Mehmet Kaplan: Kültür ve Dil
“BÜTÜN medenî milletler, çocuklarının dillerini kendi kültür eserlerini bizzat okuyarak anlayacak bir seviyeye getirmek için çalıştıkları, lügat hazinelerini zenginleştirdikleri halde, bizde tam tersi yapılıyor. Kendi atalarının dilini bilmedikleri için onlar, bizim için son derece kıymetli eserleri okumaktan mahrum kalıyorlar. Yetişen nesiller bu yüzden kendi kültür değerlerine karşı yabancılaşıyor. Bugün Türkiye’de profesörler arasında bile milli kültür kaynaklarına gidebilen sayısı parmakla gösterilebilecek kadar azdır.” (Kaplan, 1999, sf. 8)
“Yunus’un, Fuzuli’nin, Baki’nin şiirlerinde bugün derin mânâlar bulmaktayız. Bunu asırların tecrübelerine borçluyuz. Kökleri ve yapısı sağlam Türkçe kelimelerde binlerce yılın duygu ve düşüncesi, bugün de gün ışığı gibi parlamaktadır. Uydurma kelimelerde bu sağlamlık ve aydınlık yoktur.” (Kaplan, 1999, sf. 9)
“Son yıllarda Osmanlı ve öncesi devirlerden kalma mimarî eserlerle minyatürlere karşı bir ilgi uyandığı görülüyor. Çokları eski Türk musikisini Arap ve Acem musikisinin taklidi sanmaktadır. Yazıldığı dil itibariyle Osmanlı Dönemine ait edebi eserle lise müfredatından çıkarılmaya çalışılıyor. Bu tavırların arkasında Batı taklitçiliği ve kendi tarihinden nefret fikri vardır. Fakat böyle davrananlar Batı’nın da cahilidirler. Zira Batılı ilim adamları bizim tarih, edebiyat ve sanatımıza bizden daha fazla ilgi duymaktadır.” (Kaplan, 1999, sf. 12)
“Kültürde çözülme en ciddi ve tedavisi en güç hastalıktır. T.S. Eliot’a göre bu çözülmenin önüne geçmenin başlıca çarelerinden birisi toplumun ortak din ve kültür kaynaklarına dönmek ve onlarla beslenmektir. Fakat Türkiye’de gelişme bu istikamette değil, tamamıyla aksi istikamette oluyor. Aydınlar ilerlemeyi bin yıllık Türk kültürünü yıkmakla arıyorlar. Benimsedikleri yabancı kültür ve ideolojiler, onları içinden çıktıkları topluma düşman kılıyor. Türkiye’de vukua gelen hadisler bunun açık delilidir.” (Kaplan, 1999, sf. 17)
“Tarihte devletler gibi neden bazı milletler devlet kuruyorlar da bazıları kuramıyorlar? Neden bir zamanlar büyük devlet ve medeniyet kurmuş olan milletler yok oluyor? Devletleri var eden ve yaşatan temel varlığın millet olduğunu biliyoruz. Acaba milletleri millet yapan temel unsur nedir? İşte milletlerin millet olmalarını ve bu milletlerin devamını sağlayan yegâne unsur kültürdür.” (Kaplan, 1999, sf. 22)
“Türkler tarihin en eski ve en cihangir kavmi oldukları ve yetmiş iki milletle bir arada yaşadıkları hâlde millî benliklerini kaybetmemişlerdir. Bunun sırrı hiç kuşkusuz Türkçenin yapısı içinde gizli bir hazinedir. Dillerini koruyan Türkler hiçbir zaman milli şahsiyetlerini kaybetmemişlerdir. Türk dışarıdan gelen her şeyi kabul eder kendi bünyesine ekler ancak kök itibariyle aynı kalır.” (Kaplan, 1999, sf. 113)
“Kendi milletinin tarih ve kültürünü öğrenmek ve incelemek isteyen her Türk, bu eserleri anlamak ve onlardan zevk almak için dilimizi bilmek zorundadırlar. Yabancı kültürlerden istifade etmek için yabancı dili okullarımızda öğretmen maksadıyla bunca emek ve para harcanırken kendi milli kültür kaynaklarımıza sırt çevirmeyi mazur göstermek bir hayli güçtür. Bunun adına gaflet cehalet ve dalâlet denir.” (Kaplan, 1999, sf. 36)
“Ülkemizde ciddi bir kültür siyaseti olabilmesi için, ilkin siyasilerin kültürlü olmaları ve kültürün mana ve ehemmiyeti anlamaları lazımdır. Kendi ruhunda bir şiir, bir tiyatro, bir roman veya bir kitabın büyüleyici tesirini hissetmemiş bir insana kültürün tesir gücünü anlatmak hemen hemen imkânsızdır. Onlara şöyle söylemek mümkündür. Dinler nasıl dünya tarihinin akışını değiştirmişlerse, bazı insanların üzerinde dinler kadar tesirli olan ideolojiler de aynı rolü üstlenirler. Dil, edebiyat veya kültür; inançları kalabalıklara yayarak onları yakıp yıkan bir fırtına haline getirebilir veya onlara karanlık gecelerinde yol gösteren bir ışık olabilir.
