Dil-tarih-kültür (5): Eğitim ve maarif sistemi üzerine

Avrupa’ya ve dünyaya medeniyeti öğretmiş bir milletin çocukları Avrupa’dan nasıl oldu da ders alır hâle gelmişti? Bizim asıl bu konuyu açıklığa kavuşturmamız gerekir. İnkâr ile işin içinden tabiî ki çıkamayız. Kabul etmeliyiz ki, Avrupa bizden aldığı medeniyeti yine bizim milletimize en güzel şekilde, ancak kılıfı ve içeriği değişmiş hâlde yeniden pazarladı.

DİL, tarih ve kültürün birey, toplum, millet ve devlet hayatında ne denli etkili ve önemli olduğunu, verdiğimiz örnekler ve açıklamalar ile ifade etmeye çalıştık. Peki, bu sistemi nesillerimize nasıl aktaracağız? Tabiî ki eğitim sistemi ile… Bu bahiste eğitim sistemi ile yapılması gerekenler üstüne fikirlerimizi beyan edeceğiz.

Her eğitim sisteminin bir vizyonu olmalı ve eğitim sistemi bu vizyon üzerine şekillendirilmelidir. Vizyonu olmayan sistemin başarılı olması mümkün değildir. Ancak bu vizyon genelden özele doğru bir şekilde işlenmelidir. “Tümdengelim uygulanmalıdır” da diyebiliriz. Bunun yanında stratejik plânlar da hedef koyma ve hedefe ulaşma noktasında önem arz etmektedir.

Eğitimin vizyonunu bölgelerin sosyoekonomik ve kültürel düzeylerine göre şekillendirmeliyiz. Müfredatta farklılıktan bahsedilemez; zira bütünlük büyük önem arz eder ancak mevzuat noktasında bölgesel farklılıklar gözetilmek zorundadır. Şehir merkezlerindeki okullar ile ücra köylerdeki okulları aynı kefede değerlendiremeyiz. Bakanlığımızın yatırım ve eğitim materyalleri noktasında da farklılığı gözetmesi elzemdir. 

Eğitim; talim, terbiye, maarif, tedrisat, eğitim, öğretim gibi farklı başlıklarda ele alınmalıdır. Maarif sistemi, eğitim-öğretim gibi iki başlık altına sıkıştırılamaz.

Maarif: Bilgi ve kültür (“Bakalım ne türlü bir maariften bahsedeceksin?”/ Necip Fazıl Kısakürek; TDK).

Terbiye: Eğitim (“Hepsi de karşılıklı bir iyilik ve bir terbiyeden istifade etmekteydiler.”/ A. Ş. Hisar; TDK), görgü (“Davudî sesi, şetareti, terbiyesi kendisini hem kadınlara, hem erkeklere sevdirmişti.”/ A. H. Müftüoğlu; TDK).

Tedrisat: Öğretim (“Ankara’da gündüz tedrisat yapan bu fakülteye devam edebilmek için bir iş aradım.” Nazım Hikmet; TDK).

Talim: Öğretim, alıştırma (“Sudan çıktıktan sonra tabanca ile nişan talimi yapardık.” Yahya Kemal Beyatlı; TDK); uygulamalı olarak yapılan askerlik eğitimi (“Eğil dağlar eğil, üstünden aşam/ Yeni talim çıkmış varam alışam.”/ Halk türküsü; TDK).

Eğitim-öğretim sistemimizdeki (ki biz buna topluca “maarif sistemi” diyoruz) eğitim ve öğretim faaliyetleri birbirinden tamamen farklı iki başlıktır. Tedrisat yani öğretim kısmı tamamen bilimi, tekniği ya da derslerin içeriğini, başka bir deyişle de müfredatı içermektedir. Örneğin öğrencinin matematik dersinde toplama, çıkarma, çarpma ve bölmeyi; coğrafya dersinde paralelleri, meridyenleri, kıta ve gezegenleri öğrenmesi, öğretim programlarını içerir. Eğitim ise daha kapsamlı bir konudur. İçinde talim ve terbiyeyi barındırır.

