NAÇİZANE yazıp çizdiğimizi bilen ve bundan mütevellit bu fakirin bir şeyler bildiğini sanan dostlarımız İran’da olup bitenlerden ve olup biteceklerden sual ediyorlar.
Sefîne-i Tayy-i Zaman kitabımızda bir bölümümüzü İran’a ayırmış, 2022 yılının Aralık ayında “Devrimin Kum Saati” başlığı ile İran için bakınız ne yazmışız. Noktasına, virgülüne dokunmadan buraya kopyalayayım istedim:
“…Bugünkü seyahatimizde sizleri 1 Şubat 1979 Tahran’ına götüreceğim inşallah. Nişangâhları itinayla ayarlıyor, kontrolleri yapıyor ve kontağı çeviriyoruz. Kasnaklar dönsün, deveran başlasın. Fiyuvvv, fiyuvvv, fiyuvvv…
Soğuk bir Tahran sabahı, ancak Mehrabad Havaalanı için sıcak bir gün. Havaalanı etrafı ana-baba günü gibi. On binlerce, belki de yüz binlerce (kimi kayıtlara göre üç milyon) İranlı havaalanı etrafında toplanmış durumda. Geneli siyah cübbeli, sarıklı, yaşlıları beyaz sakallı binlerce İranlının arasına karışıyorum.
Gözler Paris’ten kalkıp şu anda gökyüzünde belki on beşinci turunu atmakta olan Air France charter uçağında. Coşkulu kalabalık, uçağın burnunu piste çevirdiği her seferde heyecanla coşa gelmekte, lakin uçağın pisti pas geçip yeni bir tura daha koyulduğunda yeni bir hayal kırıklığına gark olmakta idi.
Havada turlar atmakta ve bir taraftan yakıt tüketmekte olan bu uçak aslında 26 Ocak günü Fransa’dan kalkmış olacaktı. Lakin İran’ın havacılık örgütü kötü hava şartları ve yeterli görüş mesafesinin bulunmaması nedeniyle (bahanesiyle) tüm uçuşların iptal edildiğini ve havaalanının kapatıldığını duyurmuştu.
Havalimanlarının kapatıldığı ve içindeki önemli misafiri ile bu uçağın ülkeye girişinin engellendiği haberlerinin ardından halk, gösteri ve yürüyüşlerle hükümetin bu tavrını protesto etmiş, Mehrabad Havalimanı’na yürümüştü.
Havalimanlarının kapatılmasını protesto eden halkın oturma eylemleri ve kanlı gösterilerinin ardından Bahtiyar Hükûmeti geri adım atmış ve yenilgiyi kabul etmişti. Bakanlar Kurulu, 30 Ocak günü hatırlı misafiri taşıyan uçağın Tahran’ın Mehrabad Havaalanı’na problemsiz bir şekilde ulaşabileceğini duyurmuştu. Havaalanındaki olumsuz hava şartları ve görüş mesafesi -sanırım- normale dönmüştü.
Bu haberin duyurulmasıyla birlikte Air France uçağının 1 Şubat Perşembe günü saat 09:00’da Tahran’da olacağı açıklanmıştı.
Hatırlı misafir, Ayetullah Humeyni idi.
Humeyni, 4 Kasım 1964’ten bugüne kadar yani yaklaşık 14 yıldır sürgündeydi. 1964’te önce Türkiye’ye, bir süre sonra da Irak’a geçmişti.
1978’de İran’da devrimci kargaşa başladığında Ayetullah Humeyni Irak’ta, Şiilerin kutsal kenti Necef’te sıkı bir denetim altında sürgünde bulunuyordu.
O dönem Irak’ta Saddam Hüseyin iktidardaydı. Dönemin İran Şahı Rıza Pehlevi, Saddam Hüseyin’den Humeyni’yi sınır dışı etmesini istemişti. İşte bu hamle aslında Şah Pehlevi için feci bir yanılgı olacaktı. Zira Humeyni Irak’tan Fransa’ya geçecek ve buradan tüm dünyaya seslenme imkânı bulacaktı.
Humeyni, ülkesinden uzak sürgün yıllarının son aylarını Paris’e yakın Neauphle-le-Chateau adlı bir köyde geçirmişti.
1978, İran için yoğun karmaşa ile geçecek ve nihayet Şah Pehlevi 16 Ocak 1978’de İran’dan ayrılmak zorunda kalacaktı.
