Dil, tarih ve kültür

Arada çok ince bir çizgi vardır ve dikkat edilmesi gerekir. Bu çizgi yabancılaşma ve yozlaşmaya kaydığı taktirde, millet için tehlike çanları çalmaya başlar. Böyle durumlarda (ki her daim, özellikle medya ve çeşitli kuruluşlar tarafından) değişim körüklenmektedir; gerek devletin, gerekse milletin uyanık olması, olayları ve icraatları derinden incelemesi gerekir.

Kültür ve insan

SOHBETİMİZE başlayabilmek için aldığımız nefesi, aklımızı döndüren bilgimizi ve ikisini buluşturan dilimizi bizlere bahşeden Yüce Rabbime sonsuz şükürlerimi sunarım.

Sevgili dostlar, konumuz gündelik hayatta belki de defalarca zikrettiğimiz üç kelimeden oluşuyor: Kültür, dil ve tarih. Ancak kelimeleri, özellikle de aralarındaki ilintiyi ifade edebilmek, ete kemiğe büründürmek hiç de kolay değil. Yapmaya çalışacağım şey, kavramları izafiyetin muğlaklığından kurtarıp gerçekliğin berraklığına kavuşturmak olacaktır. Çünkü kültür, dil ve tarih somut kavramlar olmadığından, etkilerini zihnimizde canlandırmak ve tepkimeler sonucunda neticesini (hayatı müspet ya da menfi yönde şekillendirmeleriyle) bir anda fark edebilmek olanaksızdır.

Özellikle Britanyalılar bunu çok iyi bildiklerinden, bir milletin yaşamına, kültürüne, dinine, diline ve tarihine yönelik yapacakları iç ve dış müdahale plânları belki inanması güç ama yüzyıllara yaymışlardır. En bariz örneği, 18-20’nci yüzyıllar arasında, Devlet-i  Âl-i Osman üzerinde yapılan bozucu ve nifak tohumları serpen stratejik plânlardır ve çalışmaları mahsullerini günümüzde vermektedir. Hoş, bu yenilebilir faideli bir meyva değildir. Sadece bireyi değil tüm milleti zehirleyebilmektedir. Bunu çirkin cadının Pamuk Prenses’e yedirmeye çalıştığı o alımlı elmaya benzetiyorum. Önümüze altın ve gümüş tepsilerde sunulan, faydalı ve zarif gibi görünen dünyevî-nefsî nimetler bizi soframızdan, ocağımızdan ve kendimizden etmektedir.

O dönemlerde tüm İslâm dünyasına oyunlar oynanmış ve çoğu coğrafyada bu hile ve hıyanet mekân bulurken Anadolu’da, özellikle de şehr-i İstanbul’da vücut bulamamışlar, aksine kendi vücutlarını da kaybedip bizleşmişlerdir. Bunun neticesi olarak İslâm âlemi hâlâ kabuğunu kıramamış, kendine güvenini yitirmiştir. Adeta sesi kısılmışçasına, belki de dili kopmuş ya da koparılmışçasına haykıramamaktadır olup biten haksızlık ve adaletsizliklere. Komşusu aç yatmıyor, kanlar içinde uzanmış ölüyor, şehit oluyor… Biz Peygamber Efendimizden böyle mi gördük? Böyle mi duyduk? Buğz bile edemez olmuşuz. Ama eğlencede ve keyifte… Sonuç olarak bir hikmet midir? Ya da bir lütuf mudur? Bilinmez.

Aziz milletimiz üstünde dönen gaflet ve dalaletin üstesinden gelmiş ve geri püskürtmesini bilmiştir. İşte bunun temel sebebi, kültürümüzün sağlamlığı, toplum dayanışması ve en önemlisi de dinimizin verdiği iman ve inanç esasları ile şahısların (genelde milletin) şan, şöhret ve para yerine ahreti tercih etmesindendir.

Başta da dediğimiz gibi, mevzu epey geniş ve soyut ancak kültürü anlatmakla işimize başlayalım ve yazının başa yakın kısmında “Bismillah” diyelim.

Kültür

Bir milletin geçmişten günümüze değin getirdiği, gündelik yaşamın içerisinde bulunan her türlü kural ve kaidelerdir. Her şeyden önce, toplumun kendisidir kültür. Hayat ve hayatın içinde bulunan her türlü unsurun bir yansıması veya aynadaki aksidir. Köyümdeki İbrahim amca ile Meryem teyze, kültürün yürüyen hâlidir aslında.

Toplumu kültürden, kültürü de toplumdan farklı düşünmek ya da ifade etmek olanaksızdır. Kaldı ki, kalabalık yığınların önce bir arada kalmasını sağlayıp onları toplum yapan, sonra da o toplulukların millet olma özelliğini kazanabilmelerini alan sağlayan yine kültürün kendisidir.

Bir diğer bakış açısıyla kültür, yazılı, hatta sözlü bile olamayan normlar ve doktrinler bileşkesidir. Bu kurallar, milletin bir arada olmasına, onların ortak ideal ve ütopyalar (İslâm öncesi Kızılelma, İslâm sonrası cihad gibi) etrafında toplanmalarına ve bunlar üzere hareket etmelerine imkân verir. Milletleri güçlü ve köklü yapan da bu ideal ve ütopyaların sağlamlığı, büyüklüğü, kalıcılığı ve hitap edebilme yeteneğidir. Bir başka deyişle, kültürün kalıcılığı ve nüfuz etme gücü, hitap edebildiği kitlelerle doğru orantılıdır.

