Dinleyip anlayana aşk olsun!

Bir kadın başını örterken sadece saçını gizlemez; geçmişini, annesini, nenesini ve onların yaşadıklarını da beraberinde taşır. Bu örtü, coğrafyadan coğrafyaya “eşarp, yazma, yemeni, tülbent, çarşaf ya da sadece bir fular” olarak isimlendirilse de hepsinin içinde ortak bir öz vardır: Mahremiyet!

BAZI kumaşlar sadece kumaş değildir. Onlar zamanın içinden süzülen hikâyelerdir. Suskunlukla konuşur, göze anlatır, sabırla diletir. Dokunduğumuzda tenimize değil, hafızamıza temas eder. Bu yüzden bir eşarp, bir fular ya da bir yemeni, yalnızca başı örtmeye yaramaz. Bir kimliği, bir inancı, bir geleneği yüklenir. Başörtüsü Anadolu’da sadece bir örtü değil, kadının geleneğe, inanca, mahremiyete ve kimi zaman da başkaldırışına verdiği sessiz bir eylemdir.

Her kumaş bir başka anlam taşır. Pamuklu bir tülbent sıcaklığı, samimiyeti, ipek bir eşarp zarafeti, özeni temsil eder. Eskiden çeyiz bohçalarına yazmalar konurdu. Sadece süs olsun diye değil, her biri genç kızın hayatına dair ipuçları taşıdığı için. O yazmalar, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde devreye girerdi.

Başörtüsünün dili, sessiz ama renkli bir dildir. Her renk bir hâl, bir ruh hâlidir. Siyah, sabırdır; matemi çağrıştırsa da çoğu zaman vakarın rengi olarak görülür. Kırmızı, ateş gibi parlar; sevgiyi, tutkuyu anlatır. Mavi, gökyüzü kadar huzurludur; kalbin dinginliğidir. Mor, asaletin, sarı ise hasretin rengidir. Yeşil, umudu taşıdığı gibi bir adanmışlığın da simgesidir. Tercih edilen renkler, kadının gün içindeki hâline göre değişebilir. Sabah umutla bağladığı o pembe eşarbı, akşam bir iç döküşe dönüştürüp griye evrilebilir.

Kültür dediğimiz şey, kuşaktan kuşağa geçen sözsüz anlaşmalar bütünüdür. Bu anlaşmalar bazen bir yemek tarifinde, bazen bir ağıtta, bazen de bir örtüde kendini gösterir. Başörtüsü ise bu anlaşmanın hem şahidi hem taşıyıcısıdır. Başörtüsü kimi zaman genç bir kızın annesinden devraldığı ilk örtüdür. İçine gözyaşı sinmiş, sabırla yıkanmış. Kimi zaman bir gelin bohçasının en üstüne özenle konmuş, kenarları tığ oyası ya da iğne oyasıyla işlenmiş bir yemeni olur. Ve kimi zaman, modern dünyanın gürültüsüne inat, sessiz bir kimlik bildirgesi olarak sözünü söyler. 

Bir kadın başını örterken sadece saçını gizlemez; geçmişini, annesini, nenesini ve onların yaşadıklarını da beraberinde taşır. Bu örtü, coğrafyadan coğrafyaya “eşarp, yazma, yemeni, tülbent, çarşaf ya da sadece bir fular” olarak isimlendirilse de hepsinin içinde ortak bir öz vardır: Mahremiyet! 

Kadınlar kullandıkları örtülerine birçok anlam yüklemişlerdir. Bir yazmanın kenarına işlenen küçük bir çiçek, sadece estetik değil birer semboldür. Her motifin, her rengin bir adı, bir anlamı, bir zamanı vardır. Ve hepsi bir bütünün parçası olarak kadının hayatına eşlik eder. Gül motifli bir eşarp, içinde umut ve sevinç taşır. Karanfiller ayrılığı, menekşeler sessiz sevgiyi anlatır. İğne oyaları yalnızca süs değildir, dili çok daha derindir; kadının iç dünyasının en derin yansımalarıdır. İncecik bir işçilikle işlenen kenarlar, aynı zamanda sabrın resmidir. Meselâ “yalancı iğnesi” sevilen kişiye duyulan kırgınlığı anlatır. “Fıstık oyası” gençliğin ve neşenin simgesidir. Genç kız, kaynanasına alttan alta bir mesaj vermek isterse, örtüsünün kenarına “kaynana dili” oyası işler.

Ama başörtüsünün yalnızca rengi, deseni ya da oyasıyla değil, bağlama şekliyle de konuşan bir tarafı vardır.

Çeneye sıkıca iğnelenmiş bir başörtüsü, kadının hayata karşı aldığı net duruşu simgeler. Genellikle yaş almış kadınlarda rastlanır bu şekle. Her kıvrımı özenle düzeltilmiş, her santimi titizlikle yerleştirilmiştir. Bu hem yaşanmışlıkların hem de geleneklere duyulan bağlılığın işaretidir.

Genç kızlar ise başörtüsünü daha gevşek, bazen enseye doğru toplayarak bağlar. Bu, bir özgürlük arayışının dışavurumudur. Kimisi alnı açıkta bırakır, kimisi tam kapatır. Her kadın kendi karakterini o düğümde bir şekilde ortaya koyar.

Kentli kadınlar ise daha pratik, modern bağlama biçimleri kullanır. Boneyle düzgünce sabitlenen başörtüsü, bir anlamda “Ben çağın içindeyim ama inancımla barışığım” der. Rüzgârda uçuşan iğnesiz bir tülbent, içine huzur sinmiş bir kadının ruhundaki hafifliği taşır.

Bağlama biçimi ait olunan coğrafyayı, yaş grubunu, sosyal çevreyi ve hatta içsel bir ruh hâlini yansıtır. O yüzden bir kadının başörtüsü, onunla ilgili çok şey söyleyebilir. Ama asla tamamını yansıtmaz çünkü başörtüsü, sır saklar. Her kadın o örtünün altına bir parça suskunluk gizler.

Bugün modern şehirlerde başörtüsü sadece bir simge değil, aynı zamanda bir mücadeleye dönüşüyor. Kadın, görünür olmak ile görünmez kalmak arasında ince bir çizgide yürüyor. Kimi zaman bir bakışla yargılanıyor, kimi zaman bir tebessümle destekleniyor. Başörtüsü artık sadece bir inanç göstergesi değil, varoluşsal bir beyan, bir duruştur.

Moda bize her sezon başka bir trend sunarken, biz yavaş yavaş iğne oyalarının sabrını, yazmaların sessizliğini, eşarpların direnişini unutuyoruz.

Ama ne olursa olsun, her düğümde, her kıvrımda geçmişin sesi duyulur. Anneannelerden miras kalan tülbentlerde, genç kızların modern tasarımlarında, Anadolu’nun rüzgârında ve İstanbul’un kalabalığında başörtüsü sessizce konuşmaya devam eder.

Biz susarız ama örtülerimiz söylenmedik ne varsa onu konuşur! Duymayan ve yargılayana yazıklar, dinleyip anlayana aşk olsun!