Türkler tarihin en eski ve en cihangir kavmi oldukları ve yetmiş iki milletle bir arada yaşadıkları halde milli benliklerini kaybetmemişlerdir. Bunun sırrı hiç kuşkusuz Türkçenin yapısı içinde gizli bir hazinedir.” (Kaplan, 1999, sf. 120)
Bu konuda ele aldığımız üzere dilde gelişme ve dilimize giren kavram, terim ve mânâlara karşı değiliz ancak üzerinde durduğumuz ve toplum genelinde dikkat edilmesi gereken en önemli mevzu; bozuk, yozlaşmış ve uydurma kelimelerin taarruzudur, zira bu taarruz dili bozmakla kalmaz, kültürümüzün ve akabinde de millet ve devletimizin yok olmasına sebep olur.
Dilde dikkat edilmesi gereken hususlardan bir tanesi de nesiller arası iletişimdir. Bugün görmekteyiz ki, dedelerimizin ve ninelerimizin anlattıklarını torunlar, torunlarının konuşmalarını da dede ve ninelerimiz anlamamaktadır. Dilin, kültürün aktarım vasıtası olduğu düşünüldüğünde, bahsettiğimiz nesiller arası iletişimsizlik ve aktarımı sekteye uğratmakla kalmayacak, tamamen yozlaşmaya sebep olacaktır.
“Türkler tarihin en eski ve en cihangir kavmi oldukları ve yetmiş iki milletle bir arada yaşadıkları hâlde millî benliklerini kaybetmemişlerdir. Bunun sırrı hiç kuşkusuz Türkçenin yapısı içinde gizli bir hazinedir.” (Mehmet Kaplan)
Tahsin Banguoğlu: Türkçenin Grameri
“İnsan ruhunun en saf ve engin yaratılışlarından biri olan Türkçemiz bin 300 yıllık bir yazı dili olarak da ileri medeniyetlerin taşıyıcısı olmuştur. Sonra çağdaş medeniyet dilleriyle erkenden yarışa girmiş, üstelik milli kültürü taşıyacak bağımsız bir dünya dili olmak yoluna baş koymuştur. Bu iddia büyük işler başarmış ve başarmak yolunda olan bir milletin iddiasıdır. Güçlükleri vardır fakat biz Türkçenin bu amaca ulaşacağına inanıyoruz. Bize düşen onu bu yolda savaşacak genç kuşaklara daha iyi tanıtmaya ve daha çok sevdirmeye çalışmaktır.” (Banguoğlu, 1998, sf. 7)
Nasıl ki aziz Türk milleti farklı devirlerde farklı coğrafyalarda imparatorluklar kurmuş ise dil de kendi imparatorluğunu kurmuştur. Asya’dan Avrupa’nın içlerine Afrika’dan Hint Okyanusu’na kadar uzanan bir serüvendir bu. Bu serüven esnasında kimi zaman hazinesine farklı kelime ve kavramları katarak, kimi zaman da kendinden kelimeleri farklı milletlere ve dillere dâhil ederek ilerlemiştir. Bu durum dilimizin bilim yapabilme için ne denli güçlü olduğunun bir ispatıdır. Kaldı ki, dünyaya bilim adına nice buluş ve kolaylıkları sağlamıştır Türk aydın ve düşünürleri.
