Devletlerin ardında

Nihayet bütün medeniyetlere ortak rehberlik edecek olan son din, Hz. Muhammed’le geldi. İslâm, barışın ve mutluluğun sembolü olarak, güzel ahlakın tamamlandığı sistem olarak Mekke’den yayıldı. Hz. Muhammed’in kurduğu düzen, kıyamete kadar sürecek bir yeterliliğe sahipti. Yine topraklar fethedildi ve sistem için alan kazanıldı. Ama hepsinde ortak olan bir nokta vardı. Kötülük planları olanlar bu düzene baş kaldırdı ve mazlumlar, iyi niyetliler destek verdiler.

EFSANELER, yazıtlar, masallar, mitler, destanlar, mağara resimleri ve yazılı kayıtlar esrarlı güzelliğiyle herkesi etkisi altına alır. Her şey nasıl başlamış, nerede devam etmiş, neler olmuş neler bitmiş, merak etmemek elde değil. Küçükken “Keşke savaşlar hiç olmasa!” derdim. Hâlâ da olmasını istemem ama hayatın kaçınılmazı olarak neden savaşların olduğunu yeni idrak edebildim. Aslında ülkeleri canlı tutan ve bozulan sistemlerin tazelenmesini sağlayan müthiş bir reform aracı savaşlar. İnsanlık tarihi kadar kadim bir mücadelenin arka planındaki İlâhî müdahaleler dikkatimi çekti. İlk insan, ilk peygamber, ilk yasalar, ilk devletler… Devletsiz hiçbir dönem olmamış.  Ama İlâhî yasalara göre kurulan devletler daima İlâhî bir yardım alarak güçlenmişler.     

Hz. Adem’in oğlu Şit Peygamber’in kurduğu köylerden başlayarak ilerlemek isterim. MÖ 4000 yıllarında kurulan Eski Mısır medeniyetinin arkasında İdris Peygamber var. Bugün bile Hermes, Thot, Enok, Hanok, Herkül, Nangzida olarak etkisi hâlâ taptaze duruyor. Mısırlıların hayatında onu daha sonra Amon-Ra olarak görüyoruz. Yani bir tanrı olarak algılanmış. Sümerler diye bildiğimiz medeniyetin kurucusu olarak da yine İdris Nebi karşımıza çıkıyor. Hem de her türlü ilmin, devlet yönetiminin, sosyal düzenin, ahlâkî yapılanmanın öncüsü olarak… Nuh Peygamber’in görevi de insanlığı aynı ahlâkî düzende birleştirmekti. Fakat bunu yapmayı inatla reddeden insanlığa tufanla format atıldı. Tufan sonrası oğullarını yeryüzüne dengeli bir şekilde gönderip oralarda sıfırdan medeniyetler kurmasını planlayan Nuh (as)’dı. İnsanlığı taşıyan Nuh’un gemisi ise Ağrı dağında bulunarak bugüne damgasını vurdu. Gılgamış destanı da en eski destanların başında gelerek Tufan’dan ve Nuh (as)’dan bahsederek aklımızdaki eksik taşları yerlerine oturttu.

