Diploması sahte olanın diplomasisi de sahte olur!

Kibirli ve narsist... Daha fazlası da var: Tipik bir arsız, utanmaz ve haram kazanca teşne… Üstelik ukala ve bıçkın görünmeye çalışan bir karakter… Evet, İmamoğlu’nun takındığı sahte edaları bir yana atın, elinizde gülünç bir ibiş kalacaktır. Bu kadar zaafı olan bir figürü hangi dış güç es geçer?

TÜRKİYE, Coğrafî konumu itibarıyla Asya ile Avrupa arasında en önemli bağlantı ülkesidir. Kuzeydeki Rusya toprakları da bu iki kıtayı birbirine bağlar ama onun bu konumu, jeostratejik açıdan zayıf bir konumdur. Hele Ukrayna-Rusya savaşından sonra o bağlantı tıkanmış bir damar gibi tedaviye ihtiyaç duymaktadır. Türkiye ise gürül gürül akan bir ırmak gibi Asya’nın zenginliklerini Avrupa’ya, Avrupa’nın zenginliklerini Asya’ya taşımaktadır. Köprübaşını tutan bir ülkenin topraklarına göz diken pek çok düşmanı olur. Türkiye gibi bir ülkeyi elde etmek çok zordur ancak ondan daha zor olan şey ise, onu elde tutmaktır. Vatan tuttuğumuz bu topraklar aynı zamanda bir devletler mezarlığıdır. Bu topraklarda zayıf düşmeye ve gaflet göstermeye gelmez. Anında altınızdan bir halı gibi çekip alırlar elinizden bu cennet vatanı…

Bu topraklarda uyumaya da gelmez

Türkiye coğrafyasında yaşıyorsanız, daima uyanık ve dinamik olmak zorundasınız. Kılıcınız her an savaşa girecekmiş gibi keskin olmalı ve kılıfta fazla beklememelidir. Bu topraklarda uyumaya da gelmez. Gözünüzün biri uyurken diğeri uyanık olmak zorundadır. Ama bu kadar tetikte durmanın iyi bir tarafı da vardır: Daima mücadele hâlinde olursunuz… Bu mücadele de sizi daima diri ve zinde tutar. Her ferdiniz birer asker ve her adımınız da kendiliğinden bir strateji olur. Bu topraklar, Osmanlı gibi dört yüz çadırlık bir obayı bir cihan devleti hâline getirmiş ve altı asır boyunca ona dünyada hüküm sürdürmüştür. Dede Korkut kavlince söylersek “Her kemikli gelişir, her kaburgalı büyür”.Osmanlı da büyüdü, serpildi, hüküm sürdü ve tarih sahnesinden çekildi. O ulu çınar yıkıldı ama ondan peyda olan yeni bir sürgün tekrar boy atmaya başladı: Türkiye…

Osmanlı gibi bir cihan devletinden Türkiye gibi Anadolu topraklarına sıkışmış bir devlete geçiş, bendenize daima meşhur destanımız Ergenekon’u çağrıştırır. 

Bu topraklarda dışarıda düşman, içeride de içimize sızmış işbirlikçi unsurlarla garip bir Ergenekon tecrübesi yaşadık

Bu destana göre, düşmanının feci bir mağlubiyete uğrattığı atalarımız, Ergenekon adlı sarp bir geçide sığındılar. Bu sarp geçitte, dört asır boyunca bilinçli bir şekilde mahsur kalmak pahasına, yeniden derlenip toplandılar ve tarihin seyrini değiştirmek üzere demir dağları eriterek meydana çıktılar. Bizler, Osmanlı sonrası Anadolu topraklarına sığınırken atalarımız kadar şanslı değildik. Onlar sığındıkları sarp vadide düşmanlardan azade bir şekilde yaşayarak toparlanma fırsatı buldular. Biz ise bu topraklarda dışarıda düşman, içeride de içimize sızmış işbirlikçi unsurlarla garip bir Ergenekon tecrübesi yaşadık. Ne zaman bu çemberi kırmaya çalışsak, içimizdeki unsurlarını harekete geçirerek hamlemizin önünü kestiler.