Oktay Sinanoğlu: Hedef Türkiye
“Eğitimin gayesi, okullara dershanelere gitmek, alfabe çorbası gibi sınavlara girmek, diploma almak vb. değildir. Eğitimin gayesi; insanı, toplumu, halkı, milleti için değer katacak düzeye getirmektir. Eğitimin ikinci gayesi ise milletin geçmişi ile geleceği arasında köprü kurmaktır. Geçmişine bir makas atıp ondan sonra toplumun köksüz darmadağın bir kuru kalabalığa dönüşmesini sağlamak değildir.” (Sinanoğlu, 2002, sf. 100)
“Türkiye’nin kurtuluşu Türkçenin kurtuluşuna bağlıdır. Türkçe giderse ne Türkiye kalır, ne de Türk dünyası.” (Sinanoğlu, 2002, sf. 94)
“Bir dilin yaşayabilmesinin ilk şartı eğitim dilinin tümüyle o dilden olmasıdır. Onun içindir ki sömürgelerde eğitim dilinin resmi dilden başka bir dilden olması ülke anayasasına aykırıdır. O kadar ki Avusturya gibi ülkelerde yabancı öğrencilerin bile başka dilden eğitim görmeleri yasalara aykırı. Hele ki yabancı dilde eğitim anaokuluna kadar inerse o ülkenin dili bir iki nesil sonra yok olmayla karşı karşıya gelir.” (Sinanoğlu, 2002, sf. 94)
“Müslüman yer isimleri hep Hristiyan Roma dönemi adlarına dönüştürülüyor. Kaçımız Libya’nın Osmanlı döneminde Fizan olduğunu, Tripoli’nin Trablusgarp olduğunu biliyoruz. Kendi ülkemizde Göreme, Kapadokya hatta Cappadocia; Behramkale, Asos; Reşadiye de Datça olmadı mı? THY’nin uçaklarındaki dergilerin adı ise Skylife…” (Sinanoğlu, 2002, sf. 95)
Günümüzde de TCDD’nin trenlerinde Raillife adlı dergiyi bulabilirsiniz. Bu durum, bir acziyetin ifadesi veya dışavurumudur. Oktay Sinanoğlu, milletimizin kaybettiği en önemli olgunun özgüven olduğunu defalarca ifade etmiştir. Bizim milletimize kaybettiği özgüveni sağlamamız, bu eziklik ve acizlik hissinin de kaybolmasını sağlayacaktır. Yani kabaca düşünerek sorabiliriz: Hangi akıl kendi yer ismini yabancılaştırır ve bu acaba neyin özentisidir?
Cemil Meriç eserlerinden
“Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: Kamusa. Heyhat! Batıda cinnet bile terbiyeli.” (Meriç, 2005, Bu Ülke, s. 88)
“Dil cemiyetle beraber yürür. Cemiyeti de, dili de ayakta tutan geleneklerdir. Dil gölgesidir cemiyetin. Cemiyeti geride bırakıp dörtnala koşmaz.” (Meriç, 2004, Jurnal, Cilt 1. s. 301-302)
“Argo, kanundan kaçanların dili. Uydurma dil, tarihten kaçanların… Argo, korkunun ördüğü duvar; uydurma dil şuursuzluğu. Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement. Argo, yaralı bir vicdanın sesi; uydurma dil, hafızasını kaybeden bir neslin. Argo, her ülkenin; uydurma dil, ülkesizlerin…” (Meriç, 2003, Bu Ülke, s. 86)
“Dostoyevski, ‘Avrupa’yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz’ diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne de Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir Kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa’yı Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz.” (Meriç, 2003, Bu Ülke, s. 108)
“Tanrı, yıldızlarla oynayan bir çocuk. Senin yıldızların kelimeler, söyle raks etsinler, alev saçlarıyla sonsuz bahçesinde hayallerinin. Kelime ormanında uyuyan dilber; şair uzaklardan gelen şehzade. Öyle seveceksin ki kelimeleri sana yetecekler. Yıldızlar Tanrıya yetmemiş mi? Kelimeler benim sudaki gölgem, okşayamam onları, öpemem. Bir davet olarak güzel kelime ve dualarda muhterem. Gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdiven. Kelime, kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime âdem…” (Meriç, 2003, Bu Ülke, s. 259)
Dilin hâkimiyetinin kaybolması demek, milletin ve devletin kaybolması demektir. Biz nasıl ki bayrak, vatan, millet ve din mevzubahis olduğunda önümüzde hiçbir güç duramamıştır. İşte tam da aynı hassasiyetin dil içinde gösterilmesi vatan borcudur. Ne güzel söylemiş Meriç: “Kelime, gönülden gönle köprü, asırdan asra merdiven.”