“Talim” kelimesini daha çok fiziksel gelişim, “terbiye” kelimesini de kültürel ve ahlâkî gelişim gibi algılayabiliriz. Öğrencinin okul hayatına başladığında ayakkabı bağcığını ya da kravat bağlamasını öğrenmesi de eğitimin içinde bulunur. İşte tam da bu noktada eğitim faaliyetlerinin öğretim faaliyetleri gibi bir müfredatı ya da mevzuatı yoktur. Talim kısmında, beden eğitimi derslerinde bu müfredat bulunmaktadır ancak kültürel, sosyal ve ahlâkî gelişim açısından eğitim faaliyetlerine baktığımızda böyle bir müfredattan bahsedemeyiz.

Bu noktada eğitim formal ve informal olarak iki başlıkta incelenebilir. İnformal eğitim genellikle aile içinde ve çevrede öğrenilen bilgi ve becerileri kapsar. Herhangi bir programa bağlı kalmaksızın gerçekleşir. Saygılı olmak, otobüste yaşlı ve bayanlara yer vermek, büyüklerin ellerini öpmek gibi olumlu davranışlar öğrenileceği gibi, sigara içmek ya da küfür etmek türünden olumsuz davranışlar da informal eğitim içinde bulunabilir. Son dönemlerde “değerler eğitimi” başlığı altında yapılan faaliyetler de formal eğitim kısmında değerlendirilebilir.

Formal eğitim belli bir plân ve program dâhilinde gerçekleşir ve bu kısımda uzmanlık gerekir. Aslında okullarımızda vereceğimiz eğitim tam da bu konu ile alâkalıdır; zira değerler eğitimi kapsamında öğrencilerimize aylık bazda konular verilmekte (yardımlaşma, dürüstlük, saygı, sevgi gibi) ve bu konular farklı faaliyetler ile işlenmektedir. Değerler eğitimi kapsamında yapılan iş ve işlemler çoğu zaman kâğıt üstünde yapılan faaliyetlerden öteye gidememektedir. Değerler eğitiminin tam mânâsı ile yapıldığını varsaysak dahi bunun yanında birçok etkinliğin her dersin içeriğine eklenmesi gerekmektedir. Yaşayarak ve görerek öğrenmek bu alanda devreye girebilir.

 

 

İlgi ya da uğraş alanı olan çocuklarımız derslerine daha hâkim ve davranış açısından da daha uyumlu öğrenciler olmaktadırlar.

 

Değerler

Burada düşünmemiz, kafa yormamız gereken konulardan bir tanesi de gelecek nesillerimize tarihî, kültürel, sosyal ve örfî duygularımızın nasıl aktaracağımız olmalıdır. Zira dönemimizde anne babalar çalışmaktadır. Çocuklarımız dede ve ninelerinden de uzaktadır. Dede ve ninelerimiz kültürümüzün en önemli aktarım araçlarından idi. Şimdi çocuklarımız okulda, anne ve babalar işte. Çocuklarımız dinî ve kültürel açıdan aç durmaktadırlar. Bu durumu değerlendiren illegal örgütler çocuklarımızın beyinlerini yıkayıp kanun karşısına dikmektedirler. Bunu da geçelim, geçmişini bilmeden asılsız ve kültürsüz bir nesil yetişmektedir.

Çocuk okuldan çıkınca ya bilgisayarının başında ya da televizyonun karşısında müthiş bir bombardıman ile karşı karşıya kalmaktadır. Maarif sisteminin bu konuda da devreye girerek nesillerin inşâsında farklı bir yapılanma içerisinde bulunmak zorundadır. Yukarıdaki bahislerde dil, tarih ve kültürün ne denli önemli olduğundan ve bu önemin millet ve devlete yansımasından bahsetmiştik. İşte okullarımızı ve maarif sistemini/teşkilatını, bunun yanında mevzuat ve müfredatımızı bu minvâlde geliştirmemiz yeniden şekillendirmemiz gerekmektedir.

