hayata mı? Yaşarken de hastalıklardan korunmuş değillerdi. Aile problemlerinden, ülke meselelerinden, sevdiklerinin acılarından da uzak yaşamadılar. Ya şimdi? Onların evlatları, torunları onlardan dolayı mahçup durumdalar, utanç duyuyorlar. Mevlânâ’nın, Gül Baba’nın, Yunus’un torunları bırakın birini öldürmeyi, zulmetmeyi, elinden ekmeğini, aşını almayı, “Hepisinden iyice bir gönüle girmektir” diyerek gönül incitmeyi bile hayatından dışlamış büyüklerin torunları olmanın doyumsuz mutluluğunu yaşıyorlar.
Anlaşılıyor ki insanoğlunun her devirde, her şartta yarınını garantilemek, güya ihtiyacını gidermek adı altında başkalarına tahakküm etme ihtimali hiç de az değil. Bunun için en temelde öğrenmesi, hissetmesi, başarması ve sahip olması gereken en önemli kültür “BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ”dür. Birlikte yaşamak için genelde bildiğimiz fakat hissetmediğimiz husus “HER İNSAN FARKLIDIR” ve “HEPİMİZ İNSANIZ”. Peki, bu “FARKLIYIZ” ifadesi neyi gerektirir? Farklarımızın neler olduğunu, farklarımızın özelliklerini öğrenmeyi gerektirir. Bunun için de bir arada olmalı, birlikte konuşmalı, bir takım faaliyetler yapmalıyız. Limonu sever misin yoksa yerken rahatsız mı olursun? Koşmayı mı yoksa yüzmeyi mi seversin? 25 metreyi kaç saniyede gidebiliyorsun veya yüzebiliyorsun? Matematiği, feni, coğrafyayı, tarihi sever misin? Lahmacun çıtır mı güzeldir yoksa kalın hamurlu mu? Sizin inancınızda ne tür ibadetler vardır? İbadet ettikten sonra ne tür duygular hissedersin? Böyle binlerce, milyonlarca konular… Bedensel özellikleri, memleketi, şivesi, sosyoekonomik durumu, dini, mezhebi, hangi toplumsal kesimden olduğu, annesinin babasının işi veya mesleği gibi her türlü farklılık birbirimizi tanımak için son derece gerekli alt başlıklardır.
İşte Beyazay yıllardır bunları yapmaktadır. En çok dışlanan gruplardan olan engellilerin farklılıklarının da farkına varılması ve anlaşılması için küçük, büyük, ulusal veya uluslararası pek çok proje, kampanya yürüttü. Farklılıkların farkına varılması, öğrenilmesi, anlaşılması süreci başlayınca insanlar “Bir dakika biz de farklıyız, sen de farklısın, ben de farklıyım. O hâlde biz de birbirimizi anlamaya çalışmalıyız…” dediler. Farklılıklar bir “dışlama, aşağılama, hor görme, ayrımcılık yapma, eziyet etme, zulmetme” gerekçesi olmak yerine “zenginleşme, gelişme fırsatı” olarak işlev görmeye başladı. Bu bakış açısının hızla yayılmasına şu anda da, yarın da ihtiyaç var. İnşallah yeni başlayan çalışmalarla okullarımız “BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ”nün en yaygın yaşandığı yerler olacak.
Ah ah! Atalarımızın yaptıkları bütün dünyayı sarsaydı ve hâlen de sürseydi bugünkü acılar olmasaydı. Zerre kadar ihtiyacı olmadığı halde Gazzeli kardeşlerimize bir bardak suyu, bir lokma ekmeği, bir metrekare yeri, bir nefeslik havayı çok gören zalimler zulmedemeyeceklerdi. İster birey seviyesinde ister topluluklar, toplumlar, kuruluşlar seviyesinde olsun, isterse de devletler, ülkeler, dünya seviyesinde olsun her türlü zulmün, eziyetin, sıkıntının azaltılması, yok edilmesi için çocuklarımızla beraber “BİRLİKTE YAŞAMA KÜLTÜRÜ”ne sahip olmalı, birlikte yaşamayı en etkili, kapsamlı şekilde başarmalıyız.
Haydi, gelin el ele verelim, aramızdan DIŞLAMAYI DIŞLAYALIM.



