YENİDEN devlet kurmayacağımıza göre, var olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Devletimizi çağın şartlarına uygun hâle getirmekten bahsedeceğiz bu ay.
“Marksist, Ülkücü, Sağcı, Solcu, radikal İslâmcı, Atatürkçü” kimliğiyle, tıpkı Osmanlı’nın son dönemindeki saray çevresinde, İstanbul’da kurulmuş ama vatanın parçalanmasına taraftar derneklere üye olan, şahsî menfaatleri ve dokunulmazlığı peşinde koşan, kendi ikbâli için var olan ve bugün Türkçe konulmuş isimlerinin arkasına saklanarak emperyalizmin içeride taşeronluğunu yapan PKK’lı ve FETÖ’cü teröristler her zeminde yer buluyorlar. Buna karşı tüm Anadolu’da, Mîsak-ı Millî’de ve gönül coğrafyamızda millî devlet-millî bürokrasi konusunda topyekûn bir millî mutabakat sağlamamız gerekmektedir.
1900’lerin başlarında, toplam 18 buçuk milyon nüfusun içinde 3 buçuk milyona yaklaşan gayrimüslim nüfus, 1935 sayımında 300 bin civarına kadar inmiş olarak görünmektedir. Bu kadar kısa sürede takas yapılan veya kaybedilen topraklar neticesinde ayrılanlar muhakkak olmuştur, ancak Anadolu’yu terk etmemek için Türklerle evlenen ve ad ile soyadını ve dinini değiştiren milyonlarca kişi bir günde içimize sızmış olamaz mı?
2 Ocak 1935 tarihli “Soyadı Kanunu”nun 3’üncü maddesine göre, soyadı Ermenice -ian, -yan; Slavca -of, -ov, -viç, -iç; Rumca -is, -dis, -pulos ve -aki soneklerine izin verilmez. Bu nedenle Türkçe soyadlarını benimsemek zorunda kaldılar. 300 bin gayrimüslim, Türkiye Cumhuriyeti nüfus cüzdanlarında Müslüman isimleri verilerek en iyi yerlere yerleştirildi. Yıllar içinde Türkiye nüfusu 85 milyona kadar ulaştığında 300 bin kişilik gayrimüslimden dönen kitle, bugün binlerce ve adı sanı bizden olarak aramızda. Millî meseleler hususunda verdiği tepkiyi olumsuz anlamadığınız kişinin geçmişine bakmak lâzım bu yüzden. Malûm, ihanet genetiktir…
Aslında Devletimiz 2018 yılına açıkladığı soy ağacımızda hepimize geçmişimizi görme fırsatı verdi. İşte bu dönekler o günden sonra yakalandıklarını anladıkları için bu topraklara ihanette gözlerini kararttılar. Günümüzde binlercesi Kürt ve Alevî kimliği arkasına saklanan ve gerçekte 100 yıl önceki Ermeni isyan örgütlerinin bugün içimizde yer alan Türk ve Müslüman düşmanları. Bazı Kürt ve Alevî kardeşlerimiz, içlerine sızan bu operasyon çocuklarını kendilerinden zannediyor ve gaza gelerek bu topraklarda yıllardır beraber yaşadıkları Türk ve Müslüman kimliğine kin güdüyorlar. Müslüman Kürtler ve Türkler ne zaman bu coğrafyada birlik olmuşsa İslâm dünyaya nizam vermiş hâlbuki.
Adı da soyadı da bize benziyor, bizim gibi yiyor ve bizim gibi giyiniyor; hatta zaman zaman birlikte seviniyor bizimle, ama bizden değiller. Gerçek kimliği ancak ölüp de cenazesi kalkınca, mezara konulunca anlaşılıyor. Ortak özellikleri dün olduğu gibi bugün de kirli aklın gönüllü üyesi olmak. Emperyalist güçler adına ülkemize, milletimize, Devletimize sızıp saklandıkları her yerde Türkiye’yi tamamen o kirli aklın kontrolünde tutabilmek için kılıç sallıyorlar. Bu devşirdikleriyle beraber Türkiye aleyhinde çalışmaya devam ediyor, memleketimizin sınırları içerisindeki dernekler ve siyâsî partilerin çatısı altında örgütleniyor, Devletimizi yıkma hayâlinin peşinde koşuyorlar.
Bu tablonun tarihî gelişimine ve Devlet’in gerçekleştirdiği hamleler sürecine baktığımızda, Üçüncü Selim, İkinci Mahmud, İkinci Abdülhamid, Mustafa Kemal Atatürk ve Recep Tayyip Erdoğan dönemlerinin birer yeniden inşâ dönemi olduğu gözümüze çarpıyor. Detaylı şekilde şöyle izah edelim…

1946’da Türkiye çok partili dönemle beraber devlet anlamında yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalışırken 1960 Darbesi ile zayıflatılmış ve gelişim süreci yok edilmeye çalışılmıştır. 1960 sonrası Demirel, 1970’lerde Erbakan ve 1980’lerde Turgut Özal dönemlerinde belirli konularda ilerleme sağlansa da Türkiye’nin devlet bağlamında yeniden inşâsı, Recep Tayyip Erdoğan liderliğiyle 2002’de tekrar başlamıştır.