Hakikatlerimiz

Üstad Nurettin Topçu, okullarımızın ve öğrencilerimizin hangi minvâlde olması gerektiğini şu sözlerle belirtmiştir: “Mekteplerin gerçek vazifesi hakikat aşkına sahip insan yetiştirmek ve cemiyetin içinde hakikat aşkını yaymak olmalıdır. Aksi takdirde hakikatlerden yoksun bir millet var olmakta güçlük çeker. Talebe, hakikatler peşinde koşmayı meslek edinen insandır; gayesi manevî olgunlaşma olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbâlin mevki dilencisi değildir.” Peki, bizim hakikatlerimiz nelerdir?

Doğruluk, dürüstlük, yardımlaşma, saygılı ve hoşgörülü olma, dünyaya sevgi ile bakma, insanlığa hizmet etme, empati kurabilme gibi kalemler basitçe sıralanabilir. Biz bu hasletlerden kaçını formal ya da informal eğitim içeresinde verebiliyoruz. Bir başka açıdan, hepimiz çocuklarımızın doktor, öğretmen, avukat, mühendis gibi seçkin mesleklerden olmasını bekliyoruz. Bu mesleklere çocuklarımızı yönlendirirken ya da çocuklarımıza bu hedefleri daha küçük yaşlarda koymaya başladığımızda amacımız ne oluyor? Amacımız çocuklarımızın çok para kazanması, gelecekte rahat bir şekilde yaşaması, mevki ve makam bakımından en üst düzeylerde olması oluyor.

Bu şekilde davranırken farkında olmadan çocuklarımızın hakikat ölçeğinin temeline parayı ve makamı koyuyor, bir başka deyişle maddeyi çocuklarımızın merkezine yerleştiriyoruz. Aslında yapmamız gereken ve doğru olan, çocuklarımızı bu mesleklere yönlendirirken onların insanlığa hizmet edecek noktada söylemlerde bulunmak. Evet, “Çocuğum, doktor ol, insanlığa hizmet ve sağlık götür, muhtaçların ve kimsesizlerin yanında ol”, “Avukat, hâkim, savcı ol, adaletin ve hakkaniyetin savunucusu ol”, “Öğretmen ol, yeni nesillerin inşâsında milletine ve insanlığa hizmet edecek nesiller yetiştir” demeliyiz. İşte Topçu’nun da üzerinde durduğu konu budur. Hakikat aşkımız şaşmış ve dolayısıyla öğrencilerimiz sadece mevki dilencisi ve makam meraklısı hâline gelmiştir.

 

Osmanlı ve Selçuklu gibi dünyaya nam salmış iki büyük medeniyetin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nde farklı ve yabancı eğitim kuramları ve sistemlerinin kullanılıyor olması, bugün dahi çözüm bulamamış soru ya da sorunların en büyüğüdür.

 

Sistem ve muallim

Maarif, itikat işidir. İtikadı olmayan sistemin var olması mümkün değildir. Maarif dâvâsı, masa başında kitap okuyarak ve yazarak, akademisyen olmakla değil, tahtanın başında yazarçizer olmakla, muallim olmakla güdülür.

Modern eğitim sistemlerini uzaklarda aramaya, Batı’dan sistem devşirmeye ve bilhassa olmayanı varmış gibi göstermeye gerek yoktur. Aslına dönen ve aslını bilen bir sistem her şeyin ilacıdır. Kendi kültürel ve tarihsel dokusunu işlemeyen bir sistem asla başarılı olamaz. Maarif teşkilatının donanımlı, vatanperver ve kültürel değerlerine bağlı olması tüm silahlardan katbekat daha etkilidir. Maarif sistemi muallimin ta kendidir. En iyi sistemler olsa dahi onu işleten olmadığı takdirde başarı elde edilemez. Hâsılı, ne sistemin tek başına yenilenmesi yeterlidir, ne de öğretmen yetiştirilmesinin güncellenmesi. Aslolan, her ikisinin aynı potada değerlendirilmesidir.

Maarif dâvâmız devlet politikalarında en ön sırada yer almalı. Zira nesillerin inşâsı ancak talim, terbiye ve tedrisat ile gerçekleştirilebilir. Varoluş mücadelesi ve nesillerin ıslahı, ancak dâvâsına sahip maarif neferleri ile gerçekleşecektir. Siyasal, kültürel ve ekonomik alanda tam bağımsız Türkiye hızla ilerlerken eğitim sistemimizi de bağımsız hâle getirmeliyiz.

