Dil-tarih-kültür (2): Dilin şifreleri

Varsın ürünler, gıdalar yetiştirilmesin; bilim ve sanat adamı yetiştirilmemesi zaten o milletin yok olması, tarihin tozlu sayfalarına karışması demektir. Aç kalalım, açıkta kalalım ama fikirsiz ve zikirsiz kalmayalım. Dilimize sahip çıkalım. Zira bu hem bir memleket, hem de bir namus meselesidir.

BAZEN oturup düşünürüm “Ben nasıl konuşuyorum?” diye. Sorular silsile hâlinde birbirini takip eder: “Karşılaştığım olaylara müspet ya da menfi nasıl tepki veriyorum? Düşüncelerimi nasıl yazıya döküyorum? Karşılaştığım problemlere nasıl çözüm yolu buluyorum? Yorumlama ve kıyas yapabilme yeteneğim nasıl vuku buluyor?”

Tonlarca soru yumağı beynimi kemirmeye başlar, insan olduğumu bir kere daha hisseder ve sabrederim cevaplara ulaşmak için. Hani bir organın çalışma kaidelerini somutlaştırabiliriz. Bunu bilimsel verilere dayandırabiliriz. Peki, ya konuşma? Beyin, dil ve ses üçgeninde vücut bulan konuşma…

Düşünüyoruz ve düşündüklerimiz ete kemiğe bürünüp ağızda kelimeler olarak hayat buluyor. Kanımca dünyevî gözle doğumdan sonra görebileceğimiz en büyük mucizedir bu. Mevlâ’ma sonsuz hamd ü senalar olsun.

Konuşmanın diğer adı da dildir zannımca. Dil, Âdemoğullarının iletişim kurabilmelerini sağlayan güçlü bir vasıtadır. Yine şimşekler çakmaya başlar: Madem böyle bir vasıta var, neden her bir millet farklı konuşuyor? Hatta aynı dili konuşanlar arasında bile lehçe ve ağız farklılıkları var. Garip vesselâm…

Bunların her birinin cevapları var tabiî, ancak yapmak istediğim, beynimizin biraz daha harekete geçmesini sağlamak. Dil bir uzuvdan daha fazlası. Ancak uzuv olarak nitelendirdiğimiz dilin bile 3-5 santimlik alanda yaptığı hareketlerle ses farklı kabuklara bürünür. Duygu ve düşüncelerimizi ifade eder. Hatta ses tonundaki alçalma, yükselme ve duraklamalar o anki hâlimizi yansıtır.

Dili hayattan bağımsız düşünmek imkânsızdır. Hayatın her aşamasında onunla yaşar, varlığımızı, mevcudiyetimizi ve popülaritemizi onunla ispat ederiz. O hem beden, hem de ruhun tercümanıdır. Duygu ve düşünceler onunla terennüm eder, onunla hayat bulur. İşte tarihin o tozlu sayfalarında, dünyada geniş insan kitlelerine hükmetmiş milletleri incelediğimizde karşımıza hepsi için ortak olan bir özellik ortaya çıkar: Dil.

Evet, büyük imparatorluklara bu güç ve kudreti sağlayan dil olmuştur. Çünkü dil askeriyeden ekonomiye, siyasetten edebiyata ve hatta bilim üretebilmeye, sanat yapabilmeye, en önemlisi de kültürümüze yaşatmaya kadar bir milleti üstün kılacak tüm nitelik ve nicelikleri destekler. Bunlar dil ile kudretli ve coşkun bir hâl alabilirler. Peki, dilin bu denli toplumun dinamosu olan mevzuları derinden etkilemesi veya temelini teşkil etmesinin sebebi nedir? Gayet açık: Dilin zenginliği, başka bir deyişle kelime hazinesinin sahip olduğu sözcükler...