Yavuz Bülent Bakiler: Sözün Doğrusu
“Avustralya’ya iki farklı dönemde Türk göçleri olmuş. Birincisinde Afgan Türkmenleri ikincisinde ise 1893 yıllarında İstanbul’dan gerçekleşmiş. Ancak bugün bu insanlar Cindy, Peter, James gibi isimler alıp Hıristiyanlaşmışlar. Yaklaşık yüz yıl önce yapılan göç sonucunda bu gruptan hemen hemen hepsi Türklüklerini kaybetmişler. Bunun birinci sebebi göç edenler zamanla İngilizce konuşmaya ve onlar gibi yaşamaya başlamışlardır. Daha sonra yapılan camiler, açılan okul, dernek ve vakıflar daha sonraki yapılan göçlerde vatandaşlarımıza sahip çıkmış ve onların benliklerini kaybetmelerini engellemiştir.” (Bakiler, 2003, sf. 25)
Yukarıdaki örnekten de anlaşılacağı üzere dil, bir milletin benliğini koruyan en önemli unsurdur. Dilini kaybeden bir millet kendi öz benliğini kaybetmiştir.
“Selçuk Üniversitesi Tarih Bölümü profesörlerinden Nuri Köstüklü’nün “Sosyal Bilimler ve Tarih Öğretimi” isimli kitabından öğreniyoruz ki, bizim ders kitaplarında ortalama 5 bin kelime vardır. Amerikan İlköğretim kitaplarında 71 bin kelime bulunuyor. Almanya 70 bin, Japonya 44 bin, İtalya 30 bin kelime ile çocuklarını okutup yetiştiriyor. Dil fukaralığı beraberinde hem edebiyat fukaralığını, hem de ilim cüceliğini sürüklüyor.” (Akt. Bakiler, 2003, sf. 45)
“Unutulmamalıdır ki dil; bilimin, sanatın, siyasetin, ekonominin, sporun ve gündelik hayatta aklınıza gelebilecek her türlü unsurun temel parçasıdır. Dili kısırlaştırılan bir millet zamanla üretemeyen ve sadece tüketen bir toplum haline gelir. Bu da o milletin yok olması ya da diğer devlet ve milletlere muhtaç olması demektir. Hasılı dilin korunması muhafaza edilmesi ve geliştirilmesi en önemli politikamız olmak zorundadır.
