“Devlet Aklı”na yardımcı olan devletlular

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet… Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanet ve haksızlığın olduğu yerde ise huzursuzluk, kavga, savaş, servet ve neslin helâk olmasına şahit olunmuştur. Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Devletin hizmet makamları da birer emanettir.

İNSAN, maddî ve manevî çeşitli ihtiyaçları olan bir varlıktır. Bu ihtiyaçlarını karşılamak ve hayatını devam ettirebilmek için kendisi gibi insanlardan oluşan bir topluluğa da ihtiyaç duymaktadır. Etnik yapı ve inanç başta olmak üzere dil, bölge, kültür gibi olgular ise, bir topluluğu diğerinden ayıran, nev’i şahsına münhasır bir toplum olmasını sağlayan unsurlardır.

Bir toplum sahip olduğu maddî/manevî unsurları muhafaza ile devam ettirebilmek için çeşitli organizasyonlar yapmak zorundadır. Bunların başında ise bir bütün olarak toplum organizasyonları arasında koordinasyonu temin edip koruyucu ve geliştirici tedbirleri almak gibi temel bir görevi üstlenen “siyâsî organizasyonlar” gelmektedir. Tarihteki en eski toplumlardan günümüzdeki en modern toplumlara gelinceye kadar her birinde var olan bu siyâsî organizasyonlar, kendi toplumunun varlığını, devamını, korunmasını, geliştirilmesini ve diğer toplumlarla rekabetini sağlamaya çalışmaktadır.

Siyâsî organizasyonlar, belli bir kurumsal yapılanmaya ulaştığında hükmî bir şahsiyet hâline bürünmekte ve “devlet” olarak nitelendirilmektedir. Bu noktalardan bakarak devletin ne olduğu ile ilgili toplumsal bir gereklilik olmasından hareketle sosyolojik, siyasal güç ve tasalluta dayalı bir iktidar erki olma gibi açılardan farklı tanımları yapılmıştır. Buradan da anlaşılacağı üzere “devlet” basit bir mefhum değil, oldukça girift ve çeşitli fikir unsurlarından mürekkep bir yapıdır.

 

 

Siyasetle bürokrasi arasında tesanütün sağlanması millî devletin hem görevidir, hem de istikbâle dair beklenen bir zarurettir.

 

İbni Haldun’un devlet nazariyesi

İbni Haldun, bugünkü sosyolojik anlayışa uygun olarak toplum ve devleti birbirinden ayırır. Devlet, insanı diğer insanların saldırılarından korumak için kurulmuş bir kurumdur. İbni Haldun, devletin veya siyâsî iktidarın ortaya çıkışını bir bakıma “idare edenlerle idare edilenlerin farklılaşması” şeklinde açıklamaktadır. Ona göre devletler, göçebe kavimlerin zamanla genişleyip zenginleşerek yerleşik hayata yönelmeleri ve kendi başlarına siyaseten teşkilatlanmalarının sonucu ortaya çıkmaktadır. İptidaî hayat biçiminden devlet kurmaya ve medenî bir iklime doğru ilerlemeye iten güç de asabiyedir.

Asabiye bağları ile iç ve dış saldırılara karşı gelen yasakçı olan yaklaşım, toplumun bütününe hâkim olur. İşte bunun adı da devlettir. Başka bir deyişle, asabiyenin sonuç ve amacı, devlet kurmaktır. Ayrıca o, devlet anlayışında organizmacı bir tutum sergiler.

Devletler de aynı insanlar gibi doğar, gelişir ve ölürler. İbni Haldun’a göre, bir devlet kurulduktan sonra büyüme, olgunlaşma ve yıkılmanın doğal ve zorunlu yasasına tâbi olur. Devlet, bilindiği gibi, belli sınırlar içerisindeki insan topluluğuna ait siyâsî hâkimiyetin teşkilatlanmış şeklidir. Aklıselimin, ehl-i din ve ehl-i dilin bileceği gibi, İslâm devlet başkanına tarihî seyri içerisinde “halife, imam, emiru’l-müminîn, ulu’l-emr, melik, sultan, padişah” denilmiştir. İslâm hem dindir, hem devlettir, hem dünyadır, hem ahirettir; bunlar birbirinden ayrı düşünülemez.

Akaid ve fıkıh kitaplarımızda konu şöyle özetlenmiştir: Müslümanlar için dinî hükümleri geçerli kılmak, hadleri (dinî cezaları) uygulamak, sınırları sağlamlaştırmak, askerleri teçhiz etmek, zekâtları almak, başkaldıranları/asi olanları, hırsızları, yol kesenleri yani anarşist ve teröristleri kahretmek, cuma ve bayram namazlarını kıldırmak, kullar arasında vaki olan dâvâları hâlletmek, haklar üzere getirilen şahitlikleri kabul etmek, velisi olmayan küçük erkek ve kız çocuklarını evlendirmek, ganimetleri taksim etmek ve diğer hususları hâlletmek için bir imam (devlet başkanı edinmek) mutlaka lâzımdır.

