Din, dil ve tarihimizin poetik hafızası Bekir Oğuzbaşaran’ın şiirleri

Oğuzbaşaran’ın şiirleri, poetik bir ansiklopediyi andırır. Bu poetik ansiklopedinin bir yer ve isim adları dizini çıkarılsa bu dizin, bir Müslüman Türk’ün muhakkak tanıması gerekli şahsiyetleri ve görüp bilmesi elzem olan yerleri kapsar. Bu kitap, bir şiir ansiklopedisidir evet, ancak bir Müslüman Türk çocuğunun bütün genetik kodlarını ihtiva eden bir şiir ansiklopedisi.

TEZKİRE yazarı Âşık Çelebi, “Prizren’de oğlan doğsa adından önce mahlas verirler; zira burası şairler menbaıdır” der. Abdülhak Hâmid, Hindistan coğrafyasından mülhem olarak yazdığı Külbe-i İştiyâk’ta, “Bu yerlerde doğan bir şair olmak pek tabiîdir” dizesini tekrarlar. Mevlânâ, şairliğini Anadolu halkının şiire rağbet etmesine bağlar. Anadolu içinde de öyle müstesna beldeler vardır ki o beldelerin birinde doğup da şair olmamak elde değildir. Hele bu şehir, Dadaloğlu’nun deyişiyle karşısında Erciyes’in yaman göründüğü, çifte bedestenli Kayseri ise…

Şair Bekir Oğuzbaşaran, Kayserilidir. Ancak onun şiirinde Kayseri, mensubu olduğu sıradan bir belde değil, poetikasının merkez figürüdür. Yahya Kemal’in şiirlerinde İstanbul neyse, Oğuzbaşaran’ın şiirlerinde de Kayseri odur. Oğuzbaşaran şiirinin sabit ayağı Kayseri hudutlarında, serbest ayağı ise gönül coğrafyasında gezinir. Bu itibarla onun şiirlerinde göz önünde olan, ancak fark edilmeyen âşikâr sır, “Kayseri” kelimesinde gizlidir. Nitekim kendisi de şöyle söyler:

“Mayamı Kayseri’nin toprağından almışım,/ Erciyes’e baktıkça gönlü yüce kalmışım.”

Bu kelime, şairin şiir binasının kilit taşı olup metne ruh veren bir “ulu kelime”dir. Şairin “Ben Kayseri’yim” şiiri, sıradan bir nazara bile erdemlerini sayıp döken bir Dede Korkut kahramanı gibi görünür. Bu bakış doğru olmakla birlikte, şairin coğrafya ile millî kimlik arasında kurduğu derin bağa da dikkat etmek gerekir. Zira onda Kayseri hem tarihtir hem doğa, hem de kadim ile yeninin harmanlandığı zinde bir diyardır.

Zinde deyince, Oğuzbaşaran şiirinin anahtar kelimelerinden biri de “zinde” kavramıdır. Şiirlerinde bakılan, dokunulan, düşünülen ve sevilen her şey tuhaf bir zindelik içinde görülür. Onda tarih, irfan, tabiat, yüce şahsiyetler, şehirler ve sevilen değerler, Hay esmâsı çeker gibi coşkulu ve diridirler. Yaşı seksene merdiven dayamış bir şairin, ilk cengine giden bir cengâvet gücü ve zindeliğiyle söz meydanına atılmasının sırrını, onun imanına hamletmek gerekir:

“Muhammed ümmetiyim Kâlû Belâ’dan beri,/ Ezel-ebed kendimi Türk-Müslüman bilmişim.

Çok şükür doğduğuma mümin anne babadan,/ Ahdime sâdık kalıp yetmiş beşe gelmişim.

En büyük duâm şudur: Mümin yaşayıp ölmek,/ Ebedî saâdeti kul olmakta bulmuşum…”

Oğuzbaşaran’da kendi din, dil ve tarihinin köklerinden gelen bu iman, onda kendilik şuurunu doğuran bu annelere karşı derin bir muhabbet şeklinde tecellî eder. İşte tam bu noktada, onun şiirlerinin temel izlekleri olan bu değerler de şiir ormanı içinden baş gösterirler. Şair; dinine sıkı sıkıya bağlı bir mümin, diline meftun bir şair ve mensubu olmaktan gurur duyduğu şanlı tarihinin her sayfasına âşık bir aydındır. Hâl böyle olunca, bu din, bu dil ve bu tarihin cereyan ettiği her coğrafî köşe, şairin kadim coğrafî hafızasıdır. Bu itibarla bu kutsal coğrafya içinde yer alan şehirler, ırmaklar, dağlar, çiçekler; şairin bir yâr gibi sevdiği önemli varlıklar hâline gelirler.

Şairin bu bütünlüğü anlatmak için kullandığı dil doğal olarak çoklu bir üslûp içerir. Çoklu ancak aynı zamanda da bu çokluğun vücut verdiği bir terkip üslûbudur bu. Hafızam beni yanıltmıyorsa hiçbir şairde bu kadar çok şair ve şiir ile etkileşim hâlinde olan ve bu durumu bir üslûp meziyeti hâline getiren başka bir şair yoktur. Oğuzbaşaran’ın şiirlerinde tasavvuf, klasik, halk ve yeni şiire mensup pek çok şairin rüzgârı eser. Ancak bunlar içinde en belirgin etki, Necip Fazıl üzerinden gelir. Şairin özellikle dört heceli şiirlerdeki kafiye üretme becerisinde Necip Fazıl şiirinin feyzini görmemek mümkün değildir.   