Pehlevi’nin İran’dan ayrılmasından sonra İmam Humeyni dünya haber ajanslarına ‘Şah’ın İran’dan çıkması, 50 yıllık Pehlevi rejiminin cinayet dolu hâkimiyetinin nihayet bulmasının ilk aşamasıdır. İran halkının kahramanca mücadelesinin neticesidir. Bu zaferden dolayı milletimi tebrik ediyorum. İlk fırsatta İran’a döneceğim...’ şeklinde kısa bir mesaj iletecekti.
Birinci mevkide camdan havaalanındaki kalabalığı izlemekte ve kule ile yetkililerin arasında geçmekte olan müzakerelerin neticelenmesini beklemekte olan Humeyni’ye doğru aynı uçakta bulunan Fransız bir gazeteci yaklaşmıştı.
Humeyni, o sırada camdan dışarı bakmakta, gazeteciyi görmezden gelmekte idi. Gazeteci Humeyni’ye on dört yıllık sürgünden sonra geri dönerken neler hissettiğini sormuştu.
Humeyni’nin cevabı birkaç kelimeden ibaret olmuştu: ‘Hiçbir şey!’
Oysa sabırsızlıkla uçağın inmesini bekleyen ve içerisinde olduğum coşkulu kalabalık, hançerelerini yırtarcasına ‘İslam Cumhuriyeti ve hürriyet’ sloganları atmaktaydı.
Bugün İran’ın resmi takvimine göre Fecr günlerinin başlangıcıydı. İran için bugünün fecr olup olmadığını zaman gösterecekti.
Nihayet uçak piste doğru alçalmaya başlıyor. Zaten uçak havada biraz daha dönecek olsa ya yakıtı bitip düşecek ya da başka bir havaalanına rotasını kırması gerekecekti. Her iki durum da hem mevcut hükümet hem de havaalanı personeli için felaket anlamına gelecekti.
Air France uçağının tekerleri piste değdiğinde kalabalığın coşkusu görülmeye değerdi. Ağlayanlar, haykıranlar, sevinçten yerlerde yuvarlananlar, üstünü başını yırtanlar, birbiri ile sarılanlar, çılgınca dans edenler…
Uçağın kapısı açılıyor ve merdivenlerin başında Ayetullah Humeyni görünüyor. Humeyni o mesafeden kalabalığı selamlıyor. Cübbesinin eteklerini tutarak ve acele etmeden merdivenlerden iniyor.
Havaalanının çıkışında Humeyni’nin konuşma yapacağı kürsü çoktan kurulmuş durumda ve hatibini bekliyor.
Kısa bir bekleyişin ardından Humeyni kürsüye çıkıyor. Çok da uzun olmayan konuşmasına başlıyor.
Milletin gencinden yaşlısına, din adamından iş adamına, hâkiminden avukatına, işçisinden çiftçisine, zafer yolunda sebat eden tüm kesimlerine teşekkürlerini iletiyor.
Bütün kesimler arasındaki söz birliğinin zaferin sırrı olduğunu söylüyor.
Dünya tarihi için bir an mesabesinde olan birkaç gün içerisinde ülke çapında büyük yürüyüşler gerçekleşecek, Humeyni liderliğinde geçici hükûmet kurulacak ve ordu Humeyni’ye biat ettiğini açıklayacaktır.
Kırk üç yıllık molla rejiminin o ilk gününü Mehrabad Havaalanı’nda bırakıp, dönüş yoluna revan oluyorum. Zira Tahran gerçekten çok soğuk.
*
Pek Muhterem Kari,
Bazı -hatta çoğu- devrimlerin geriye doğru sarmak gibi kötü bir huyu vardır. Bu kötü huya tarih kitaplarında ve dahi yaşayıp gördüklerimizle birçok kereler şahit olmuşuzdur.
Kırk üç yılın ardından benzer bir ‘geri dönüş’ hikâyesine bu kez de İran’da şahitlik edecek miyiz, yaşayıp göreceğiz. Lakin görünen köy de kılavuz istemiyor.
Bundan yaklaşık on iki sene evvel İran’da neredeyse bir yıl kalmıştım ve bu tersine devrimin çoktan başlamış olduğunu gözlerimle görmüş, kulaklarımla işitmiştim.
Aynı projede çalışmakta olduğumuz İranlı bir mühendis ‘Keşke Amerika gelse ve bizi kurtarsa’ demişti.
Önce tatsız bir latife yaptığını düşünmüştüm. Ancak ciddi olduğunu anlayınca ‘Deli misin? Amerika nereye gelmiş de oranın kurtulduğu görülmüş? Afganistan’ı, Irak’ı görmüyor musun?’ demiştim.