Türkiye’deki dil yozlaşması Türkçemizin yavaş yavaş sömürge dili haline getirilmesi içler acısı bir durumdur. Güzel kelimelerimiz dururken onların yerine kasıtlı veya şuursuz olarak İngilizceleri veya ucube kelimeler ile konuşmak dilimizi kemiren kültürümüzü yok eden ve çirkinleştiren güveler gibidir. Meselâ bizim ‘lütfen, affedersiniz, müsaade eder misiniz, bağışlayınız, anlayamadım, duyamadım’ gibi güzel kelimelerimiz var. Şimdi her biri farklı anlama sahip bu kelimeler yerine umumiyetle ‘Pardon’ diyoruz. Pardon kelimesi ile sahip olduğumuz beş farklı kelimeyi yok ediyoruz. Acaba farkında mıyız?” (Bakiler, 2003, sf. 123)
“Ordinaryus Prof. Dr. Reşit Rahmeti Arat diyor ki, ‘Bir milletin dili, birinin yerine diğeri konulacak şekilde, bir kelime ve tabir yığını değildir. Dil asırlar içinde ve nesillerin hafızalarında dövüle, yoğrula yerleşmiş bir mana, his ve hayâldir. Kelime ve tabir, konuşmanın bir vasıtasıdır. Asıl konuşulan, mana ve maksattır, his ve hayâldir. Fakat kelime ile mânâ, his ve hayal asırların sinesinde o derece birbiriyle kaynaşmıştır ki kelimeyi atınca mânâ ve maksat da his ve hayal gibi beraberinde gider. Bundan da nesiller arasında anlaşmazlık doğar. Millet birliği parçalanır. Dilin her kelimesi ve tabiri arkasında bir tarih yaşar. Millet ise tarihin yapıp yoğurduğu bir birliktir.” (Akt. Bakiler, 2003, sf. 165)
“Dil hem kalabalık yığınların millet olmasını sağlamış daha sonra da milletin sıkı bağlar ile devamına zemin hazırlamıştır. Kültür tarih ile yoğrulmuş dil ile nesiller ötesine aktarılmıştır. İşte tam bu noktada dilin yozlaşması demek geçmişimizle ecdadımızla tarihimizle olan bağlarımızın kopmasına neden olur. Kopuş da devamında milletin yok olması devletin de tarihin sayfalarından kaybolması demektir. Büyük ordulardan ziyade güçlü ve donanımlı dil neferleri bir milletin en önemli ihtiyacıdır. Bir milleti ortadan kaldırmak için o milleti savaş meydanlarına çekmeye, üzerine bombalar yağdırmaya gerek yok. O milletin dilini bozmak, dini inançlarını sarsmak, tarih şuurunu yok etmek, gelenek göreneklerini unutturmak kâfi. 20’nci yüzyıl, kültür savaşlarının plânlandığı, ele alındığı ve uygulamaya konulduğu bir yüzyıl oldu. 21’inci yüzyılda kültür savaşları daha da artarak devam edecek.” (Bakiler, 2003, sf. 186)
“Munis Faik Ozansoy, ‘Dilde Soysuzlaşma’ adlı yazısında şöyle diyor: ‘Dilimizi sevmiyoruz, sevsek ona bu kadar saygısızlık göstermezdik. Gerçekten hiçbir millet kendi diline karşı bizim belli bir zamandan beri takındığımız tavrı, reva gördüğümüz muameleyi göstermiş değildir. Yabancı bir terbiye ile soysuzlaşmış çocuğun, ailesini küçük görmesi anasından utanması gibi, biz de kendi dilimizi, o dille vücuda getirilmiş öz edebiyatımızı hakir görmeye başladık. Manevî soysuzlaşmanın ilk işareti budur. Bu hissi doğduğu yerde boğmamız gerekirdi. Bereket versin, içimizde hala tarihine, milliyetinin şuuruna, dilinin edebiyatının gururuna sahip olanlar var da, onların zaman zaman yükselen sesi, mukaddesatla eğlenmeyi yenilik sayan sapkınların gayretini benzerlerinin çevresi içinde hapseden bir tepki yaratabiliyor. Gerçekten öz dilimizi hakir gören cereyan, evvela kelimelerde aşırı bir menşe tefriki ile başlamıştı. Birkaç yıl önceye kadar devam eden bu hareketin neticesi ortadadır. Dilimiz kabile dillerinin yavanlığına rücû etti.” (Akt. Bakiler, 2003, sf. 189)