Bize dinimizi hor görmeyi, millî kimliğimizden utanmayı ve medeniyetimizden nefret etmeyi öğrettiler. Bu topraklarda bir asır boyunca bir “mankurt” gibi yaşadık. Adnan Menderes ile bize dayatılan tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmeyi ve ülkeyi kalkındırmayı denedik, 1961 darbesiyle o teşebbüsü budadılar ve Menderes’i acımasızca katlettiler. Aynı görevi Demirel devam ettirmeye çalıştı, yedi kez şapkasını eline verdiler ve en sonunda teslim alıp amaçları doğrultusunda kullandılar. Özal ile bir kez daha umutlandık ama nafile… Savunma sanayiine ivme kazandırmaya ve ekonomiyi yükseltmeye çalışan Özal’ı göz göre göre zehirleyip öldürdüler. “Düşmanda şer, Oğuz’da er tükenmez!” hesabı, Özal’dan sonra siyaset meydanında nöbeti Erbakan devraldı. Erbakan’ın haleflerinden farkı, Batı’ya dayanarak ilerlemenin mümkün olmadığını söylemesi ve dünyayı kuşatan bir küreselci-Siyonist yapıdan kurtulmak için bütün Müslümanların birlikte hareket etmesini önermesiydi. Erbakan yerli ve millî bir üretim hamlesi ile İslâm’ın vaat ettiği bir âdil düzenin peşindeydi. Bunları yapacak bir bilgi birikimi ve sarsılmaz bir imanı da vardı. Ancak onu da 28 Şubat rezil darbesiyle iktidardan uzaklaştırdılar. 

Erdoğan’da diğerlerinde olmayan bir meziyet vardı: Liderlik ve cesaret…  

Boy atınca budanan, kurumaya başlayınca sulanan bir ağaç gibi budana-sulana yerimizde saymaya devam ettik ve nihayet geminin dümenine 2001 krizinin ardından Erdoğan geçti. Erdoğan da halefleri gibi bir büyük Türkiye inşâ etme sevdasındaydı. Ama onda diğerlerinde olmayan bir meziyet vardı: Liderlik ve cesaret…  Erdoğan’ın haleflerini yiyen yapı, Türkiye’nin ilk bağımsızlık bildirgesi olan “One Minute” çıkışından sonra Erdoğan’ı ve onun Türkiye’sini hedefe koydu. 2013’teki “Gezi Olayları”, bir turuncu devrim ile Erdoğan’ı bertaraf etme girişimiydi. ABD ve onun derin yapısı Soros tarafından finanse edilen bu olaylara AB dışarıdan FETÖ, PKK ve Baykal’dan sonra ele geçirilen CHP içeriden destek veriyor, Batı’nın güdümüne girmiş gafil bir ülkücü tayfası da bunlarla hareket ediyordu. Erdoğan’ın ülkeyi ekonomisine getirdiği altın yıllar, bu habis kalkışma ile berhava olup milletin milyarlarca doları iç edildi ama bu fırtına yine de Erdoğan’ın basiretli ve cesur liderliğiyle atlatıldı. 

Düşmanın parası bol, zamanı ve içimize yerleştirdiği kriptoları çoktu tabii. Gezi başarısız olunca bu kez FETÖ’ye talimat verdiler. FETÖ MİT tırları, 17- 25 Aralık kumpasları ile harekete geçti ve ancak püskürtüldü. Bu arada yargı AK Parti’yi kapatmaya, ordu e- muhtıra vermeye talimatlandırıldı. Erdoğan’ın iktidar gemisi, milleti bu dalgalardan da geçirerek selamet sahiline ulaştırdı. Bu kez Kobani olayları bahanesiyle bir başka kukla yapı olan PKK, Güneydoğu illerini ayaklandırmaya çalıştı ve Abdullah Gül ekibinin ülkenin başına sardığı çözüm süreci uyutması ile Güneydoğu illerini kurtarılmış bölge ilan eden PKK, hendek-barikat kalkışmasına girişti. Erdoğan iktidarı bu yangını da söndürdü ve PKK’yı ülke dışına itti. Düşmanın şerri bu kez ordu ve emniyetteki FETÖ unsurları ve NATO’cuların işbirliği ile 15 Temmuz işgal darbesini sahneye koydu. Ancak bu darbe de Erdoğan’ın canını ortaya koyma pahasına gösterdiği cesur ve dirayetli liderlik ile bertaraf edildi. Millet, Erdoğan’ın “Sokağa çıkın!” çağrısıyla sel gibi meydanlara aktı. Şehadet şerbeti içme pahasına, yalın ayak baş kabak bu hıyanet çetesine karşı direndi ve muazzam bir zafer kazandı. 