Üç yüzyıllık sızıntıyı izole etmek kolay değil
1789 tarihinde Birinci Abdülhamid’in vefatı üzerine tahta çıkan ve Osmanlı Devleti’nin yirmi sekizinci padişahı olan Üçüncü Selim, 1807 tarihine kadar hüküm sürdü. Askerî alanda büyük ıslahatların gerçekleştirildiği, Rusya ve Avusturya ile savaşların devam ettiği bir dönem olarak öne çıkan Üçüncü Selim devri, askerî okullarda yabancı dil olarak Fransızcanın okutulmaya başlandığı ve ilk resmî devlet matbaasının kurulması gibi birçok düzenlemenin gerçekleştiği bir yenilenme dönemi. Bu dönemde askerî ıslahatlarla savaş meydanlarında alınan yenilgilerin önüne geçilmek istendi. Nizam-ı Cedid, Batılı tarzda bir ordu olarak bu devirde kuruldu. Kurulan bu yeni ordudan rahatsız olan Yeniçerilerin Kabakçı Mustafa önderliğinde ayaklanması ile 1807 yılında bir isyan gerçekleşmiş ve Üçüncü Selim tahttan indirilmiştir. Bu isyanda vurulan Selim Han, şehit de olmuştur. Gücünü kaybeden devletin yıkılış yolunun taşları da yavaş yavaş döşenmeye başlar.
Bizdeki her darbe girişimi, aslında bu uzun soluklu tecrübeyle Türk Devleti’ni yıkma ve yok etme siyasetinin birer kilometre taşıdır. Ne zaman devlet idaresi çağa uygun bir gelişme kaydetmeye kalksa, farklı sebeplerle bu hamleye karşı darbe yapılmış ve ülkenin gelişimi akamete uğramıştır. 1960 Darbesi, 1971 Darbesi, 1980 Darbesi, 28 Şubat (1997) Darbesi ve 15 Temmuz, bunların en bariz örnekleridir.
İkinci Mahmud, Osman Gazi ile Sultan İbrahim’den sonra Osmanlı Hanedanının üçüncü ve son soy atasıdır. Son altı Osmanlı padişahından ikisi onun oğlu, dördü de torunudur. Ve onun dönemi, Osmanlı tarihinde Batılılaşma süreci içerisinde büyük öneme sahiptir. O, Osmanlı Devleti’ne yeniden bir düzen verilmesi amacıyla bütün işlerinde Batı teknik ve kültüründen faydalanma yolunu tutmuştur. Üçüncü Selim’in ölümünde etkili olan kişileri cezalandıran Sultan İkinci Mahmud, İstanbul’da asayişi sağladı, Nizam-ı Cedid’in yerine Sekban-ı Cedid adında bir ocak kurdu ve ulufe alım-satımını yasakladı. Ama Yeniçerilerin isyanı üzerinde Sekban-ı Cedid ile Divan Teşkilatı’nı kaldırmak zorunda kalıp nazırlıkları (bakanlık) kurdu. Ayrıca Tımar Sistemi’ni kaldırarak devlet memurlarını maaşa bağladı. Müsadere usulünü (devletin ölen şahısların malına el koyması) de kaldırdı. İlk defa genel anlamda nüfus sayımı yapıldı. Sayım askerî amaç taşıdığı için sadece erkekler sayıldı. Askerî işleri düzenlemek amacıyla Askerî Şûrâ’yı kurdu. Posta Teşkilatı kuruldu, Polis Teşkilatı’nın temelleri atıldı, Reyaül-ü Kütlap kaldırılıp Dışişleri Nezareti kuruldu ve ilk kez Karantina Teşkilatı yapılandırıldı. Darü’ş- Şûrâ ve Bâb-ı Âlî (devlet memurlarının terfi ve yargı işleri kurumu kuruldu ki buradaki mahkeme, bugünkü Danıştay’ın ilk örgütlenmesi oldu) kuruldu.
İkinci Mahmud döneminde ayrıca ilk yönetim değiştirildi, merkezî otoriteyi yeniden sağlamak için iller merkeze bağlandı. Medreselerin yanı sıra pek çok Avrupa tarzı okul açıldı, ilköğretim mecbur hâle getirildi, Avrupa’yı yakından tanımak amacıyla ilk defa Avrupa’ya öğrenci gönderildi. Takvim-i Vakayi adındaki ilk gazete çıkarıldı, kılık kıyafette ilk değişikliğe gidildi, yurt dışına çıkışta pasaport uygulaması başlatıldı, Enderun kaldırılarak yerine devlet memurları yetiştirilen okullar kuruldu, yerli malların kullanılmasına teşvik edilerek Osmanlı tüccarlarının Avrupa mallarıyla rekabet edebilmesini sağlamak için gümrük kolaylıkları getirildi. 1838’te İngiltere Baha Limanı Antlaşması ile çok geniş yetkiler kazanıldı.
Bu dönemle ıslahat süreci hızlandı ve padişahlar yeniden yönetime egemen oldu. Hükümdarlığı dönemindeki icraatları nedeniyle İkinci Mahmud, kimileri tarafından devleti tekrar ihya etmek üzere her yüzyılda bir gelmesi beklenen müceddid olarak kabul edilerek “büyük” sıfatıyla yâd ederlerken, muhalifleri ise yaptığı reformlardan dolayı onu “gâvur padişah” olarak nitelendirmişlerdir.
Her yüzyılda bir gelişen dünya şartlarına uyum için son dönemde Osmanlı’daki en büyük yenilik çabası ise İkinci Abdülhamid döneminde yapılmaya çalışılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmesine yönelik çabalar onun tarafından devam ettirildi. Bürokraside yapılan reformların yanı sıra Bağdat ve Hicaz Demiryolları’nın inşâsı gibi projeler bu dönemde yapıldı.
Sultan, matbaa ve yayın işlerine çok meraklıydı. Modern matbaa makinelerini Osmanlı’ya getirtip kaliteli divan eserleri bastırdı. Yıldız Sarayı’nda çok büyük bir kütüphane kurdu. İlk kız okulları babası Abdülmecid Han zamanında açılırken, İkinci Abdülhamid’in de bunları yaygınlaştırarak kızların eğitim almasına çalıştığı söylenebilir. İlk kız sanat okulu olan ve günümüzde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi adını alan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi, onun zamanında kurulup açıldı.