Arkadaşın cevabı hâlâ kulaklarımda: ‘Mollalardan daha kötü olacak değiller ya!’
Kırk üç yıl önce İmam Humeyni için dolup taşan İran caddeleri, sokakları, meydanları, bugün karşı devrim için kaynıyor.
Aslında yeryüzündeki hemen hemen her devrimde kozmik bir kum saati ters çevriliyor ve daha devrimin ilk gününde o devrim için geri sayım başlıyor.
Hele ki o devrim -öyle sanmalarına rağmen- halk tarafından gerçekleşmemiş ‘ısmarlama’ bir devrim olsun.
İran halkı şu aralar yeni bir devrim heyecanında ve bunun ne kadar kendiliğinden, ne kadar ‘ısmarlama’ olduğu ziyadesi ile tartışılır. Tıpkı kırk üç sene öncesindeki gibi.
Humeyni’nin sürgün yılları boyunca kimler tarafından himaye edildiği, beslendiği, İran halkı ile birlikte devrim için hazırlandığı sır değil. Humeyni’yi o gün Mehrabad Havaalanı’na getiren uçağın üzerinde yazan ‘Air France’ yazısı dahi görmek isteyenler için çok şey ifade eder.
Uzun bacaklı beyaz efendiler için ‘baş belası’ olmaya başlayan her coğrafya, her idare şekli yeni bir ‘devrimi’ hak etmiş demektir.
Irak’ta, Libya’da ve Mısır’da gerçekleştirilen ve Türkiye’de de birkaç sefer denenen ve dahi denenmeye devam edecek olan ‘ısmarlama devrimleri’ bu gözle okumakta fayda vardır.
Bir de bu tip ısmarlama devrimlerin, ilk önce kendi evlatlarını yediği gerçeği vardır ki bu konuya girersek çıkamayız ve çok da can sıkıcı olabiliriz.
Bence en güzel devrim, ilk otomobilimiz olan “Devrim” idi. Ona bile karşı devrim yapıldı. Altmış yıl sonra Türkiye TOGG’uyla, İHA-SİHA-Kızılelma’sıyla, Libya, Azerbaycan, Akdeniz, Suriye gibi hinterlandımızdaki kritik hamleleriyle, üstelik kendi devrimini üretirken, sahneye konulmakta olan ısmarlama karşı devrim teşebbüslerini ve faaliyetlerini sanırım hepimiz görüyoruz.
Üstelik ‘karşı devrim’ için can atan muhalif kardeşlerimizin dilinde -hayret ki ne hayret- ‘Bundan daha mı kötü olacağız?’ cümlesi var. Allah akıl, fikir, izan, feraset versin. Gözlerindeki ve gönüllerindeki mührü kaldırsın. Yoksa cevabı belli olan sorularının cevabını yaşayarak görecekler.
Olan da onlarla birlikte bize olacak. Allah muhafaza buyursun ve ülkemiz için planlanan ısmarlama devrimlere fırsat vermesin. (Âmin)”
***
İşte böyle dostlar. Bundan üç yıl mukaddem ne yazdıysak bugün İran’da aynıyla vaki. Kitabımız tekerrür eden tarih üzerine idi ve bu yazıyı yazdıktan üç yıl sonra İran’da tarih yeniden tekerrür etmeye başlamış bile.
Yazımızda “Kırk üç yılın ardından benzer bir ‘geri dönüş’ hikâyesine bu kez de İran’da şahitlik edecek miyiz, yaşayıp göreceğiz…” demiştik.
O gün Ayetullah Humeyni, üzerinde Air France yazan bir uçakla gelmişti Tahran’a. Bugün de İranlı muhalifler ile birlikte bizim sanat sepet tayfası ve kaçak FETÖ’cü hesaplar koro halinde Pehlevi’nin oğlunu çağırıyorlar “İran’ı kurtarsın(!)” diye.
Hani şu Ağlama Duvarı’nda başında kipası ile dua eden ve yıllarıdır ABD’nin ve İsrail’in bugünler için yedeklerinde tuttukları Pehlevi’yi.
Bir bakmışsınız Mehrabad Havaalanı’na yakında üzerinde United Airlines yazan bir başka uçak inivermiş. İran’ı da ABD ve İsrail’in beslemesi Pehlevi’ye emanet etmişler. Görelim Mevlâ’m neyler, neylerse güzel eyler…
Bu zevat için Allah akıl fikir versin diyeceğim ama bizimkisi biraz da olmayacak duaya “Amin” demek gibi bir şey.
Kalınız sağlıcakla efendim.