“Öz Türkçe sözlükte ‘F-H’ harfleri bulunan kelime bulamayız. Kafa, köfte, sahte, saha, bahçe, sehpa, sınıf, saf, siftah kelimelerini göremeyeceksiniz. Öz Türkçe sözlük sadece 3 bin 175 kelime. Afrika kabileleri de 3 bin 500-4 bin kelime ile konuşuyorlar. Milletimizi 80-100 bin kelimelik bir dilden 3 bin kelimelik bir kabile diline çekmek nasıl bir ilericilik olabilir? Türkçe büyük bir devlet dilidir. Türkçe bizim ses bayrağımızdır.” (Bakiler, 2003, sf. 208)
“Dildeki yozlaşma edebiyatımızı kısırlaştırıyor. Mûsikîdeki yozlaşma ise türkülerimize ve şarkılarımıza çarpık bir hâl aldırıyor. Dilden ve edebiyattan anlamayan söz yazarları da arabesk ve pop müziğinin dilini, kelimenin gerçek mânâsında bir safsatalar yığını hâline getirmektedir. Bizim türkülerimizin ve şarkılarımızın sözleri ile adeta çığırtkanlık yapılarak söylenen müziklerin sözleri asla kıyas kabul etmez.” (Bakiler, 2003, sf. 216)
İşte dildeki yozlaşma tam da bu noktada başlamaktadır. Televizyonun olmadığı ya da birkaç kanalın olduğu dönemlerde dejenerasyon bu denli hızlı ve kontrolsüz değildi. Ne zaman ki yığınla televizyon kanalı ve internet hızla yayılmaya başladı, işte toplumsal çöküş, dildeki kısırlaşma ve kültürel yozlaşma o zaman başladı. Zira oluşturulmak istenen yeni nesil bizim aslımız ile hiçbir alâkası yoktu. Kanallardaki özendirilen hayatlar, çarpık ilişkiler, ne idüğü belli olmayan konuşma sitilleri öğrencilerimizin gençlerimizin dimağlarına adeta bir kurşun gibi işlemeye başladı. Ancak belki kurşun yarası bir şekilde tedavi edilebilirdi ancak Mehmet Kaplan’ın da ifade ettiği gibi kültürel yozlaşma, tedavisi en güç ve zor hastalıktır. Bu hastalık sinsi sinsi ilerlemekte ve varlığımıza aykırı olan yabancı unsurları zamanla bizim öz benliğimize kabullendirir hâle getirmektedir.
Nihat Sami Banarlı: Türkçenin Sırları
“Vaktiyle Birinci Türk Dili Kurultayında büyük edip Halid Ziya Uşaklıgil bir tebliğde, aydınlarımıza Türkçeyi Sevme Dersi vermişti. Demişti ki, ‘Ben Türkçenin ezelî âşığıyım. Hepimiz de öyle değil miyiz? Ben Türkçeyi, muhtelif devirlerinde, muhtelif elbiselerle, muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o libaslar altında kendi cevherinde sevdim. Ben eski Babıali kâtiplerinden işittiği süslü dili sevdiğim gibi, Aksaray’da karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zahmetlerle dolu Türkçesini de sevdim. Ben Divan edebiyatının gazelleriyle mest oldum. Fakat sevgili İzmir’imin İki Çeşmelik kızının incir işlerken söylediği türkü ile de mest oldum. Ben o sevgiliyi atlas şalvarıyla başının üzerinde altın işlenmiş takkesiyle gördüm. (…) Ben son devrin İpekiş’in kelebek kanadı kadar ince, zarif, dört metrelik kumaşıyla giyinmiş, başında küçücük beresiyle bir rüzgâr gibi kaldırımlar üzerinde seke seke yürüyen ve rüzgâr mı onu götürüyor; o mu rüzgârı sürüklüyor, diye insanı şüpheye düşüren haliyle de Türkçeyi gördüm ve sevdim’.