Osmanlı tarihinin en canlı eğitim atılımı, İkinci Abdülhamid dönemine rastlar. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı, 1909’da 900’e, sadece 6 olan idadi sayısı ise 109’a çıktı. 1877’de İstanbul’da sadece 200 modern ilkokul varken 1905’te 9 bine çıktı. Bu dönemde açılan okullar arasında Lisan Mektebi, Sanayi-i Nefise Mektebi, Tüccar Kaptan Mektepleri, Polis Mektebi, Gümrük Mektebi, Hamidiye Ticaret Mektebi, Hendese-i Mülkiye Mektebi, Çoban Mektebi, Darü’l Muallimîn-i Aliyye, Sağır Kör ve Dilsizler Mektebi sayılabilir. Ayrıca bu eğitim kurumlarının müfredatları da elden geldiğince onun döneminde elden geçirilip güncellendi.
1883 yılında, İkinci Abdülhamid tarafından, Avrupa’nın en önemli ticaret okullarından bile daha önce kurulmuş olan “Hamidiye Ticaret Mekteb-i Âlisi”, Osmanlı’nın gerçek mânâdaki ilk ticaret mektebidir. Bu kurum sonrasında İstanbul İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi adını alarak faaliyetini sürdürdü ve günümüzdeki Marmara Üniversitesi’nintemelini oluşturdu.
Kürt, Arap ve Arnavut aşiretlerin ve liderlerinin 12-16 yaş arası çocuklarının eğitildiği, parasız ve yatılı Aşiret Mektebi de 1892’de onun tarafından açıldı. Önceleri 2 yıl olan eğitim, 5 yıla çıkarıldı. İkinci Abdülhamid, kendi kontrolünde olan ve Müslüman talebeler aleyhindeki eşitsizliği ortadan kaldırmak üzere ilgili bakanlıklarla organik bir bağ oluşturan, birbirinden bağımsız yüksek mektepler açma yoluna da gitti. Böylece Osmanlı hukuk ve mühendislik öğretimi, 20’nci yüzyılın başına kadar Mekteb-i Hukuk ve Mekteb-i Mülkiyye ile Mühendis Mektebi’nde bağımsız olarak devam etti. Ancak 1900’de yeniden yapılandırma ile modern anlamda, bu sefer kalıcı olacak şekilde Darü’l-Fünun-ı Şahaneadıyla üniversiteyi tekrar açtı, ki burası, İstanbul Üniversitesi’nin esas temelini oluşturur. Buranın kuruluşunda hukuk, tıbbiye, felsefe (edebiyat), fen bilimleri (matematik ve mühendislik) ve ilahiyât olmak üzere beş fakülte vardı. Nizamî ceza mahkemelerine ilişkin Fransız Ceza Muhakemesi Kanunundan uyarlanan Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 25 Haziran 1879 tarihinde yürürlüğe konuldu ve “savcılık kurumu” düzenlendi. Amcası Abdülaziz Han döneminde hazırlanmaya başlanıp bitirilen Mecelle, İkinci Abdülhamid döneminde, 1877’de yürürlüğe girdi. Fransız ve İtalyan mevzuatından, özellikle 1807 tarihli Fransız Usul Kanunundan yararlanılarak Usul-i Muhakeme-i Hukukiyye adlı Medenî Usul Yasası, 21 Haziran 1879 tarihinde çıkarıldı. Yine Abdülhamid Han döneminde, başlangıçta gayrimüslim ve yabancı avukatlarla Türkiye’nin ilk barosu olan İstanbul Barosu, 1878’de kuruldu.
İkinci Abdülhamid, ulaştırmaya önem verirdi. Çünkü sürekli tehdit altında ve isyanların olduğu imparatorlukta otoritesinin güçlenmesi için askerî birliklerin vaktinde, hızla sevk ve idaresi kadar lojistiğin sevk ve idaresi de hayatî bir önem kazanmıştı. Hicaz ve Bağdat Demiryolları ile Sirkeci ve Haydarpaşa Garları, onun yaptırdığı önemli projelerdir.
Osmanlı’daki modern posta hizmetleri de tam anlamıyla İkinci Abdülhamid döneminde oluşturuldu. Teşkilat, Posta ve Telgraf İdare-i Umumiyyesinin Teşkilât-ı Cedidesine Dair Nizamnâme ile yeniden düzenlendi. Posta hizmetleri, özellikle onun döneminde önemli ölçüde genişledi. İmparatorluğun en ücra köşelerine kadar telgraf hatları döşendi ve başkent İstanbul, Ege Adaları, Trablusgarp ve hatta ulaşımı çok güç olan Fizan’a dahi bağlandı. Telgrafın geliştiği bu dönemde Yıldız Sarayı’nda da bir telgrafhane (Yıldız Telgrafhanesi) açılarak bütün ülkenin, taşra yöneticilerinin ve halkın merkezle doğrudan bağlantısı kuruldu. Bu telgraf hatları Kurtuluş Savaşı’nda Ankara Hükûmeti’ne önemli hizmetlerde bulundu.
Ayrıca Beykoz Hamidiye Kâğıt Fabrikası, Şişli Etfal Hastanesi, Darülaceze, Osmanlı Bankası, İstanbul Arkeoloji Müzesi, İstanbul İtfaiye Teşkilatı ve Darülhayr gibi kurumlar, yine onun açtığı kurumlardır.

Osman Yüksel Serdengeçti merhum diyor ya, “Bu şom ağızlılar, bu nikâhsız kalemler, bu putperestler, bu teresler, bu Allah, millet, vatan düşmanları, Selânik dönmeleri şunu bilsinler ki, bu vatanı, bu milleti suyun öte tarafından gelen gayr-i Türkler kurtarmadı”. Bu vatanı, bu milleti biz kurtardık, biz; Müslüman Türk milleti!
Cumhuriyet’in ilk mücadele yılları kimleri ürkütmüştü?