Çünkü insan sahip olduğu kelime hazinesi kadar duyar, düşünür, yorumlar ve sonuca varır. Örneğin edebiyat ve sanat… Sizin sanatsal ve edebî eserler ortaya çıkarmanız ve bu ortaya çıkan eserlerin geniş kitlelere ulaşabilmesinin yanında kalıcılığının sağlanabilmesi, eserin ancak nüfuz ve hitap edebilme yeteneği ile gerçekleşebilir. Shakespeare, Victor Hugo, Tolstoy veya Dostoyevski’nin edebî anlamda dünyaya hükmetmesinin sebebi de budur. Fuzuli ve Baki’nin, Şeyh Galib’in, Ömer Hayyam’ın eserlerinin hâlâ okunagelmesi, Türkülerin ağızdan ağza dolanması da bundandır. Dünya destanlarını incelersek, İran, Yunan, İngiliz, Arap, Germen, Çin, Rus ve Türk milletlerinin ön plâna çıktıklarını görürüz. Manas, günümüzde dahi yaşamaya devam eden en son Türk destanıdır. İşte bu eserlerin ve yazarların tümüne bu haşmeti veren, yazıldıkları kendi dilleridir.

Edebiyat ve sanat dilin ta kendisidir ya da dilin sahneye çıkmış hâlidir. İşte bu sayede yani dilin gücü ve kudreti ile milletler de güç ve kuvvet kazanmışlardır. Buradan şöyle bir doğru orantı çıkabilir. Edebiyatı güçlü olan milletlerin devletleri de her dönem güçlü olmuştur.

Osmanlı’ya baktığımızda padişahlarımızın, özellikle de Gerileme Dönemi’ne kadar olan süreçte sadece siyâsî ve askerî alanda yetiştirilmedikleri göze çarpar. Onlar bilim, sanat ve edebiyat alanlarında da yıllarca eğitimden geçmişlerdir. Çünkü onların her biri hitabet ve belagat açısından da ustadır, hatiptir. Gerileme Dönemi’nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe götüren en büyük etken de gerek şehzadelerin, gerekse devlet adamlarının yeterli eğitimden geçirilmemeleri olmuştur. Bir Fatih, bir Yavuz, bir Muhteşem Süleyman ya da Cennetmekân Abdülhamid Han olamamışlardır.

12 yaşındaki Sultan Mehmet’e, “Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz; yok eğer padişah ben isem, size emrediyorum, gelip ordunun başına geçiniz” dedirten zekâ da buradan gelmektedir. Şahi toplarının mimarı olan Fatih’in askerî ve bilimsel alanda da ne kadar ileride olduğunu anlayabiliriz.

Kanunî Sultan Süleyman’ın 46 yıllık hükümdarlığında Akdeniz ve Karadeniz’in birer Türk gölü olması, sahip olduğumuz toprakların iki katından daha fazla büyümesi ve Osmanlı’nın dünyanın en güçlü devleti hâline gelmesi nasıl olabilmiştir? Kanunî bu gücü nereden almıştır? Peki Kanunî’nin, Dîvan edebiyatının en güçlü kalemlerinden biri olduğunu biliyor muyuz? Şu satırları hepimiz hatırlarız: “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi/ Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Peki, Yavuz Sultan Selim Han’ın edebî dünyada eşine az rastlanan, yukarıdan aşağıya okunduğunda şiirin aynısını veren dörtlüğü nasıl ortaya çıkmıştır:

“Sanma şahım/ herkesi sen/ sadıkane/ yâr olur// Herkesi sen/ dost mu sandın/ belki ol/ ağyar olur// Sadıkane / belki ol/ bu âlemde/ dildar olur// Yâr olur/ ağyar olur/ dildar olur/ serdar olur.”

Selim Han’ın, Sultan Mehmet’in, Sultan Süleyman’ın ve diğerlerinin Avrupa’dan İran’a, Kırım’dan Kuzey Afrika’ya, Arap ve Acem çöllerine kadar Mehteranın nidasını yankılandırmaları ve bu etkin ve yetkin dehâlarının ortaya çıkması sadece genetik ile açıklanamaz. Aldıkları eğitim ve sahip oldukları dil kabiliyeti ancak onları Fatih, Yavuz ve Kanunî; Osmanlı Beyliği’ni de bir cihan imparatorluğu yapmıştır.

Ayrıca Enderun eğitim sisteminin esasında ve temelinde de dil eğitimi yatmaktadır. Osmanlı’yı çöküşe götüren etkenlerden belki de en önemlisi, eğitim sisteminin ve dil eğitiminin bozulması olarak gösterilebilir. Zira Osmanlı’nın son dönemlerinde yetkin devlet adamları da yetiştirilememiştir. Sonuç olarak dil, insanların olaylara bakış açısını geliştirir. Bireylere estetik ruh ve bakış açısı katar. Estetik ruha sahip olanlar aynı zamanda analitik düşünce yetisine de sahip olurlar. Eğitimle bu en üst düzeye çıkar.