“Bireyin davranışlarında istendik alışkanlıklar ve normlar kazandırma süreci” olarak eğitim kitaplarımızın tümünde ve bilhassa eğitim fakültelerimizin formasyon derslerinde günümüzde dahi kullanılan genel tanımına bakılınca fark edilebilir ki, biz hayvanlara da istendik davranışlar kazandırabiliriz. Diğer yandan Osmanlı ve Selçuklu gibi dünyaya nam salmış iki büyük medeniyetin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nde farklı ve yabancı eğitim kuramları ve sistemlerinin kullanılıyor olması, bugün dahi çözüm bulamamış soru ya da sorunların en büyüğüdür.

Enderun

Özel yetenekli öğrencilerin keşfinde ve yetiştirilmesinde daha yeni yeni atılımlar yapılmaktadır. Amerika, Avrupa ve gelişmiş Uzakdoğu ülkelerinin üstün çocukların eğitimi noktasında yaptığı faaliyetlere göz attığımızda, birçoğu Osmanlı’nın kullandığı Enderun sisteminin esaslarına dayanmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nu bu denli güçlü kılan ve yüzyıllara hükmetmiş bir devlet yapan sistem de Enderun Eğitim Sistemi’dir. Zira Osmanlı özel yetenekli çocukları imparatorluğun dört bir yanından dil, din, ırk ayırt etmeksizin toplamış, bunları alanında uzman akademisyenler ile yetiştirmiş ve akabinde devletin kilit noktalarında bürokrat, asker, bilim adamı ve sanatçı yapmıştır.

Sokullu Mehmet Paşa, Köprülü Mehmet Paşa ve Mimar Sinan gibi birçok isim Enderun’dan yetişmiştir. Burada üzerinde durulması ve dikkat edilmesi gereken husus ise şudur: Osmanlı Enderun’da sadece asker ve devlet adamı yetiştirmemiştir, sanatçı ve bilim adamı da yetiştirmiştir. Ve bu mektepten yetişenler Anadolu’nun ve imparatorluk coğrafyasının farklı yerlerinde hizmetlerde bulunmuşlardır.

 

 

Hem ticarî, hem de dinî mânâda gelişen Türkler, bilim ve sanat alanlarında da hızla ilerleme kaydetmişlerdir. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinden sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Türklerin dünya hükümdarlığı perçinlenmiştir.

 

Hobiler-estetik

Ayrıca yeri gelmişken bahsetmemiz gereken konulardan bir tanesi de öğrencilerimize eğitim-öğretim hayatları boyunca herhangi bir hobi ya da ilgi alanı kazandıramamamızdır.

Yıllarca müzik dersi gören öğrencilerimiz bir müzik aleti çalamaz, resim dersi gören öğrencilerimiz bir tuvale manzara resmi çizemez, edebiyat dersi gören öğrencilerimiz iki satır şiir ya da deneme yazamazlar. Bu elbette yetenek işidir ama bizim gayemiz de sanatçılar yetiştirmek değildir zaten. Bu konuda velilerimiz öğrencilerimizi negatif yönde etkilemektedirler. Çünkü velilerimiz öğrencilerimizin herhangi bir spor ya da sanat dalıyla ilgilendiğinde onların akademik anlamda derslerinden geri kalacaklarını düşünmektedirler. Oysa tecrübelerimiz ve de akademik çalışmalar tam tersini göstermektedir.

İlgi ya da uğraş alanı olan çocuklarımız derslerine daha hâkim ve davranış açısından da daha uyumlu öğrenciler olmaktadırlar. Keman çalan ve yüzme sporu ile ilgilenen bir öğrencinin TEOG ya da LYS notları daha düşük de olabilir. Ama her şey not değildir. Profesyonel dünyada işverenler gençlerimizi not ile değil, kendini ifade edebilme ve iletişim becerileri ile değerlendirmektedirler. Konum gözetmeksizin sosyal hayat ya da iş hayatı içerisinde emsallerinden farklı olan kişiler incelendiğinde de bu durum göze çarpmaktadır.