Cumhuriyet’in ilânıyla yeniden bir inşâ süreci başlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması sırasında, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda yapılan devrimleri desteklemek ve geliştirmek amacıyla Atatürk tarafından kurulmuş kurum ve kuruluşları şöyle sıralamak mümkün: Anadolu Ajansı, Anadolu Anonim Türk Sigorta Şirketi, Ankara Hukuk Fakültesi, Atatürk Orman Çiftliği, Bursa Merinos Halı Fabrikası, Çocuk Esirgeme Kurumu, Demiryolları ve Limanlar Genel Müdürlüğü, Devlet Hava Yolları, Devlet İstatistik Enstitüsü, Diyanet İşleri Başkanlığı, Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü, Etibank, İller Bankası, Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü, Merkez Bankası, Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Sanayi ve Maadin Bankası, Sümerbank, Şişecam, Türk Dil Kurumu, Türk Eğitim Derneği, Türk Hava Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Türkiye İş Bankası, Türkiye Şeker Fabrikaları, Uluslararası İzmir Fuarı, Ziraat Okulları ve Yüksek Ziraat Enstitüsü… Bu kurumlar birer kuruluş emaneti olarak hâlâ hizmet etmektedir.
Atatürk’ün açtığı fabrikaların başlıcaları ise şunlar: Ankara Fişek Fabrikası (1924), Gölcük Tersanesi (1924), Şakir Zümre Fabrikası (1925), Eskişehir Hava Tamirhanesi (1925), Alpullu Şeker Fabrikası (1926), Uşak Şeker Fabrikası (1926), Kırıkkale Mühimmat Fabrikası (1926), Bünyan Dokuma Fabrikası (1927), Eskişehir Kiremit Fabrikası (1927), Kırıkkale Elektrik Santrali ve Çelik Fabrikası (1928), Ankara Çimento Fabrikası (1928), Ankara Havagazı Fabrikası (1929), İstanbul Otomobil Montaj Fabrikası (1929), Kayaş Kapsül Fabrikası (1930), Nuri Killigil Tabanca, Havan ve Mühimmat Fabrikası (1930), Eskişehir Şeker Fabrikası (1934), Turhal Şeker Fabrikaları (1934), Konya Ereğli Bez Fabrikası (1934), Bakırköy Bez Fabrikası (1934), Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikası (1934), Zonguldak Kömür Yıkama Fabrikası (1934), Keçiborlu Kükürt Fabrikası (1934), Isparta Gül Yağı Fabrikası (1934), Kayseri Bez Fabrikası (1934), İzmit Kağıt ve Karton Fabrikası (1934), Nazilli Basma Fabrikası (1935), Bursa Merinos Fabrikası (1935), Gemlik Suni İpek Fabrikası (1935), Ankara Çubuk Barajı (1936), Nuri Demirağ Uçak Fabrikası (1936), Malatya Sigara Fabrikası (1936), Karabük Demir Çelik Fabrikası (1937), Divriği Demir Ocakları (1938), Sivas Çimento Fabrikası (1938) bunların yanı sıra Bursa Süt Fabrikası, Zonguldak Taş Kömür Fabrikası, Barut, Tüfek ve Top Fabrikası, Bitlis Sigara Fabrikası, Malatya Bez Fabrikası ve İzmir Klor Fabrikası.
Yenilenen Devletimiz, ekonomik ve siyâsî şartlara göre yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Hayatı etkileyen ve insanların geçmişini unutturmaya çalışan siyâsî ve sosyal çalışmalar ne kadar topluma zarar verdiyse de sanayi anlamında isimlerini saymaya çalıştığımız yüzlerce fabrika, bu dönemde kurulmuştur. Ancak pek çoğu 1938 sonrası yani Mustafa Kemal Paşa’nın vefatıyla akamete uğramış, çalışamaz hâle getirilmiştir. “İnönü Dönemi” olarak adlandıracağımız bu dönem, büyük bir ihanet dönemi olarak göze çarpmaktadır. Gerçek Atatürkçülerin bu rezil dönemin sonuçlarını iyi irdelemesi gerekmektedir.
1946’da Türkiye çok partili dönemle beraber devlet anlamında yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalışırken 1960 Darbesi ile zayıflatılmış ve gelişim süreci yok edilmeye çalışılmıştır. 1960 sonrası Demirel, 1970’lerde Erbakan ve 1980’lerde Turgut Özal döneminde belirli konularda ilerleme sağlansa da Türkiye’nin devlet bağlamında yeniden inşâsı, Recep Tayyip Erdoğan liderliğiyle 2002’de tekrar başlamıştır.
Öncelik savunma sanayiine verilerek sosyal ve ekonomik anlamda büyük ilerleme kaydedilmiş, bu gelişimi gören kirli akıl ise Gezi Olayları ve akabindeki 15 Temmuz işgal girişimiyle beraber bu süreci baltalamaya çalışmıştır. İşgalci darbe girişimi sırasında milletimizin bizzat geleceğine sahip çıkarak sokaklarda direniş göstermesi ve toplumsal desteğin yüzde 80’lere çıkması, bu badirenin de atlatılmasını sağlamıştır. Ancak o gün bile bu topraklara ait olmadığını gösteren milyonlarca alçak hâlâ içimizde yaşıyor ve her fırsat bulduğunda toplumu ifsad etmek için sosyal medya yahut sokaklarda çırpınıyor.