Yafes’in İtil Müren/ Hazar denizinin doğusuna gidip yerleşmesi ve o sulak bozkırlarda atlı göçebe olarak çadır kurması elbette tesadüf değil. Ham’ın Afrika kıtasına yerleşmesi, Sam’ın oğullarının Asur, Elam, Aram gibi devlet adlarıyla hâlâ biliniyor olması, her birinin devlet kurarak yayıldığı anlamına geliyor. Tufan olduğunda Nuh (as) 600 yaşının başlarında iken oğulları da yüzlü yaşlardaydı ve sonrasında dört yüz yıl kadar daha ömür sürdüler. Her şeyin düzene oturması, sistemleşmesi için fazlasıyla yeterli bir zaman dilimi bu. Yani yeryüzü hızla imar edilip yeni devletler kendi mekânlarına yerleştikten sonra gelişmek için çabaladılar. Bir yandan savaşlar hiç eksik olmasa da. Ama dediğim gibi savaşlar, devletleri hep uyanık tutarak kendilerini geliştirmede itici güç olmuştu. Antik Çin olarak Kıtanlar’a/ Mançular’a bakınca da “Göğün Oğlu” olarak kendilerini Taoizmin kurucusu Lao Tzu ve Konfüçyanizm’in kurucusu Kangzi’nin öğretileriyle ve İlâhî düzeniyle şekillendiriyorlar. MÖ 1000’li yıllardan bahsediyorum. Hatta bu iki nebi birbirleriyle buluşup görüştükten sonra görev yerlerine dönüyorlar ve Kangzi ilkbahar ve sonbahar yıllıkları ile tarihi kayıt altına alıyor. Ahlâkî öğretileri ise hâlâ unutulmuyor. Asya bozkırları çok savaşlara sahne olurken Yenisey’de birçok mezar yazıtları bırakan Burutlar tarih sahnesine Kırgızlar olarak çıkıyorlar ve Kırk Alp/ yiğitle Manas’ı meşhur Oğuz Kağan olarak dünyaya tanıtıyorlar. Adını dört peygamberin verdiği ve Hızır’ın koruduğu Manas kırk çoroyla fetihler yaparak en batıya kadar gidiyor. Finlandiya ve Norveç kıyılarında okyanusta batan güneşi seyrediyor.  Bu olay son kutsal kitap olan Kur’ân’da Kehf Suresi’ne konu oluyor. Oradaki Vikingleri ve yol üzerindeki Cermenleri, Anglo Saksonları hak dine davet ediyor ve oralara kendi adamlarını yerleştirip devlet düzenini kuruyor. Yıllar sonra onların torunları Oğuz Kağan’ı Odin olarak, eşini Frigg olarak, torununu da Tor/Thor olarak tanrılaştırıyorlar. Çin’den ipek alıp, yeşim taşı satan Yüeçiler’i (Arapça’ya Ye’cüc olarak geçen Türk boyunun imparatorluğu) kontrol altına alan Oğuz Kağan, Antakya’yı alıp geçici başkent yapıyor. Böylece Anadolu’ya hak din olan Gök Tanrı dini/ Tengrizim yayılıyor. Çinlilerin o dönemde Şamanizm olarak adlandırdıkları din Gök Tanrı diniydi. Oğuzhan, Bilge Kağan unvanıyla ve veziri Tonyukuk’la doğu batı ve kuzeyde 26 boyu kendi adaletli düzenine katarak Orhun ve Bilge Kağan yazıtlarında tarihe geçiyor. O kadar muazzam bir dünya imparatorluğu ki “güneş bayrak, gök kurıkan/ çadır” diyecek kadar büyük bir düzenden bahsediyorum. Bu yaratıcının düzeninden başka bir şey değildi. Oğuz’un “Ben Gök Tengri’nin buyruğunu yerine getirdim” sözü Hz. Muhammed’in veda hutbesinde yüz bin müminin huzurunda “Şahit ol Yarab!” sözüne ne kadar da benziyor. 

Yine MÖ 1000 yılları Kenan/ Kudüs, İşa, Talut ve Davud (as)’ın krallıklarıyla ve vahyin gücüyle şekilleniyor. Davud (as)’ın oğlu Süleyman (as) kral ve peygamber olarak 500 yıl yaşıyor. Sadece merkezi Kudüs olan bir dünya krallığı desem daha doğru olur. Biz onları Grek diliyle Fenikeliler olarak biliriz. Denizcilik, cam kullanımı, demir ve bakır kullanımı, savaş zırhları yapımı ile görülmemiş bir medeniyetin kurucusu olmuşlardır. Ahşap platformun üzerinde insan, cin ve kuşlardan oluşan dev ordularıyla uçan, cinlere hükmeden ve binalar yaptıran, hayvanlarla konuşan bir kraldı Hz. Süleyman. Oğuz Kağan ise Zülkarneyn sıfatıyla Kur’ân’ın Kehf Suresi’nde şereflenmiş bir peygamberden başkası değildi. Bir sebebe tabi oluşunda Hz. Süleyman’ın paylaştığı çok şey vardı ve güçlerini birleştirirler. Akar tunç ve demir zırh, demir ve bakırdan inşâ edilen set dahil her şey İlâhî bir kaynaktan destek buluyor. Dünyanın kuzey yarımküresi Oğuz Kağan’ın gücü sınırlarında Hakk’a davet edilirken, geri kalan her yere Süleyman (as) rüzgârlara hükmederek ulaştı ve “Hak Dini” her yere ulaştırdı. Sonra tarihte Akhenaton (Aton’un kulu) olarak da karşımıza çıkan Firavun’la savaşan Hz. Musa, Yahudilerin hayatlarını düzenlemek için mücadele etti. İlk ismi olan Amonhotep (AmonRa’nın oğlu) Mısır Tanrısı olarak İdris Peygamber’in tanrılaştırılmış hâliydi. Musa (as) bu ismi değiştirerek tek tanrı Aton’un kulu olduğunu hayatı boyunca anlattı. Süleyman (as)’dan kalan bu misyonu devam ettirmiş oldu.