15 Temmuz’da maskelerini atarak efendilerinin sesi oldular

İşte bu darbe, iliklerimize kadar içimize sızan ABD-AB’ın son büyük hamlesi oldu. O zamana kadar devlet gemisinin dümeninde tek başına yol alan Erdoğan, yanında Devlet’in bekasını her şeyin üzerinde tutan mücadeleci ve cesur bir müttefik buldu: Devlet Bahçeli… 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra güç ve akıllarını birleştiren bu ikili milleti, yerli ve millî anlayış etrafında birleştiren Cumhur İttifakı’na destek vermeye çağırdılar. 15 Temmuz hain işgal darbe girişiminden sonra Türkiye, Cumhur İttifakı ve karşısındakiler olmak üzere iki zıt kutup hâlinde hareket etmeye başladı. Ancak resmin tamamlanması için, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra Türkiye’nin, istikrarsız bir ada hâline getirilen Suriye üzerinden yeni bir bela girdabına çekildiğini söylemekte yarar vardır. İsrail’in güvenliği ve arz-ı mevud ütopyasının gerçekleşmesi için kurgulanan “Arap Baharı”, mağrip ülkelerini tarumar ederek Suriye’ye dayanmıştı. Suriye’de fitili ateşlenen iç savaş, rejimin kendisine tehdit olarak gördüğü Sünni Suriyelileri Türkiye’ye sürmesine dönmüştü. Suriye’nin asıl ekseriyetini teşkil eden bu kitle, Esed’in  Şebbihaları, İran’ın Hizbullah ve  Haşdi Şabisi,  Rusların Vagnerleri, ABD’nin PKK ve DEAŞ’ı tarafından acımasızca  zulüm ve tecavüze maruz kaldılar, katledildiler. Bu durumda Suriye Sünnileri kendilerini güvende hissedecekleri tek ülke olan Türkiye’ye yöneldiler. 

Türkiye zaten iç acıcı olmayan ekonomisiyle bir yandan bu göç dalgasını finanse etmeye çalışıyor bir yandan da terör unsurlarının cirit attığı Suriye menşeli terör dalgalarıyla sarsılıyordu. Öyle ki terör, Türkiye’nin büyük kentlerinde patlayan bombalarla ülkeyi ekonomik, siyâsî ve güvenlik yönlerinden ciddi biçimde sarsmaya başlamıştı. 15 Temmuz hain darbesinden sonra, içindeki kripto subaylardan büyük ölçüde kurtulan TSK, en buhranlı zamanında Erdoğan’ın talimatıyla Suriye’ye girerek ABD’nin fitne laboratuvarlarında kurulan DEAŞ’ı Mercibadık’ta ezdi ve Halep yolunun kilidi olan Elbab’ı Fırat Kalkanı ile ele geçirdi. Ardından Zeytin Dalı Harekâtı ile Afrin’e giren TSK ve ona bağlı SMO, Türkiye’yi Amanos dağları üzerinden tehdit eden PKK’yı o bölgeden süpürüp attı.  

Ama Türkiye’yi tekrar güdümüne alarak kendi vekil devleti hâline getirmek isteyen yapı da boş durmuyor, siyâsî partilere sızarak veya daha önceden sızdırdığı adamlarıyla kendi politikalarını yürütmeye çalışıyordu. 

AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından beri seyrini bir gözden geçirelim: Yelkenlerini FETÖ’nün şişirdiği Atlantik İttifakı’nın kayığına binen Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Hüseyin Çelik ve benzerleri Kıbrıs’ı “ver kurtul” pozisyonuna getirdiler. Ermenistan ile dirsek temasına girip Azerbaycan ile ilişkilerimizi berbat ettiler. Çözüm süreci gibi bir ucubeyi başımıza sararak PKK’yı ülkenin yarısında hüküm sürer hâle getirdiler. Suriye’de Rus uçağını düşürerek ucuz Donkişotluklar yaptılar. Eğitim ve kültürü içinden çıkılmaz hâle getirdiler. Nimet gününde sofraları kimseye bırakmadılar ama 15 Temmuz’da maskelerini atarak efendilerinin sesi oldular… 


Kemal Kılıçdaroğlu’nu geçiş döneminde bir katalizör olarak kullanan bu yapı, son kongrede bu zavallı bürokratı tasfiye etti ve yerine İmamoğlu’nun kuklası olan Özgür Özel’i getirdi. Ancak bu kongreden sonra anladık ki bu yapının esas oğlanı, parti içine monte ederek İBB Başkanlığına getirdiği İmamoğlu imiş… 