AK Partili yıllar
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde, 14 Ağustos 2001 günü Türkiye’nin 39’uncu siyâsî partisi olarak kurulan AK Parti, Türkiye siyasetinde 25 yılı geride bıraktı. AK Parti, kuruluşunun hemen sonrasında yapılan 3 Kasım 2002’deki genel seçimden birinci parti olarak çıktı. Kurulduğu günden bu yana girdiği tüm genel seçimlerde birinci parti olmayı başaran AK Parti’nin kurduğu hükûmetler, süreçte çok sayıda önemli icraata imza attı. AK Parti iktidarlarında Türkiye’de öne çıkan bazı gelişmeler şöyle sıralanabilir:
Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak adına üniversitelerde başörtüsü yasağı kaldırıldı. 2014’teki yönetmelik değişikliğiyle ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin de başörtüsü takabilmesinin önü açıldı. 1998 yılından bu yana üniversiteye girişte uygulanan katsayı farkı kaldırıldı. Üniversitelerde dönem harçları kaldırılırken, ilköğretim ve ortaöğretimde okul kitapları ücretsiz hâle geldi. Zorunlu eğitim 8 yıldan 12 yıla çıkarıldı. Düzenlemeyle kademeler 4 yıl süreli ilkokul, 4 yıl süreli ortaokul ve 4 yıl süreli lise olarak yapılandırıldı. Üniversitelerde birinci öğretimde katkı payı uygulaması kaldırılırken, üniversite sayısı 208’e yükseltildi.
1 Ocak 2005 günü Türk lirasından 6 sıfır atıldı, 2013 itibariyle Türkiye’nin Uluslararası Para Fonu’na (IMF) olan borcu kapatıldı. 2002’de toplam yıllık 36 milyar dolar ihracat yapan Türkiye, 2025 sonu itibariyle 275 milyar dolar ihracat gerçekleştirdi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, toplam rezervleri 200 milyar doları aştı. Türkiye’nin Karadeniz’deki ilk millî derin deniz sondajını gerçekleştiren Fatih sondaj gemisi, Sakarya Gaz Sahası’nda doğalgaz keşfetti. Şırnak Gabar dağında petrol bulundu. Türkiye’nin denizlerde doğal gaz ve petrol arama çalışmalarına yönelik sismik ve sondaj faaliyetleri için kurduğu enerji filosunda Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileri ile Barbaros Hayrettin Paşa ve MTA Oruç Reis sismik arama gemileri olmak üzere toplam 6 gemi bulunuyor. Sakarya Gaz Sahası’ndaki gaz üretiminde kullanılmak üzere Türkiye’nin enerji filosuna gaz işletme platformu gemisi dâhil edilecek ve gemi sayısı 7’ye yükselecek. Türkiye’nin ilk nükleer güç santrali Akkuyu NGS’nin devreye girmesi için yürütülen çalışmalarsa sürüyor.
AK Parti iktidarında sağlıkta yapılan en önemli değişikliklerden biri, tüm sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanması oldu. SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur, tek çatı altında toplanarak Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kuruldu. Aile hekimliği uygulaması başlatıldı. Türkiye’nin ilk şehir hastanesi 2017’de Yozgat’ta faaliyete geçirildi. 2018’de Türkiye’nin sağlık alanındaki en büyük kamu-özel işbirliği projesi ve dünyada tek seferde inşâ edilen en büyük hastane olan, 1 milyon 312 bin metrekare kapalı alan üzerine kurulu Ankara Bilkent Şehir Hastanesi açıldı. Özellikle büyükşehirlerde şehir hastaneleri hayata geçirilerek kapsamlı sağlık hizmeti sunulması sağlandı.
AK Parti iktidarı döneminde din ve inanç özgürlüklerine yönelik önemli adımlar atıldı. Bu kapsamda Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi 2020’de, Kariye Camiî 2024’te ibadete açıldı. 2022’de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde “Alevî-Bektaşî Kültür ve Cemevi Başkanlığı” kuruldu. Azınlık vakıflarının mülklerinin iadesi sağlandı. Türkiye, UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listeleri’ne kaydettirdiği 30 kültürel mirasıyla en çok kültürel değer kaydettiren ikinci ülke konumuna yükseldi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Ada Ankara ve yenilenen Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) açılışı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapıldı. Van Akdamar Kilisesi, Trabzon Sümela Manastırı, Edirne Büyük Sinagogu gibi dinî yapılar restore edildi. “Tarihin sıfır noktası” olarak nitelendirilen Göbeklitepe, UNESCO Dünya Mirası listesine girdi. “Teştepeler Projesi” ile başta Karahantepe olmak üzere Göbeklitepe benzeri 12 alanda arkeolojik kazı ve araştırmalar sürdürülüyor. 2002’den bu yana 12 bin 139 tarihî eserin Türkiye’ye iadesi sağlandı.
Türkiye’de AK Parti’nin iktidara geldiği 2002’den bu yana insan hakları ve yargı alanında da çeşitli yasal düzenlemelere imza atıldı. Kamuda başörtüsü yasağı uygulaması sona erdirildi. Yüksek Öğretim Kurulu’nun ve Millî Güvenlik Kurulu’nun sivilleştirildiği 2003’ten sonra Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatıldı. 7 Mayıs 2004’te 1982 Anayasası’nın 10 maddesi değiştirildi. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi sağlandı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçildi. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı getirildi. İstinaf kanun yolunun kurulmasıyla yerel mahkeme kararlarının yeniden gözden geçirilmesi sağlandı.
Farklı dil ve lehçelerde siyâsî propaganda ile eğitim ve kültürel faaliyetlerin yapılabilmesine olanak tanındı. Kürtçe yayınların önü açıldı. Milletvekili seçilme yaşı önce 30’dan 25’e, ardından da 18’e indirildi. Milletvekili sayısı 550’den 600’e çıkarıldı. Siyâsî partilerin seçim barajı yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşürüldü.
Aynı dönemde sanayi ve teknoloji alanında da önemli atılımlar yapıldı. 25 Haziran 2018’de Türkiye’nin Otomobili Girişim Grubu (TOGG) kuruldu. TOGG’un ilk aracı 2022’de seri üretim bandından indirildi. Türkiye’nin ilk yerli ve millî gözetleme uydusu İMECE uzaya fırlatıldı. Türkiye’nin insanlı uzay misyonu kapsamında, ilk Türk astronot Alper Gezeravcı’nın da içinde bulunduğu SpaceX’e ait uzay aracı, Uluslararası Uzay İstasyonu’na gönderildi. Türkiye’nin ilk yerli ve millî haberleşme uydusu Türksat 6A, ABD’nin Florida eyaletinde bulunan Cape Canaveral Uzay Kuvvetleri İstasyonu’ndan uzay yolculuğuna başladı.