Hâlihazırdaki eğitim sistemimiz estetik duygulardan yoksun öğrenci yetiştirmektedir. Estetik duygudan yoksun olan çocuklarımız analitik düşünce yetisini de kazanamamaktadırlar. Estetik duygusu ise ancak sanat ve spor ile uğraşmakla elde edilebilir.

Bundan sonraki bölümümüzde gençlerimiz ile yaptığımız çalışmalarda onların eğitime ve eğitimde karşılaşılan problemlere bakış açılarını sergileyeceğiz. İlk olarak gençlerimizin eğitim tanımlarına yer vermek istiyoruz:

“Eğitim bir milletin millî, manevî ve kültürel duygularının yaş ve sosyal durumlar göz önünde bulundurularak nesillere aktarılma sürecidir.”

“Yaradan tarafından doğuştan gelen yeteneklerin keşfedilme ve keşfedilen yeteneklerin işlenme sürecidir.” (Her tanım kendi içinde özel bir yere sahip olsa da buradaki örnekte var olan üzerinden hareket etmenin üzerinde durulmuştur. Avrupa’da bir çok ülkede örneği olduğu üzere çocuklarımız erken yaşta ilgi istek ve yetenekleri doğrultusunda yönlendirilmelidir.)

“Toplumsal ve kültürel kuralların öğrencilerimize nakşedilmesidir.”

“Yaratılmışların en önemlisi olan insanın önce kendini, sonra da evreni ve içindekileri keşfetme yolculuğudur. Akabinde evreni tanıyan birey yaratanı da tanımış olur.”

“Dil, tarih ve kültür yolculuğunun yanında din motifinin işlenme sürecidir.”

“Beşikten mezara, insanın kendini, toplumu ve hayatı tanıma serüvenidir.”

“Öğrencilerimize öğretimin haricinde verilen tüm bilgi, beceri ve birikimlerdir.”

Sıraladığımız bu eğitim tanımları literatürde kesinlikle yer almamaktadır. Bu tanımlar gençlerimizin kendi zihinlerinde canlandırdıkları eğitim dünyasının ifadeleridir. Bu zamana kadar sınav sistemleri üzerine yorduğumuz kafamızı eğitim sistemi üzerine yoramadık. Spor ve ekonomi konuştuğumuz kadar eğitim konuşamadık.

Gençlerimizin eğitim-öğretim sürecinde kazandırılması gereken erdemler hakkındaki fikirleri de şöyle:

“Empati yapabilme: Günümüz modern hayatında bireyler arasında iletişim her geçen gün zayıflamakta ve insanlar egolarının esiri olmaktadırlar. Bu durum insan olmanın doğal süreci olan bilgi alışverişi, yardımlaşma, dayanışma, anlama ve anlatma gibi en güçlü olguları yok etmektedir. Bulunduğu alanda başarılı olmak isteyen her gencin günlük hayatında kullanabileceği en güçlü silah empatidir.”

“Samimiyet: Bulunan konum ve yapılan iş her ne olursa olsun, samimiyet, insanlarımız arasında bloklaşma ya da kutuplaşmanın önüne geçebilecek en önemli unsur olmalıdır. Yapılan işte samimiyet doğrudan başarıyı getirir.”

“Araştırmacı ruh: Her şeyi olduğu gibi kabullenen ve hazıra konan bir anlayış yerine araştırmak, sormak, sorgulamak ve üzerine bir şeyler katarak ilerlemek isteyen bir gençlik yetiştirmek, eğitimin birincil kaygılarından olmalıdır.”

“Güvenilirlik: Adil ve haksever, günlük hayatında kararlı ve sabırlı, çalışkan, disiplinli, çevresiyle ilişkilerinde barışçı ve uzlaşmacı olan bireyler, devletin ve milletin gelişiminde ve var olmasında istasyon görevi üstlenir.”

“Değişim: Eleştiriye açık, yeni gelişmeleri takip eden, değişime hazır, estetik değerlere sahip gençlik, gelişen ve bazen de kendini tekrar eden dünyada ülkemizi en iyi noktalara taşıyacaktır.”