Oğuzbaşaran’ın “Şiirlerim” adlı hacimli eseri, klasik şiirden gelen ciddî bir kültürel birikim taşır. Şair elbette eski nazmın takipçisi değildir. Ne var ki eski nazım şekillerinin içini yeni muhtevalarla doldurarak tevhid, naat, mesnevî, rubai ve gazeller ile adeta modern bir divançe teşkil edecek kadar şiir üretir. 

Oğuzbaşaran, şehirleri, büyük tarihî olayları ve yüce şahsiyetleri mutlaka içselleştirilmesi gereken bir özenle nazma çeker. Şairin şehri konuşturduğu şiiri, hem nesnenin öznenin dilini kullanması açısından hem de destanî dili açısından çok etkileyicidir. Bu tip rol değişimleri, altta yürüyen başka bir unsurun yani nesnenin diline vurgu yapması bakımından çok önemlidir. Zira bu tip sezdirmeler ancak şiirin imkânlarıyla mümkün olan eşik atlamalarıdır.  

Kitabın başındaki iki şiiri, nitelik itibariyle manzum bir mukaddime saymak yanıltıcı olmaz. Bunlardan ilki, Türkçe sevdasını şakıyan “Sonsuza dek büyük değer,/ Dalgalan ses bayrağımız…” dizeleriyle bitirdiği Ses Bayrağımız; ikincisi ise “Batı’ya karşı/ Kalbimin doğusu…” diye yön çizdiği Şiir adlı poetik manzum bildirgedir.

Oğuzbaşaran, milletinin ve medeniyetinin izlerini taşıyan mukaddes coğrafyadan dolayı yaşamayı sever; ancak mütevekkil bir mümin olarak her şeyde ölümsüz yârini aramaktan da geri durmaz: “Bulmaya karârım var… / Hep Seni arıyorum.”

Yüce Allah’ın sonsuz kudreti karşısında âciz bir kul olarak şükredip duaya el açan şair, ardından “Kâinâtın Övgülüsü” Hz. Peygamber sevgisini terennüm eden samimi şiirler söyler. Bu baptaki Naat Medeniyeti şiiri, seçilmiş bir naat tarihi rehberi gibidir. 

Oğuzbaşaran’ın mensubu olduğu millete “Müslüman Türk” kimliği bahşeden yüce şahsiyetlere engin bir hürmet ve muhabbeti vardır. Eyüp Sultan, Ahmet Yesevî, Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Velî, Aziz Mahmud Hüdâyî ve benzeri adlar için yazdığı şiirler öğretici, coşkulu, saygılı ve yüceltici bir şiir tarzındadır. Tarihî şahsiyetler ve tarihî eserleri ele alış tarzı da aynı üslûp çizgisini izler.

Aşk olmadan meşk olmayacağına göre bu kadar hacimli bir şiir kitabında aşk şiirleri nerededir? Evet, bunlar görece azdır; ancak mümin bir şairin gönül sırlarını ifşa etmesini de bekleyemeyiz. Bu sebepten Oğuzbaşaran, gönlündeki asude köşkte gizlediği sevgilerini ifşa etmez ama işaret eder. Eşrefoğlu Rûmî’ye nazire olarak yazdığı şiirdeki “Ateş üstünde yürümek adı aşk,/ …/ Sevdânın ölümsüz rengine girmek adı aşk” mısraları ve “Gözlerinden giriliyor ülkene,/ Aklıma en önce gelen gözlerin.” dizeleri, okumasını bilenler için koca çınarın bütün yapraklarını dolduracak bir aşk destanının başlığı hüviyetini taşırlar.

Oğuzbaşaran mizaç olarak nikbin bir şairdir. Bu yüzden Necip Fazıl’ın talebesi olmasına rağmen tenkitten uzak durur. Durum eleştirisi, zamaneden şikâyet ve bazı uyarılar ondaki baskın nikbin mizacı değiştirmez. Onun yapmaktan yana bir tavrı vardır: El uzatır, ayağa kaldırır ve ümit verir. Zira onda temas ettiği şeylere karşı duyduğu hasbî bir sevgi vardır. Ancak ondaki sevgi, Ziya Osman’daki gibi dar bir zemin içinde kalmaz. Şair, maziden hâle, dini, dili, milleti, coğrafyası, tarihi ve bölgesi ile ilgili her şeyi sever. 

Oğuzbaşaran, bildiğimiz nazım şekilleri yanında Japon edebiyatının “bir ânın üzerindeki örtüyü açma” şeklinde tarif edebileceğimiz haiku nazım şeklini de kullanır. İkbalin Tarlan tarafından mensur olarak Türkçeye aktarılan rubailerinden birkaçını nazma çekme denemeleri esere hoş bir çeşni verir.

Oğuzbaşaran’ın şiirleri, poetik bir ansiklopediyi andırır. Bu poetik ansiklopedinin bir yer ve isim adları dizini çıkarılsa bu dizin, bir Müslüman Türk’ün muhakkak tanıması gerekli şahsiyetleri ve görüp bilmesi elzem olan yerleri kapsar. Bu kitap, bir şiir ansiklopedisidir evet, ancak bir Müslüman Türk çocuğunun bütün genetik kodlarını ihtiva eden bir şiir ansiklopedisi. 

Beklentim, bu kitabın Millî Eğitim Bakanlığı tarafından bütün liselerde okutulması gereken bir el kitabı olarak keşfedilmesidir. Maarif modeli mi dediniz? Alın size maarif… Evet, Oğuzbaşaran’ın şiirleri kelimenin tam anlamıyla manzum bir maarif kitabıdır.