Savunma sanayisindeki dışa bağımlılık oranı, yerli ve millî olarak geliştirilen ürünler sayesinde yüzde 80’den yüzde 20 seviyesine indi. Türk savunma sanayii, millî hava araçları çalışmalarıyla “helikopter/ uçak/ İHA kategorisinde” HÜRKUŞ, Bayraktar TB2, AKSUNGUR, Bayraktar AKINCI TİHA, HÜRJET ve KAAN’ı gökyüzüyle buluşturdu. T129 Atak Taarruz ve Taktik Keşif Helikopterleri de hizmete alındı. Envantere giren Türk İHA ve SİHA’ları, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin terörle mücadelesinde etkin olarak kullanılmaya başlandı. Bayraktar TB3, Bayraktar KIZILELMA ve ANKA III’ün test uçuşları devam ediyor. Türkiye’ye havadan gelecek tehditlerin bertaraf edilmesi amacıyla başlatılan Çelik Kubbe Projesi, Türk şirketlerinin son dönemde geliştirdikleri yerli ve millî sistemlerle eşsiz bir kalkan oluşturulmasını sağlayacak.
Ayrıca Türk SİHA’ları, Azerbaycan ordusunun Karabağ’daki 30 yıla yakın süren Ermeni işgaline son vermesinde kilit rol oynadı. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı koordinasyonunda Türk Havacılık Uzay Sanayii tarafından yürütülen Türkiye’nin en önemli teknoloji projelerinden KAAN, ilk uçuşunu yaptı. Türkiye’nin ilk SİHA gemisi TCG Anadolu, Türk Donanması’nın hizmetine girdi.
AK Parti hükûmetleri döneminde, terörle mücadelede, “terörü kaynağında kurutma stratejisi” ile hareket edildi. Sınır güvenliğini sağlamak amacıyla sınır ötesinde Suriye ve Irak’n kuzeyinde büyük askerî operasyonlar düzenlendi. Yurt içi güvenliği sağlamak için alınan önlemler arasında, 81 ilde hayata geçirilen kameralı güvenlik sistemi MOBESE öne çıktı.
Ulaştırma alanında dört bir tarafı duble yollarla örülen Türkiye, AK Parti döneminde yüksek hızlı trenle tanıştı. Ulaştırma alanında Marmaray, Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osman Gazi Köprüsü, 1915 Çanakkale Köprüsü gibi dev yatırımlar hayata geçirildi. Türkiye’deki havalimanı sayısı 58’e çıkarılırken, İstanbul Havalimanı dünyanın en iyi ve en yoğun havalimanları arasında yer aldı. “E-Devlet” uygulaması hayata geçirilerek binlerce kamu işleminin dijital ortamda yapılması sağlandı. e-Devlet kullanıcı sayısı 70 milyona yaklaştı.
Türkiye, etkili ve insanî dış politika anlayışıyla küresel ve bölgesel krizlerin çözümünde arabulucu aktör olarak öne çıktı. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın sebep olduğu gıda krizinin çözümünde Türkiye’nin öncülüğündeki tahıl koridoru girişimi önemli rol oynadı. Türkiye’nin arabuluculuğu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gayretleriyle Tahıl Koridoru Anlaşması imzalandı. Anlaşmayla yaklaşık 33 milyon ton tahılın, dünyanın çeşitli ülkelerine taşınması sağlandı. Süreçte kesintiye uğrayan tahıl koridorunun yeniden canlandırılması için diplomatik temaslar sürdürülüyor.

“Ekrem İmamoğlu Yolsuzluk Dosyası” ve son dönemdeki olaylar bize gösterdi ki, hâlâ bu topraklara ait olmayan iş adamlarımız, ahlâksız sanatçılarımız, geleceğini bu topraklarda aramayan vatandaşlarımız var. 2018 yılında Devlet, açtığı nüfus kayıtlarıyla, “Bu topraklara ait olmazsan başına geleceklere hazır ol!” demek istedi. Ama bu niyete yeteri kadar hizmet edilmedi.
Türkiye’nin dış temsilcilik sayısı da bu dönemde yükselerek 261’e çıktı. 2009’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu panelinde eski İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres karşısındaki “One minute!” çıkışıyla ses getiren Erdoğan, İsrail’in 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye yönelik saldırıları karşısında da etkili bir duruş gösterdi ve İsrail’in saldırılarının durdurulması için dünya kamuoyuna çağrı yaptı. Gazze’ye en çok insanî yardım gönderen ülke konumunda bulunan Türkiye, diğer insanî yardımların ulaştırılması için de öncü rol oynadı. Uluslararası Adalet Divanı’na (UAD) İsrail aleyhindeki soykırım davasına müdahillik başvurusunda bulundu.
Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) da terörle mücadeledeki başarılı operasyonların yanı sıra istihbarat diplomasisini başarıyla uyguladı. Son olarak MİT tarafından Ankara’da koordine edilen takas operasyonu dahi İkinci Dünya Savaşı sonrası yapılan en büyük takas olarak tarihe geçti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Sayın Hanımefendi Emine Erdoğan himayesinde ve Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nca 2017’de hayata geçirilen Sıfır Atık Projesi, küresel bir çevre hareketi ve dünya markası hâline geldi. Proje ile bugüne kadar 60 milyon ton üzeri geri kazanılabilir atık ekonomiye kazandırıldı, binlerce binada Sıfır Atık Yönetim Sistemi’ne geçildi, 6 milyon ton sera gazı salımı önlendi.