“Sevgi ve saygı: ‘Yaratılanı sevdik Yaratan’dan ötürü’ düsturu ile hareket etmek, gençlerimizin odak noktalarından bir tanesi olmalıdır. Kendi fikirleri yanında farklı fikir ve görüşlere de saygı duyup onlardan da beslenmesini bilen bir gençlik, hoşgörü ile yoğrularak daha yaşanabilir bir ülke inşâ edecektir.”

Gençlerimiz insan, dünya, barış, demokrasi, adalet, bilim, sanat, kalkınma, dayanışma gibi amaçlara hizmet etmek için yukarıda sayılan erdemlerin eğitim sistemi içerisinde yer alması gerektiğini düşünmektedirler. Bu erdemlerin öğretim sistemi içine hakkıyla adapte edilebilmesi ve öğrencilerimiz için bir yaşam standardı hâline getirilebilmesi, ancak yaşayarak öğrenme standartları içinde gerçekleşebilir. Kâğıt üstünde yapılan hiçbir şey gerçeği yansıtmaz.

Bunun yanında gençlerimiz önemli bir konuya daha değinmişlerdir; eğitimin başladığı yer ailedir. Çocuk önce annesinden ve babasından, akabinde de dede ve ninelerinden kültürel ve dinî anlamda beslenmektedir. Peki, dede ve ninelerinden uzakta olan ve de anne babaları çalışan çocuklarımız karakter temelini oluşturacak bu bilgileri nereden alacaklar?

Çocuğun karakterini oluşturan bu bilgi ve birikimler aynı zamanda toplumun da temel dinamiklerini oluşturmaktadır. Peki, bu hâl toplumun da yozlaşmasına sebep olmaz mı? En dikkat çekecek soru da şu: Bu boşluk nasıl doldurulacak? İşte tam da bu noktada maarif sisteminin, muallimlerin ve bunun yanında sivil toplum kuruluşları ile din görevlilerinin önemi bir kez daha ön plâna çıkmaktadır. Eğitim fakültelerimiz ile akademisyenlerimizin bu sisteme uygun olarak adapte olmaları, üniversitelerimizden yetişen öğrencilerimizin ve öğretmen adaylarımızın da bu minvâlde yetiştirilmeleri gerekmektedir. Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, Faysal Ödülünü alırken der ki, “Halk eğitimsiz, aydın yanlış eğitimli gibi başka bir uçurumu da zikretmek isterim. Okullar açıp dünyadan öğretmen ve hoca getirmek yerine biz çocuklarımızı dünyaya gönderiyorduk. Onlar oradan, zengin Batı’ya karşı derin bir eziklikle, ait oldukları geri ve fakir ortama karşı üstünlük duygusuyla dönüyorlardı. Sağlam dinî terbiye olmaksızın, manevî başıboşluk içinde bizim ‘okumuşlarımız’ yerli değerleri yıkarak, yerine başka değerler ikâme etmekle bu topraklarda Amerika yaratacaklarına inanmaya başladılar”.

Aliya’nın yıllar önce üstünde durduğu mevzu, tam olarak dil-tarih-kültür üçlüsünün bu zamana kadar yabancılaştırılmaya çalışılmasının da açık bir delilidir. Avrupa’ya ve dünyaya medeniyeti öğretmiş bir milletin çocukları Avrupa’dan nasıl oldu da ders alır hâle gelmişti? Bizim asıl bu konuyu açıklığa kavuşturmamız gerekir. İnkâr ile işin içinden tabiî ki çıkamayız. Kabul etmeliyiz ki, Avrupa bizden aldığı medeniyeti yine bizim milletimize en güzel şekilde, ancak kılıfı ve içeriği değişmiş hâlde yeniden pazarladı. Bilim öğrensin diye gönderilen özel yetenekli öğrenciler vatan topraklarına birer mösyö olarak döndüler ve Avrupa’nın ülkemiz için ürettiği kültür elçileri oldular.

 

Osmanlı Enderun’da sadece asker ve devlet adamı yetiştirmemiştir, sanatçı ve bilim adamı da yetiştirmiştir. Ve bu mektepten yetişenler Anadolu’nun ve imparatorluk coğrafyasının farklı yerlerinde hizmetlerde bulunmuşlardır.