Dil en mühim mesele

Bir ev düşünün; tek pencere ve muhteşem bir manzara var. Yanındaki evde ise birçok pencere mevcut; hem o muhteşem manzarayı gören, hem doğu ve batıdan güneşin doğuşunu ve batışını görebileceğiniz, hem de arka pencereden çorak toprakları izleyebileceğiniz… Şimdi soralım: Hangi evde oturan insanlar daha geniş bir yelpazeden hayatı değerlendirirler? İşte dilin yaptığı da tam anlamıyla budur. Her bir kelime, zihnimize farklı pencereler açan olağanüstü birer yapıdır.

Konfüçyüs’e sorarlar: “Bir ülkeyi yönetmeye çalışsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?”

Konfüçyüs düşünür ve şöyle cevap verir: “Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa sözcük düşünceleri iyi anlatmaz; düşünceler iyi anlatılmazsa yapılması gereken şeyler doğru yapılmaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa kültür bozulur. Kültür bozulursa adalet yanlış yöne sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Mehmet Kaplan da bozulan ve isteneni vermeyen eğitim sisteminin ancak kendi kültürüne ve diline dayandığı takdirde sorunları çözebileceğini önemle vurgulamıştır. Cumhuriyet döneminden bugüne değin yetiştirdiğimiz tüm aydınlarımız ve edebiyatçılarımız da aynı doğrultuda düşüncelerini ifade etmişlerdir.  İşte dil, bu denli önemli bir mefhumdur. Kötü kullanıldığı takdirde sorunların sebebi, güçlü kılındığı takdirde de gelişmişliğin anahtarıdır.

Dilin edebiyat ve sanat yapabilme gücünden ve Osmanlı’ya etkilerinden bahsettik. Peki, bilim ve teknoloji üretebilme açısından “1” numaralı araç-gereç olduğunu söylesek garip karşılanır mı?

Bu mevzuyu şöyle açıklayalım: İnsanoğlu tarih boyunca hayatı kolaylaştırmak, bazen de anlamlı kılmak amacıyla birçok buluşa imza atmıştır. Burada zekâ devreye girer. Zekâ, insanların karşılaştığı problemlere çözüm üretebilme yeteneğidir. Problemlere çözüm bulabilmek ise ancak analitik düşünme gücü yani olaylarla çok yönlü bakabilme ile gerçekleşir. Örneğin bin kelime ile konuşan birey ile beş ya da on bin kelime konuşan, düşünen bireylerin olay ve problemlere çözüm bulabilme, konuşma ve yorumlama/algılama yeteneklerinin aynı olması imkân dâhilinde değildir. Hâsılı kelime hazinemizin zenginliği ile zekâ doğru orantılıdır.

İki bilim insanına tek bir problem verilsin ve bu bilim insanlarından birinin elli bin, diğerininse yüz binlik bir kelime hazinesi olsun. Bu iki bilim insanı aynı probleme aynı anda çözüm bulamaz. Çünkü biri elli bin kelime ile düşünür ve mülâhaza yaparken, diğeri yüz bin kelime ile düşünür ve mülâhaza yapar. Kelimeleri elektrik akımı gibi düşünürsek, birinde elli binlik, diğerinde de yüz binlik voltaj olacaktır. Diyelim ki aynı anda çözüm bulsunlar, bunda dahi bulunan çözümün ifade edilmesi ve somutlaştırılması aşamasında devreye kelimeler girecektir. Dolayısıyla fazla kelime hazinesine sahip bilim insanı diğerini her seferinde ikiye katlayacaktır. Buradan hareketle, “Dilin zenginliği bilim üretebilme yetisini ve hızını birebir etkiler ve geliştirir” diyebiliriz.

Kelime hazinesinin geliştirilmesi, çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığının kazandırılması da onların dil kabiliyetini kazanabilmeleri için yeterli değildir. Onların önlerine okuyup değerlendirme ve üzerine yorum yapabilecekleri kalite ve kapasitede eserler koymak gerekir. İlgi ve alâkalarının çekilmesi, onları sürükleyecek, yaş kategorilerine hitap edebilecek yayınlar ve eserler çok önemlidir. Burada öğretmenlerimizin ve ailelerimizin rolü de unutulmamalıdır.