81 ilde 100 milyon metrekare millet bahçesi hedefi ile başlatılan proje kapsamında millet bahçelerinden 250 üzerisi tamamlandı, yüzlercesinin yapımı sürüyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, TOKİ eliyle 2002 yılından bu yana 1 milyon 500 bin üzerinde konut inşâ etti. Deprem bölgesinde 500 bin konut teslim edildi ve herkese ev çalışmaları kapsamında 500 ev için kura çekimleri başladı.
Bütün bu yapılanların gayesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yeni yüzyıla hazırlamak ve yeni dünya düzeninde oyun kurucu Türkiye’nin sosyo-ekonomik olarak muhatapları karşısında güçlü kılmaktır.
15 Temmuz ve sonrası
15 Temmuz’da Devlet’in tam bağımsız ve millî bir yapılanmaya sahip olması anlamında büyük bir fırsat geldi önümüze. FETÖ artıklarının temizlenerek Yeni Türkiye’nin sadece bu topraklara aidiyeti olanlarla yönetilmesi fırsatı, bazı hassasiyetlerin kaybedilmesi nedeniyle tam olarak gerçekleşmedi. Bu yüzden hâlâ bazı konularda güvenlik şartları oluşmadığı için daha sert hamleler yapılamamaktadır.
Ekrem İmamoğlu Dosyası, aslında tekrar bu fırsatı bize getirmiştir. Görülmüştür ki, ana muhalefet ve ona eklemlenmek istenen bazı unsurlar maddî ve manevî olarak büyük bir bozulma içerisindedir. Ahlâkî olarak yok olmuş ve dış güçlerden medet uman muhalefet unsurlarının bu devlete verebilecekleri en ufak bir fayda yoktur. Uçkur derdine düşmüş, şehveti hayatın merkezine almış, parayla herkesi satın alabileceğine inananların bu topraklara verebileceği en ufak bir yarar da yoktur. Irz ve namustan mahrum olanlardan sakınılmalıdır.
Sonuç
1923’te devleti kurduk, 2003’te tekrar cihanşümul özelliklere kavuşturduk. Hamdolsun ki, Devletimiz ebed-müddettir. Hengâmeler bizi korkutmaz. Türk’ün İslâm’ı kabul ettiği zamandan beri bütün fetihler ve başarılar saldırı üzerine olmuştur.
İran ve Mısır bize karşı düşmanlık ederken, Avrupa’da da küfür tek millettir. Türk milletinin yüzde 65-70’i bir araya gelmeden cihana hüküm vermek zordur. O yüzden önce içeride safları sık tutmak ve devleti “Millî Devlet” yapmak gerekir. Bu topraklarda herkes yaşayabilir ama devlet, Türk’ün Devleti’dir.
Bu topraklar çok hain gördü ama Türk milleti hepsini de tarihe gömdü. Bu topraklarda mülk, milletindir. Millet, Türk’tür. Türklük, bu toprakların varlığının teminatıdır. İlelebet böyle kalacaktır. Sivas Kongresi’nde Amerikan mandasını isteyenlerin torunları, kirli aklın Anadolu topraklarına müdahalesini kolaylaştıracak bütün adımları attıkları gibi, “Kıbrıs’ı versek ne olur?” diyerek içimizde geziyor, millî şuuru tasfiye edecek çalışmalar yapıyorlar. Neden Kavala Dâvâsı ve Demirtaş’la bu kadar yakından ilgilendiklerini daha iyi anlıyor muyuz?
Osman Yüksel Serdengeçti merhum diyor ya, “Bu şom ağızlılar, bu nikâhsız kalemler, bu putperestler, bu teresler, bu Allah, millet, vatan düşmanları, Selânik dönmeleri şunu bilsinler ki, bu vatanı, bu milleti suyun öte tarafından gelen gayr-i Türkler kurtarmadı”. Bu vatanı, bu milleti biz kurtardık biz; Müslüman Türk milleti!
Bayrağımıza saldırı oldu ama onu direkte vuracak adamı koruyacak kanun var mı? Rojova’ya destek için Devlet’in memuru eylem yaptı, onu memuriyetten atacak kanun var mı? Bu ülkede neden Hıyanet-i Vataniyye Kanunu yok? Bayrağı direğinden zorla indirirken hangi hareket vatana ihanet, hangisi bayrağa hakaret? Hangi alandaki bayrak dokunulmaz? Şirket önündeki bayrak dahi indirilirken adam sövüyorsa, verelim cezayı, bakalım bir daha sövebilecek mi? Bana göre o direğe çıkan direkte vurulur. Direkten canlı inerse, mahkemeye çıkarılır. Ama maalesef bu hain bizim vatandaşımız. Herkes “İdam geri gelsin” diyor. Hatta 12 Nisan 1991’de yürürlükten kaldırılan vatana ihanet suçuna dair Hıyanet-i Vataniye Kanunu, tekrar çıkmalıdır. Neden mi? İzah edelim…
Mondros Mütarekesi imzalanmadan kısa bir süre sonra başlayan işgaller karşısında Türk milleti, Mustafa Kemal önderliğinde başlatılan Anadolu hareketi etrafında birleşmişti. Anadolu’da başlayan bu direniş hareketi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla bir kimlik kazanmış ve Türk milletinin meşru temsilcisi hâline gelmişti. Meclis’in açılmasıyla birlikte Anadolu’nun genelinde ortaya çıkan otorite boşluğu ve iç isyanların oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla 29 Nisan 1920 tarihinde, bahsi geçen Hıyanet-i Vataniye Kanunu kabul edilmişti. Millî Mücadele’nin bu zor günlerinde kabul edilen kanun, Meclis’in meşruiyetini de tescil etmiş ve Millî Mücadele aleyhine olan eylemleri bertaraf etme hususunda caydırıcı bir güç olmuştur. Buradan hareketle, “vatana ihanet” kavramı Anayasa’da yer almaz ise içerideki düşmanlarla mücadelemiz çetin olmaya devam eder. Bu yüzden ihanete karşı idam geri gelmelidir. Madem soralım: Ey hainler, PKK’lılar, FETÖ’cüler, demokrasi narası atanlar, sözde bir masumiyetle saç örenlere destek veren PKK severler ve İslâmcı geçinip Şiaseverliğini gizleyenler, tehcirde döneklik yaparak Ermeni’den dönen siyasal Alevîciler, var mısınız?