 

Kendi topraklarını ve kendi medeniyetini beğenmeyen bu elçiler, zamanla ürettikleri yayın ve mecmualar ile milletin içine nüfuz etmeye gayret gösterdiler. Milletin kurtuluşunun anahtarını Batı olarak nişanladılar. Zamanla kendileri gibi aslını, tarihini beğenmeyen ve inkâr eden nesiller yetiştirdiler. O dönemlerde üretilen devlet politikaları ile bu elçilerin tam da istedikleri gibi millete yön verilmeye çalışıldı. Ancak ne var ki, milletimizin binlerce yıllık hafızası, yapılan her türlü yabancılaştırma ve yozlaştırma politikalarına/projelerine direnmeyi bilmiştir. Dinimizden, kültürümüzden, tarihimizden koparılmaya çalışılan bu millet, her ne yapılırsa yapılsın, tüm hıyanetliklere karşı dimdik durmuş ve aslını asla unutmamıştır.

Peki, milletimizle bu kadar uğraşılmasının nedeni nedir?

Gençlerimiz bize bu soruyu soruyorlar. Bu konuyu da açıklığa kavuşturmak gerekir. Alparslan ile Türklerin Anadolu topraklarına ayak bastığından ve Anadolu’da düzenli bir devlet kurduğu 11’inci yüzyıldan beri bu mücadele devam etmektedir. Zira Anadolu’nun Türk topraklarına katılmasından sonra burada bulunan Bizans üstünlüğü sona ermiş ve Haçlıların Kudüs ve Kutsal Topraklar ile karadan bağlantısı koparılmıştır. Daha sonra da İpek ve Baharat Yollarının kontrolünü eline geçiren Türkler, ticarî mânâda da Haçlılardan üstün duruma gelmişlerdir. Hem ticarî, hem de dinî mânâda gelişen Türkler, bilim ve sanat alanlarında da hızla ilerleme kaydetmişlerdir. Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinden sonra Osmanlı İmparatorluğu ile Türklerin dünya hükümdarlığı perçinlenmiştir. Hülâsa bu, bir iktidar savaşıdır. İktidarı ele geçiren, gücü ve hâkimiyeti de ele geçirmiş demektir. Gayrimüslimlerin Türk ve Müslüman düşmanlığını daha somut örneklerle görmek isteyenler, Keriman Halis’in dünya güzellik yarışmasına katılımını ve devamında da nasıl seçildiğini araştırsınlar. Burada jüri oylaması bile olmadan Halis birinci seçildiğinde, jüri başkanının söyledikleri çok manidar ve her düşünceyi açıklığa kavuşturacak niteliktedir: “Sayın jüri üyeleri, bugün Avrupa’nın, Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Bin 400 senedir dünya üzerinde hâkimiyetini sürdüren İslâmiyet, artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkâr edemeyiz. Neticede bu, Hıristiyanlığın zaferidir. Müslüman kadınların temsilcisi, Türk güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu kızı zaferimizin tacı kabul edeceğiz, onu kraliçe seçeceğiz.”

Herhâlde bu cümleler yabancıların Müslüman düşmanlığını gözler önüne serecek niteliktedir.

Hülâsa

Türkler, kurdukları her imparatorlukta ve topraklarına kattıkları her karışta adaleti ve hoşgörüyü inşâ etmişlerdir. İstanbul’un Fethi’nde bile yerli halk, “Kendi krallarımızı göreceğimize Osmanlı’nın kavuğuna razıyız” demiştir. Çünkü kendileri toplum içinde belirli ya da belirsiz sınıflar oluştururken, bizler Peygamber Efendimizin öğretileri ve Kur’ân’ımızın kuralları gereği her ne zenginlikte olursak olalım, hangi makamda yer alırsak alalım, aynı secdeye baş koyan bir ümmetin devamıyız.

Bizdeki hoşgörü ve iyilik üstüne şekillenen öğretiler, onların maddeci ve kapitalist sistemlerine engel olmaktadır. Bu zihniyet dünyanın sonu gelene kadar devam edecek ve düşmanlıkları hiçbir zaman sona ermeyecektir.