 

 

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk döneminde ehil olmayan bakanların yetkili kıldıkları üst bürokratlar, nedense bir türlü bu kumpası kıramadılar. Neden 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na dokunulmuyor?

 

Bürokrasi nedir?

Bugün her insanımızın bileceği bir memur tarifi vardır. Yani bürokratik yapımızın hâl-i pürmelâlini kime sual ederseniz tahminen bir cevap verecektir. Kabul gördüğü kadarıyla ve sosyal bilimcilerin ortak kanaatine göre, yönetim anlayışında siyasetçilerin oluşturdukları politika ve aldıkları kararları uygulamak bürokrasi, devlet görevlisi, bürokrasinin uygulayıcısı da bürokrattır. Ancak bu düşünce biçimi, gerçeği tam anlamıyla yansıtmamaktadır.

Siyasetçilerin karar alırken ihtiyaç duyduğu teknik bilgi ve uzmanlığın büyük ölçüde bürokrasinin kontrolünde olması ve alınan kararların uygulanmasında sahip olduğu tekelci pozisyon, bürokrasiyi politik karar alma ve uygulama süreçlerinin bir ortağı hâline getirmektedir. Nihayet belirli politika alanlarına dair bilgi ve belgeleri arşivleyen ve kararlar alınırken siyasetçiler için bunları yorumlayan aktörler, bürokratlardır. Bürokrasi bu bilgileri isteyerek veya istemeyerek siyasetçilere yanlış aktarabilir veya manipüle edebilir. Dahası, siyasetçilerin bu bilgi denetimine dayalı olarak aldıkları kararları hayata/tatbikata geçirecek yegâne aktör, yine bürokratlardır.

Türkiye’de bugüne kadar sivil ve askerî kanadıyla bürokrasi, bu karar alma süreçlerinde rol oynamanın ötesinde siyasete daima meyilli olmuş ve diğer ülkelerdeki bürokratik mekanizmalarla karşılaştırıldığında politik karar alma süreçlerinde zaman zaman siyasetçilerden de baskın ve ayrıcalıklı bir konum elde etmiştir.    

Her devlette toplumun amaçlarını belirleyen bir süreç var. İşte bu süreçte siyasiler genel kararları alırlar. Bürokratlar ise bunları uygularlar. Alınan kararlarla bunların uygulanmasında görev alanların birbirinden ayrılması gerekir. Bazen de bürokratlar, siyasilerin görev alanına giren konularda söz sahibi olurlar. Bunları yaparken belirli bir sınır çerçevesinde olunması gerekir. Bürokrasi-siyâsî iktidar ilişkilerinde, talepleri yerine getiren, kanunlar çerçevesinde iktidara bağlı olması gereken bürokrasidir.  

Bürokrasi ve iktidar arasında girift ilişkiler meydana gelmektedir. Bürokrasi gücünü bilgi ve uzmanlıktan, iktidar ise halktan almaktadır. Bürokraside rol farklılaşması ortaya çıkmaktadır. Bu da yolsuzlukları ve rüşveti ortaya çıkarmıştır. Bunun nedeni, kulu Rabbinden uzaklaştırarak kötülük işlemeye tahrik eden isyankâr nefistir. Nefsin yegâne maksadı, hevâ ve heveslerini ölçüsüzce tatminden ibarettir. Şehvetin esiri, şeytanın avenesi olmuş; keyfine, zevkine, günaha düşkün olan nefistir.

Memuriyette/bürokraside bilgi ve uzmanlaşmanın artması, üst kurulların çoğalmasına neden olmaktadır. Üst kurullarda oluşan bilgi ve uzmanlık gücünü iktidara karşı kullanılmakta, bu da bürokrasi ve siyaset arasında girift ilişkilerin doğmasına neden olmaktadır. Bunda muvaffak olmanın şiarı, bürokrasi ve siyaseti birbiriyle uyum içinde yürütmektir. Hükümet rolünün gelişmesi, hükümet yapı ve yönetim sistemlerinin giderek karmaşıklaşması, kurullara ve bunlara verilen görevlerde uzmanlaşmayı gerekli kılmıştır. Geleneksel görevler giderek genişlemekte ve hükümetlerin programlarına yeni görevler eklenmektedir. Hükümetlerin yerine getirmek zorunda oldukları görevlerin güçlük ve genişliği, yönetimlere daha geniş bir güç vermiştir.

         

Güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklının lâyığını bulması, hukuk karşısında eşit muamele görmesidir.

 

Geçmişten günümüze devlet tecrübemiz

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kalan miras, ekonomiden sosyal alana, kültürden yönetime geniş bir yelpazeyi içermektedir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişte yönetim gelenekleri ve siyaset kültürü de miras olarak intikal etmiştir. Her ne kadar bazı akademik çevreler “aliyyü’l- âlâ” diye süsleyip göklere çıkartarak hayranlıklarını gizleyemedikleri Batıcıların “Tanzimat” ile beraber başlatsalar da, özetle Osmanlı Cihan Devleti’nin tüm bürokratik yapısına bakalım.