Ancak bu kongreden sonra anladık ki bu yapının esas oğlanı, parti içine monte ederek İBB Başkanlığına getirdiği İmamoğlu imiş

Bu saydıklarım Batı emperyalizminin AK Parti üzerinden Reis’e rağmen yaptıklarıydı. DEM Parti zaten o ittifakın gayrı meşru çocuğu olduğu için onu es geçiyorum. MHP’yi kaset komplosuyla budayan aynı yapı, Bahçeli’yi düşüremedi ama partiden yeni dal ve kollar çıkararak MHP’yi yüzde yirmilerden düşürerek, yüzde yedi ila on bantlarında gezinen küçük bir parti hüviyetine indirdi.  

Şimdi gelelim turpun büyüğüne… Bu yapı, Deniz Baykal’a kurduğu bir kaset komplosuyla CHP’yi ele geçirdi. CHP’nin başına da beceriksiz bir genel müdürlük kariyerinden başka bir mazisi olmayan düşük görünüşlü bir isim olan Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirdi. CHP’nin ulusalcı bir duruşu olan ana omurgasını onun eliyle tasfiye etti. Bir de baktık ki ulusalcı kimliği ile bildiğimiz CHP, bir yeşiller partisine dönüştü. Ne değer ölçüsü kaldı partide ne de en ufak bir ulusal refleks. Kemal Kılıçdaroğlu’nu geçiş döneminde bir katalizör olarak kullanan bu yapı, son kongrede bu zavallı bürokratı tasfiye etti ve yerine İmamoğlu’nun kuklası olan Özgür Özel’i getirdi. Ancak bu kongreden sonra anladık ki bu yapının esas oğlanı, parti içine monte ederek İBB Başkanlığına getirdiği İmamoğlu imiş… 

İmamoğlu’na bu yapı, bir kifayetsiz muhteris olduğu için yatırım yapmış olmalı. Bunun yanında kibirli ve narsist... Daha fazlası da var: Tipik bir arsız, utanmaz ve haram kazanca teşne… Üstelik ukala ve bıçkın görünmeye çalışan bir karakter… Evet, İmamoğlu’nun takındığı sahte edaları bir yana atın, elinizde gülünç bir ibiş kalacaktır.  Bu kadar zaafı olan bir figürü hangi dış güç es geçer? Geçmediler tabii… İmamoğlu, Türkiye’yi bir vekil devlet ve kendisini de “Zelenski” yapmak yolunda hareket eden yapının gönüllü Truva atı oldu. Kim bu İmamoğlu, tam bilmiyoruz. Türkiye’de kazanamadığı üniversiteye, Kıbrıs’taki özel Girne-Amerikan Üniversitesi üzerinden dahil oluyor. Ancak oraya bir planın parçası olarak gönderildiği için bilinen ilk sahteciliğini burada yapıyor. Girne Amerikan Üniversitesi’nde okuduğu halde, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde okuyormuş gibi evrak düzenleterek İstanbul Üniversitesi’ne usulsüz bir yatay geçiş yapıyor. Mezun olduktan sonra ne iş yapıyor pek bilmiyoruz ama bir ara FETÖ’nün STV adlı kanalında spor yorumcusu olarak görünüyor ve ardından CHP’ye monte edilerek Beylikdüzü Belediye Başkanı oluyor. Bu kifayetsiz muhteris, Beylikdüzü’nü zarara uğratıyor ama o hengâmede pek fark edilmiyor. Ardındaki müzahir yapı bu kez bu adamı oradan alıp İBB Başkan adaylığına ve nihayet İBB Başkanlığı’na getiriyor.            

Bu para gücüyle delege satın alarak CHP’nin başına kendi kuklası bir figürü genel başkan seçtiriyor

Bu arada Beylikdüzü Belediyesi’nde kurduğu rüşvet ve yolsuzluk çetesini İBB’ye taşıyor. Başı olduğu bu çete ile çoğu ülkenin bütçesinden daha geniş imkânları olan İBB’yi obruk gibi bir iştah ile yutmaya çalışıyor. Hesaplandığı kadarıyla 560 milyar bir yolsuzluk ile haram bir servet yaptığı iddia ediliyor. Bu para gücüyle delege satın alarak CHP’nin başına kendi kuklası bir figürü genel başkan seçtiriyor. Ama davul onda tokmak bizim esas oğlanda. Ardındaki yapı bu beceriksiz ve basiretsiz narsisti başkanlığa hazırlıyor. Bu amaçla İBB’nin bütün imkânlarını kullanıyor. Her şeyin bir bedeli var mantığı ile amacına ulaşmak için herkesi satın alıyor. İmamoğlu’nun belediyecilik ve halka hizmet nesine gerek!? Hizmete gitmesi gereken paraları bir yandan cukkalıyor, bir yandan da kendisini parlatacak reklâm şirketleri ve gazetecilere aktarıyor. Ardından gelsin algılar… Reklâmcı ve gazeteciler İmamoğlu’na kerametleri kendilerinden menkul çağdaş bir menakıpname yazıyorlar. 