Türkiye savunma sanayiinde güçlü, sınırlarımızda bizimle baş edecek kimse yok. Ama içeride bu yumuşak görünen, içten içe toplumu kemiren bu hainlerle mücadelede yeteri kadar güçlü değiliz. Halkı ayakları üstünde duracak şekilde güçlendirmeliyiz. Boş iş ve hevesler uğruna ömür tüketmelerini engelleyip, onları din ve devlet uğrunda bir mücadele istikametinin içine sokmalıyız.
“Demokrasi” adı altında her türlü rezalet ve ihaneti normalleştirmeye çalışıyorlar. Suriye ve Irak’ta savaşan İranlılardan daha tehlikeli, Türkiye vatandaşı olan Şii İran faşizanları var. PKK’yı aratmıyorlar bu topraklara düşmanlıkta. Ve Şia ile Alevilik kisvesi altına giren, yeni ateist görünümlü ajanların pek çoğu PKK’dan daha tehlikeli. Çünkü içimizdeler.
FETÖ’yü bildik, gereğini yaptık; yapmaya devam ediyoruz. Ama bunları bilemiyoruz. Gizli din taşıyanlar milyonlarla ifade ediliyor bu memlekette. Öyle ya, Tekin Alp yani Mois Kohen, Tanrıdağı’ndan yüceydi. Mevzu uzun…
Yurtdışına para kaçıran ve sözde iş adamı kılıklı vatan hainleri de var aramızda. “Yabancı sermaye giriyor” diye bütün muafiyetlerden yararlanan, gittiği ülkenin dış yatırım teşviklerini alıp bizdeki esnaf asgarî ücret ve vergi-SGK ile boğuşurken bu topraklardan kazandıklarını yurtdışına kaçıranlar aramızda… O paraların hepsi bu topraklara ge-le-cek!
Ekrem İmamoğlu Yolsuzluk Dosyası ve son dönemdeki olaylar bize gösterdi ki, hâlâ bu topraklara ait olmayan iş adamlarımız, ahlâksız sanatçılarımız, geleceğini bu topraklarda aramayan vatandaşlarımız var. 2018 yılında Devlet, açtığı nüfus kayıtlarıyla, “Bu topraklara ait olmazsan başına geleceklere hazır ol!” demek istedi. Ama bu niyete yeteri kadar hizmet edilmedi.
Her şekle girebilen bu küresel aklın tecavüzüne uğramış gayrimillî bürokrasiden de kurtulmak zorundayız. Zira milletin varoluş ve direniş noktaları, Devlet’in içindeki kirli aklın temsilcileri tarafından yok edilmekte, Devlet üzerinden teslimiyetçi akıl körüklenmektedir. Hâlâ bu ülkede FETÖ’cü, PKK sempatizanı, siyasal Alevîci, Nusayrî sempatizanı, İran sevdalısı, Vahhabi âşığı, Amerikan yanlısı, Siyonist devletin memuru, müteahhiti var. Cemil Meriç şöyle diyor: “Vatan haininden aydın olmaz!”
Hiçbir devlet bu kadar hainle ayakta kalmayı başaramaz. Ancak bu devleti sevmeyen haine, hilâlin gölgesi haram olsun!
Bütünlüğü sağlamanın ilk kuralı ise “millî devlet” ve bunun için “millî bürokrasidir”. Yani millî devletin emrinde millî bürokrasi… Bürokraside bu anlayış dışında hiçbir anlayışın varlığına izin verilmemeli, küresel uzantıları olan siyaset ve bürokrasi arasında denge politikalarından vazgeçilmelidir.
Türk Devlet Aklı, son Osmanlı Meclisi’nde, “kurtuluş ve yükseliş şartı” olarak “Mîsâk-ı Millî”yi koşmuştur. Mîsak-ı Millî, Türkiye Yüzyılı’nda yeniden varoluş ve yükseliş stratejisidir. Bu nedenle Türk olarak, aslı varken taklitlerinden kaçınılmalıdır.
Allah rahmet eylesin, Muhsin Başkan’ın deyişiyle “Vatan aşkı maya gibidir de sütü bozuklarda tutmaz” ya, o hâlde sütü bozuklardan temizlememiz lâzım Devlet’i. Artık sağı solu yok, elimizde tek vatan kaldı. Bir de hainleri…
Devlet, milletin malıdır. İrade-i millîye esastır. Bu nedenle Devlet kıymetlidir. Bu nedenle “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe!” diyoruz. Biz gördüklerimizi, bildiklerimizi, düşündüklerimizi yetkililere seslenerek dile getiriyoruz ya, karar onların. Bu yüzyıl “Türk Asrı” olacaktır. Olmalıdır… Biz özgür birer Müslüman Türk olmaya devam edeceğiz bunun için. Asla küreselci olmayacak, onlarla pazarlık etmeyeceğiz. İngiliz İslâmcısı, Ali’siz Alevî ya da Türk olmayan Türkçü olmayacağız. Önemli olan dirayetimiz, gayretimiz ve istikametimizdir.
Şeytan, meleklerin hocasıydı. Onlar bizim bildiğimizden daha çoğunu biliyorlar. Bize Allah yardım ediyor. Unutmayın ki, “Allah’ın dediği olur” diye araştırdığımızda karşımıza çıkan ayetlerin ortak özelliği, şeytan tarafının önce hamle yaptığıdır!