Okumayan bir öğretmen ve okumayan bir anne-baba, çocuğa nasıl okuma alışkanlığı kazandırabilir? Ayrıca yayınevlerinde çok satanlar listelerini incelediğimizde, çocuklarımıza zerre kadar etik, estetik ve ruh vermeyen, millî, manevî, kültürel ve dinî açıdan gelişimlerini desteklemeyen, aksine köstek olan kitaplar olduğunu da görebiliriz. Hatta daha da ileriye gidecek olursak, okullarda okuttuğumuz ders kitaplarındaki okuma metinlerinin bile bu açıdan zayıf olduklarını görebiliriz. İnce elenip sık dokunması gereken konulardan bir tanesi de budur.

Biz bu zamana kadar dil eğitimini Türkçe derslerimizde dilbilgisinden ibaret sandık ve öyle de uyguladık. Hâlbuki dil eğitimi anaokulundan başlaması gereken bir edebiyat dâvâsıdır. İngiliz ve Japon öğrenciler incelendiğinde onların yüzlerce yıl önceden yazılmış eserleri orijinal dillerinden okuyabildiklerini görebiliriz. Ancak bizim çocuklarımız sadece elli yıl önce yazılmış bir eseri dahi okuyup anlayamamaktadırlar. Çok uzaklara da gitmeye gerek yok, bugün kaç öğrencimiz İstiklâl Marşı’mız ve Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ndeki kelimeleri anlayabilmektedir?

Kelimelerin mânâlarını bilmeyen gençlerimiz eserlerin derinliğine inememekte ve o eserlerdeki ruhu, estetiği yakalayamamaktadırlar. Böylece dil yavaş yavaş kendi benliğini yitirmekte ve aslından uzaklaşmaktadır. Aslını bilmeyen dil, tarihin ve kültürün kendini de zamanla unutur.

Bir dilin kısırlaşması ya da kısırlaştırılması o milletin bilim, sanat ve siyaset yapabilme, ekonomi üretebilme yeteneğine vurgun yapar. Beynin çürümesine ve yorulmasına sebep olur. Üretim gücünü zayıflatırken tüketim gücünü üst düzeye çıkarır. Bu da o milletin muhtaç olmasına sebep olur. Başkalarının ellerine bakar hâle getirir. Diline sahip çıkmayan bir millet yok olmaya mahkûmdur. Dilini unutmaya ya da diline yabancılaşmaya başlayan bir millet, tarihini ve kültürünü de çoktan unutmuş demektir. Bu durum, önü kesilmesi imkânsız bir hâl alır ve millet-devlet olgusu ortadan kalkar. Netice itibariyle düşünce ithali gıda ithalinden daha vahim sonuçlar doğurur.

Sonuç

Varsın ürünler, gıdalar yetiştirilmesin; bilim ve sanat adamı yetiştirilmemesi zaten o milletin yok olması, tarihin tozlu sayfalarına karışması demektir. Aç kalalım, açıkta kalalım ama fikirsiz ve zikirsiz kalmayalım. Dilimize sahip çıkalım. Zira bu hem bir memleket, hem de bir namus meselesidir. Üstad Cemil Meriç’in de dediği gibi, “Kamusa uzanan el, namusa uzanmıştır”.

Kamus; bayrak, vatan, millet ve aile gibi kutsal değerlerimizdendir. Bunların hiçbirini birbirinden ayıramayız ve birbirinden farklı düşünemeyiz. Ailenin varlığı milleti, milletin varlığı devleti, devletin varlığı da bayrağı ve vatanı sembolize eder. Bütün bu olgular din, kültür, dil ve tarih ile şekillenir, güzelleşir. Zaman içinde birbirine kaynaşan bu ögeler birbirinden ayrılmaz bütünler hâline gelir. İşte bu bütünlük, milletimizin her şeye rağmen dimdik ayakta kalmasını sağlamıştır. Bu diriliş ve direniş, tarihin birçok safhasında ortaya çıkmıştır. Tam da “Yok ettik, işlerini bitirdik” denildiği anda bu millet kendi küllerinden yeniden doğmasını her seferinde başarmıştır. Ama bu durum bizim tedbir almamız, dilimize karşı saldırılara savunmalar geliştirmemiz gerektiği gerçeğini de unutturmamalıdır.