Kültürün var olup ortaya çıkışı bir silsile ya da dağdan düşen çığ misâlidir. Nesiller ötesine dayanır. Bir yandan da insanın tecrübe edişlerinden ibarettir aslında. Kültür; oturmamız, yememiz, içmemiz, yaş gurupları arasındaki ilişkiler, kıyafetlerimiz, düğün dernek ve vakıflarımıza hatta askeri teşkilatlanma ve devlet organizasyonuna kadar toplumun her aşamasında yer alır. Örneğin askeriyede kullandığımız onluk sistem, Hun İmparatoru Mete Han’dan günümüze değin gelip devam etmektedir. “Devlet başa, kuzgun leşe” tabiri de en az milletimiz kadar eski olan devlet nizamının kutsallığını ifade eden üstün deyişlerimizdendir.

Kanaatimce kültür, zamanla insan DNA’sına işlenmiş, kimi algılama ve davranışlar güdü hâline gelmiştir ve oto-motor hareket olarak insan bünyesinde gerçekleşir. Biz bunun farkına tabiî ki varamayız. Kültür, içinde şifrelenmiş bilgiler saklar. Bu şifreler çıplak gözle görülebilecek kadar basit olmakla beraber, üzerine tez ve araştırmalar yapılabilecek kadar komplikedir.

Örneğin vakıf geleneğine sahip vakıf ve odalar, Selçuklu ve Osmanlı döneminden bugüne süregelmiştir. Vakıf ve odalar aynı iş grubuna, dünyevî-uhrevî görüşe sahip insanların yekpare hareket etmelerini sağlamış, aynı zamanda da toplumun dinî, siyâsî ve ekonomik açıdan lokomotifi olmuşlardır. Bu herhangi bir kaynaktan öğrenebileceği gibi, daha gün yüzüne çıkmamış, muhtevasında dosyalar dolusu bilgi içeren derin bir mevzudur. Düğün geleneklerimize, yemek kültürümüze, kılık kıyafetlerimizden halı dokumacılığına, hatta kilimlerimizin üzerindeki o ince, nazik ve her biri anlam yüklü motiflere kadar kültürün daha araştırılması gereken birçok konusu vardır.

Bir başka açıdan kültür, insanın varoluşunda saklıdır. Beşer bunu tecrübeleriyle gün yüzüne çıkarmıştır. Deyim ve atasözlerimiz de bunun en gerçek kanıtıdır. Yaşanmışlığı ve alınan dersleri adeta nasihatname misâli bize aktarır. Her birinin derinliği öyle yoğundur ki sayfalar dolusu anlatılabilecek konuyu tek cümlede bitirir. Bu arada aslında kendi kültürümüze ait olmadığı hâlde bizim atasözümüzmüş gibi aktarılanlar da olmuştur. Örneğin, “Her koyun kendi bacağından asılır” sözünün bizim kültürümüz ve dinimizle yakından uzaktan alâkası yoktur. Bu gibi kullanımlara dikkat etmek gerekir.

Etki-tepki gücü açısından belki de en güçlü bomba ve silahlardan katbekat daha etkilidir kültür. Düşünsenize; milyonlarca insanın her biri ayrı karakter ve kişilikte, her birinin meslek gurubu, tahsili, yaşamı, hayata bakışı ve düşünce yapısı birbirinden farklı… Her nitelik bu kadar farklı olmasına rağmen bu insanlar millet ve vatan mevzu olduğunda tek yumruk olup tek bir ideal altında toplanabiliyor, birlikte hareket edip tüm güçlüklere birlikte göğüs gerebiliyorlar. Yokluk ve zaruret içinde bulunan bir millet, karşısındaki demir yığınlarına, gürleyen silahlara karşı kendini siper edebiliyor. Bunu aziz milletimiz tarihin her safhasında ispat etmiş ve eşi benzeri görülmemiş galibiyetlerin tarafı olmuştur. Acaba bunu dünyada yapabilecek başka bir güç var mıdır?

Söz bitip mürekkep tükenirken, kültürün yaşayan bir varlık olduğundan bahsetmeden geçmeyelim.

Doğum tarihi, Hazreti Âdem’in dünyaya inişiyle aynı dönemlere rastlar. Bu arada kaybedilen, yitip giden nice kültür olmuştur. Kendi kültürümüz içinse ölüm tarihini kıyamet ile sınırlandırmak isteriz. Rabbim yok olmayanlardan eylesin. İşte yaşayan bu canlı varlık, değişim ve gelişime her zaman açıktır. Her geçen gün dünyanın, dünyayı dolduran her bir birey ve fikrin değişime uğradığını düşünürsek, kültürün moda mod kalması beklenemez. Ancak nasıl anayasaların üzerinde yorum bile yapılamayacak maddeleri varsa, kültürün de temel taşları, değişmez kaideleri tabiî ki vardır. Bahsettiğimizse çeşitli çaptaki nüanslar. Bu değişim ve gelişimi yozlaşma ve yabancılaşma ile karıştırmamak gerekir. Arada çok ince bir çizgi vardır ve dikkat edilmesi gerekir. Bu çizgi yabancılaşma ve yozlaşmaya kaydığı taktirde, millet için tehlike çanları çalmaya başlar. Böyle durumlarda (ki her daim, özellikle medya ve çeşitli kuruluşlar tarafından) değişim körüklenmektedir; gerek devletin, gerekse milletin uyanık olması, olayları ve icraatları derinden incelemesi gerekir.

Hâsılı kültür, hayatın aynadaki yansımasıdır. Hani derler ya, “Anlatılmaz, yaşanır”. Dün yaşandı, bugün yaşanıyor ve gelecekte de yaşanacak.

Selâm, dua ve muhabbetle…