Bu arada ardındaki yapı, sosyal medyada İmamoğlu lehine ava çıkıyor. Dünyayı önüne düşen görüntü ve cümlelerden ibaret sanan geniş bir gençlik kitlesini İmamoğlu’na mürit hâline getiriyor. Kendi çıkarı için memleketi gözünü kırpmadan ateşe atacak kadar narsist olan şahıs, işlediği kepazeliklerden sonra üstüne gelen yargıdan kurtulmak için ülkeyi bu mankurt kitle ile tehdit ediyor. Ağalarına hulus çakıp kendini Türk yargısının elinden almaları için en iyi oynadığı mağdur rolünü oynamaya çalışıyor. Hakkını verelim ki narsist kişinin en iyi oynadığı rol, mağdur rolü. Zaten bu oyun ile aldı ilk İBB Başkanlığını. Ne var ki mızrak çuvala sığacak gibi değil ve üstelik köprülerin altından nice sular akmış… 

ABD’de kendisini destekleyen küreselciler gitmiş yerine narsizmin şahı Trump gelmiş. Bırakın kişileri ülkeler bile umurunda değil. AB, Ukrayna savaşından dolayı çakma çar Putin’in tehdidi altında olduğundan dolayı, Türkiye’yi karşısına almak istemiyor. TÜSİAD mimli olduğu için ortada gözükmüyor. Her şeye mayonez olan sanatçı tayfası, kraliçeleri tutuklu olduğu için üç maymunu oynuyor. İbiş’in elinde bir tek CHP ve başındaki kuklası var. O kukla da yakında koltuğu kaybedeceği için sokaktaki mankurtları tahrik ederek kendisine Selahattin Demirtaş’ın yanında yer açmaya çalışıyor.  

Bu Devlet, bir “Cihan Devleti” olmak için yükselişe geçmiş, sen değil cümle efendilerin gelse mâni olamazlar 

Ne var ki İmamoğlu ve ekibi ele geçirdiklerini sandıkları CHP içindeki rakipleri tarafından yargının eline teslim edildikleri için yapacakları bir şey yok. Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye… 

Son söz olarak, geçmiş olsun Türkiye diyelim… Eğer bu İmamoğlu, Ukrayna’daki İbiş gibi şu hâl ile kazara ülkenin başına geçseydi vay hâlimize! Ama bilmiyor ki, kabrine eli ardında gidip sandukasına tekme attığı Hazreti Fatih Sultan Mehmed Han, iki cihan serveri Hz. Peygamber’in müjdesine mazhar olmuş bir mücahittir. Onun ruhaniyeti de güçlüdür ama o ruhaniyetin ardında Hz. Peygamber’in ruhaniyeti vardır. Hem o manzara gerçek Müslüman Türk evlatlarının gayretlerine dokunmadı mı sanıyorsun? Millete dokunan da Devlet’e dokunmaz mı sanıyorsun!? Hem de öyle bir dokundu ki… 

Ey İmamoğlu, senin her şeyini izleyen ve kimlerle ne işler çevirdiğini, hangi karanlık mahzenlerde hangi karanlık adamlara sözler verdiğini bilen Devlet, mührün sana verilmeyeceğine emin olduktan sonra seni perçeminden tuttuğu gibi o zindana tıktı. Zira Devlet, “Diploması sahte olanın diplomasisi de sahte olur” dedi. Bu Devlet, kendi bekası için öz oğlunun boynunu vurmuş bir Devlet’tir, sen kim oluyorsun da Devlet’ten beka konusunda ricat etmesini bekliyorsun? İstanbul surları önünde can verenler, senin irtikabına vesile olmak için değil, din-i mübin serden geçtiler. Bu Devlet, bir “Cihan Devleti” olmak için yükselişe geçmiş, sen değil cümle efendilerin gelse mâni olamazlar. Nitekim olamadılar da…