Bu, Türk milletinin yarattığı ve yaşattığı bütün kelimeleri, bütün söyleyişleri sevebilme ruhudur; ister Türkçe, ister Türkçeleşmiş her kelimeyi, her söyleyişi, onların halk dilinde büründükleri güzellikleri ve incelikleri bile bile sevebilme anlayışıdır.” (Banarlı, 2002, sf. 138)
“İmparatorluk dilleri milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır, mahsul toplar gibi kelime de alırlar. Hem bu alışın ölçüsü de yoktur. Kendilerine lazım olduğu kadar veya canları istediği kadar alabilirler. Bir taraftan kendi kültür, sanat ve iktidarlarının bu ülkelere yayar, dünyanın dört tarafında kendi hükümlerinin geçtiğini görüp kendi dillerinin konuşulduğunu duymayanın kendi bayraklarının dalgalandığını görmenin hazzını gururunu tadarlar. Öte yandan aynı ülkelerden derledikleri lüzumlu kelimelerin kendi dillerinin gramerine, estetiğine ve fonetiğine göre millileştirerek kendi kelimeleri yaparlar. Biz bunlara öteden beri fethedilmiş ülkeler gibi fethedilmiş kelimeler diyoruz.” (Banarlı, 2002, sf. 22)
“İstanbul’a Türkçe üzerine araştırma yapmak üzere gelen Miss Margaret Bainbridge hakkında, ‘Türkçenin bugünkü çılgın gidişi karşısında İngiliz bilim insanını en az bizim kadar üzgün buldum’ diyor. ‘Bu gidişin sonu ne olacak? Sizin büyük tarih eseri olan güzel diliniz böylece ziyan olup gidecek mi?’ diyor, başka bir şey söylemek istemiyordu. İngiltere’de Türkçe öğrenmek isteyen fakülte talebesine hangi Türkçeyi öğreteceğini şaşırmış, hakiki Türkçeye ihanet etmek istemeyen bir gönülle ve böyle bir ilmî zihniyetle bizim dilimizi vasıl olduğu en üstün seviyeyi tespite çalışıyordu. ‘Sizin Divan şiirinizin güzelliğini biliyorum. Türkçenin eski ve büyük şairlerinin elinde neler söylemeye muktedir bir lisan oluşunun hayranıyım. Sinan Paşa gibi, Evliya Çelebi gibi, eski nesrinizin şaheserlerini meydana getirenler de beni kendilerine bağlamışlardır.’ Bununla beraber, ‘Sizin hakikî Türkçeniz, bundan kırk elli sene evvel, konuşulan Türkçe ile yazan muharrirlerinizin dilidir. Ondan evvelki lisanınızın her külfeti bu sonuncuların dilinde yumuşamış, kaybolmuş, ortaya çok güzel bir yazı dili, bir şiir ve nesir çıkmıştır. Bugünkü diliniz ise tamamıyle uydurma ve artık güzel olmayan bir dil ne nesir, ne üslubu kalmış, ziyan olmuş bir lisan’ diyordu. ‘Ömer Seyfettin’in, Yahya Kemal’in eserlerinde kemâlini bulmuş Türkçeye nasıl kıyıyorsunuz? Bu güzel dili kısa zamanda nasıl bu kadar perişan ettiniz? Bu, akıl alacak şey değildir’ diyordu.” (Banarlı, 2002, sf. 238)
Nihat Sami Banarlı, “Türkçenin Sırları” adlı kitabında öğretmenlere şöyle seslenir: ‘Şu fani dünyada, saadetleri içinde hiçbir şey, aziz Türk çocuklarına Türk dilini öğretmek kadar güzel hizmet değildir. Muallimler, hangi dersin hocası olursa olsunlar, Türk çocuklarına her şeyden çok Türkçeyi öğreteceklerdir. Yavrularınıza sözlerini halk dehasının yarattığı ve bestesi yine halk sanatından yükselen ninniler söylemekten başlayarak öğreteceğiniz en güzel şey Türkçedir.”
Nihat Sami Banarlı’dan Mehmet Kaplan’a, Tahsin Banguoğlu’ndan Yavuz Bülent Bakiler’e, Cemil Meriç’ten Oktay Sinanoğlu’na kadar kendini Türkçemize adamış birkaç düşünürümüzün görüşlerini de sizinle paylaşarak, dilimize onların da perspektifinden bakmanızı sağlamaya çalıştık.
Sonuç olarak şu kesinlikle anlaşılmalıdır ki, dil, milletimizin varlık sebebidir. Bu hazinemizin muhafazası ve geliştirilmesi için elimizden gelen tüm gayreti göstermemiz gerekir. Evde anne babalarımızın, okulda öğretmenlerimizin, üniversitede akademisyenlerimizin ve karar vericilerin aynı hassasiyette olmaları büyük önem arz etmektedir.