Yıllar sonra Pers kralı olan ve büyük coğrafyalara hükmeden Büyük Kyros da “Hak Din”i yaymak üzere imparatorluk kurarak hem Hz. Süleyman’ın, hem de Hz. Musa’nın misyonunu devam ettirmişti. İbranileri Babil sürgününden kurtarıp Kudüs’e gelerek Süleyman Mabedi’ni yeniden Marduk’un emriyle ve yardımıyla yaptığını söylemesi her şeyi açıklar nitelikteydi.

Belki okuyunca şaşıracaksınız ama Makedonyalı Büyük İskender’in de sadece ihtiras uğruna fetihlere çıktığını düşünmem imkânsız. Çünkü arkasında Sokrates gibi bir insan var ve vahiyle çevresini aydınlatan bir peygamber olduğu muhakkak. Onun kurduğu düzeni kabul etmiş ve yazıya geçirmiş olan Platon da bu gerçeği Aristo’ya en saf hâliyle aktarmıştı. Aristo ise hüküm ve idarecilik yetkisi bulunan İskender’e amaç aşıladı. O da tek yaratıcıyı tanıtmak üzere seferler yaptı, karşı çıkanlarla mücadele etti ve şehirler, kütüphaneler kurdu. 

Vahiy, fetih ve devlet bağlantısı gördüğüm dev panoramayı aktarırken, arada çok peygamber ve krallar olduğunu bilmeme rağmen, sığmayacağı için büyük coğrafyalara yayılan ya da etki bırakan köşe taşlarını kronolojik olarak buraya taşıdım. 

Hz. İsa doğuşuyla takvimlere etki eden bir mucize oldu. Eski ahit olan Tevrat’ın yeni ahit olarak bilinen İncil ile devam ettiricisiydi. Nihayet bütün medeniyetlere ortak rehberlik edecek olan son din, Hz. Muhammed’le geldi. İslâm, barışın ve mutluluğun sembolü olarak, güzel ahlakın tamamlandığı sistem olarak Mekke’den yayıldı. Hz. Muhammed’in kurduğu düzen, kıyamete kadar sürecek bir yeterliliğe sahipti. Yine topraklar fethedildi ve sistem için alan kazanıldı. Ama hepsinde ortak olan bir nokta vardı. Kötülük planları olanlar bu düzene baş kaldırdı ve mazlumlar, iyi niyetliler destek verdiler. Emeviler ve Abbasiler’den sonra Selçuk Bey de İslâm’la şereflendi.  Oğuzların Kınık boyu olarak Oğuz Kağan’ın Gök Tanrı buyruklarının Hz. Muhammed’le tazelendiğini anlamıştı. Sultan Alparslan’ın veziri olan Nizamülmülk’ün sıradan bir vezir olmadığını ve Hızır (as) gibi, Tonyukuk gibi İlâhî donanımı olduğunu anlamak zor değil. Hz. Adem’in açtığı tek ilah bayrağı, aradaki peygamberlerle beraber Hz. Muhammed ve sonrasında kurulan devletler sayesinde de taşınmaya devam etti. Bayrağı Oğuz’un kayı boyu devralarak Osmanlı İmparatorluğu’nu kurdu. Şeyh Edebali de Osman Bey’in arkasında Son Peygamber’in mirasçısı olarak görevini hakkıyla yaptı. Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin de aynı yolun yolsusu olarak İstanbul’un fethinde en etkili güç oldu. 

Şimdi şöyle kenara çekilip tarihin akışını bir nehir gibi izliyorum da pınarın doğduğu yer ve döküldüğü yerler oldukça net görünüyor. Oğuz’un himayecisi Hızır (as)’ın rüyası ile Osman Bey’in rüyası, Akşemseddin’in rüyası hep aynı ilâhî müdahale ve yardımın yansıması değil mi? Tarihin akışını isteyen kendi bakış açısıyla değerlendirebilir. Ama baktığım yerden, bu nehrin nereye doğru akıp gittiğini gördükten sonra, benim kararım karardır. Anladım ki her şey Hakk’ın müsaadesi kadardır.