“Dil cemiyetle beraber yürür. Cemiyeti de, dili de ayakta tutan geleneklerdir. Dil gölgesidir cemiyetin. Cemiyeti geride bırakıp dörtnala koşmaz.” (Cemil Meriç)
Türk ve dünya düşünürlerinin dil üzerine sözleri
“Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.” (Mustafa Kemal Atatürk)
“Dil, insanlığın kendisidir ve zihin hayatımız onunla vardır.” (Ahmet Hamdi Tanpınar)
“Kendi dilini bilmeyen, başka dil öğrenemez. Düşünce dilden, dil düşünceden doğar.” (Eflatun)
“Dil bir ulusun aynasıdır, bu aynaya baktığımız zaman, orada kendimizin en gerçek yankısını buluruz.” (Friedrich Schiller)
“Dili gereksiz yabancı sözcüklerden uzaklaştırıp temiz tutmak; tıpkı vücudunu, vicdanını, evini, köyünü ve şehrini temiz tutmak gibi ahlâkî bir ödevdir.” (Gerhard Kessler)
“Dilinizi daima iyi kullanınız, o sizi saadete götürdüğü gibi felâkete de götürebilir.” (Hazreti Ali)
“Dil araçların aracıdır; dil olmadan hiçbir bilgiyi kullanmak, onu başkaları için faydalı kılmak mümkün değildir.” (John Dewey)
“Dil ile düğümlenen diş ile çözülmez.” (Kaşgarlı Mahmud)
“Düşünce ve sanat adamları, sözleri ve yazılarıyla dile değer kazandırırlar.” (Montaigne)
“Dil, yapılması için herkesin bir taş koyduğu şehirdir.” (Ralph Waldo Emerson)
“Bir lisan ne kadar kolay olursa, onunla konuşanlar için o kadar büyük bir nimettir; çünkü o kadar kolay öğrenilip çeşitli ilimler ve fenlerle diğer dillerin tahsiline vakit kalmış olur.” (Şemseddin Sami)
“Bir ulusun gerçek yurdu, onun dilidir. Dil, ulusal dileği belirten güçlü bir varlıktır. Ulusal dil yok olunca, ulusal duygu da çok geçmeden kaybedilebilir.” (Wilhelm Humboldt)
“Bir dilin kuvveti, yabancı olanı itmesi değil, onu yutmasıdır.” (Wolfgang Van Goethe)
“Anlayış ve bilgiye tercüman olan dildir. İnsanı aydınlatan dilin kıymetini bil.” (Yusuf Has Hacib)
“Başka dile uymaz ananın sesi/ Her sözü ararsan vardır Türkçesi.” (Ziya Gökalp)
“Türkçe ağzımda annemin ak sütüdür. Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir, her halk kendi ikliminin lisansını söyler” (Yahya Kemal Beyatlı)
“Türkçem benim ses bayrağım.” (Fazıl Hüsnü Dağlarca)
Bu bölümde, sözü Mustafa Kemal Atatürk’ün şu cümlesi ile noktalamak, zihin haritamızı net olarak ortaya koyacaktır: “Türk dili, Türk milleti için kutsal bir hazinedir. Çünkü Türk milleti, geçirdiği nihayetsiz felâketler içinde ahlâkını, ananelerini, hatırlamalarını, menfaatlerini, kısacası bugün kendi milliyetini millet yapan her şeyi dili sayesinde muhafaza etmiştir.”
Dilimiz, varlığımızın ve mevcudiyetimizin en önemli ispatıdır. Nasıl ki bir insan yemeden içmeden yaşayamaz ve varlığını idame ettiremezse, bir millet, bir devlet de kendine ait dili olmadan, anadili olmadan varlığını sürdüremez. Dil, bir toplumun müspet ya da menfi, ilmî ya da dinî her türlü organının çalışma esaslarının temelinde yer alır. Bir milletin yeryüzünde vücut bulmasına olanak sağlayan en önemli etkendir. Bir milleti güçlü kılan bütün diğer unsurların da oluşumu yine ancak dil iledir.