Osmanlı Devleti, kurulduğu andan itibaren durmadan değişen ve gelişen bir yapıya sahip olmuştur. Bu biçimde, kurumları ve kültürü ile daha 15’inci yüzyılda kendine özgün bir dünya görüşüne sahip bir medeniyet inşâ etmiş ve medeniyetin ihtişamı Batılıların dikkatlerinden kaçmamıştır. Batı’da Rönesans ve Reform hareketleri diye tesmiye edilen gelişme öncesinde İslâm ve dolayısıyla Osmanlı’nın parlak devrinden istifade edildiği, inkâr edilemez bir hakikattir. Bu gelişme sürecinde Osmanlı Devleti, eski Türk siyaset ve toplum geleneklerinden, daha sonra da Doğu ve Batı medeniyetlerinden harmanlayarak kendine özgü siyâsî ve kültürel bir sistem oluşturmuş, bu sistemin kültür çerçevesi içinde bir değişim yöntemi de bulmuştur.

Kuşkusuz her medeniyet, başka medeniyet ve kültürlerden yabancı kurumları ve âdetleri kısmen değiştirerek, kısmen de tamamlayarak bünyesine uydurmaktadır. Her medeniyetin değişim merhaleleri bulunmaktadır ve bir aşamadan diğer aşamaya geçiş sarsıntılı olmaktadır. Osmanlı Cihan Devleti de bu sarsıntıları yaşamakla birlikte, devlet kendi değişim yöntemlerine uygun bir gelişme aşamasına girmiş ve ondan sonra değişimlere aynı şekilde ayak uydurabilmiştir. Nitekim askerî sahada 18’inci yüzyılda model alınan Batı tarzı topçu ve istihkâm birlikleri ve kurulan mühendishane, büyük bir sarsıntıya neden olmadan Osmanlı askerî bünyesiyle bağdaştırılabilmiştir.

Yüzyılın sonunda, bu geleneğe bağlı değişim fikri bırakılarak, onun yerine daha köklü yenileşme ve ıslahat yapma fikri itibar görmeye başlamıştır. Böylece 19’uncu yüzyılda “çağa uymak” şeklinde ifade edilebilecek yeni bir mesele ortaya çıkmıştır. Bunu “modernleşme” olarak adlandırmak da mümkündür. Kısmen 18’inci yüzyılın sonunda başlayarak 19’uncu yüzyıl boyunca süren, doruk noktası bu yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreklerinde yaşanan bu dönem, siyasal iktidarın ve bürokrasinin büyük bir dönüşüm geçirdiği, modernleşme ve Batılılaşma çabalarının anayasa/yasacılık ve temsilî meclislerle güçlendirilerek siyasal iktidarın (sultan) sınırlandırıldığı, bir yandan bürokrasiye yasal-rasyonel bir görünüm kazandırılmaya çalışılırken diğer yandan reformların plânlayıcısı ve yürütücüsü olan bürokratların yönetimde daha güçlü ve söz sahibi aktörler olarak ortaya çıktığı dönemdir.

Osmanlı Devleti’nin geleneksel bürokratik yapısındaki değişim, modernleşme hareketleriyle bağlantılıdır. 1780’li yıllarda Osmanlı devlet adamları askerî ıslahatın malî reformları ve merkezi hükümetin gücünün arttırılması gerektiğini fark etmişlerdir. Bu nedenle Üçüncü Selim döneminde devlet sisteminin ayrıntılı bir şekilde gözden geçirilip düzenlenmesi için ilk girişimler başlamıştır. Bu girişimler, yasal otorite olarak padişah otoritesinden kaynaklanan bir İslâmî devlet için çok büyük öneme sahiptir.

Yenilikler için kullanılabilecek tek yasal yetki/güç, sultanın yani padişahınkiydi. Reform, bu yetkinin daha çok kullanımı anlamına gelmekteydi. Daha önceki dönemlerde kanun terimiyle beraber dile getirilen sultanın yasama gücü de bundan böyle giderek daha çok nizam ve nizamla ilgili terimlerle (nizamname, Nizam-ı Cedid, Tanzimat) birlikte kullanılmaya başlanmıştır. Bu bağlamda Üçüncü Selim’in tahta çıkışından (1789) Birinci Meşrutiyet’e gelinen sürecin (1786) Osmanlı Cihan Devleti’nde bürokratik yönetim geleneğinin ortaya çıkması ve gelişmesi açısından önemli bir döneme işaret ettiği görülmektedir.

Bu dönemde 16’ncı yüzyılın sonundan itibaren başlayan çözülme sürecini engelleme çabaları söz konusudur. Bu çabalar, özellikle 19’uncu asırda eskisinden farklı bir Osmanlı bürokratik geleneğinin oluşmasına sebep olmuştur. Nitekim 18’inci asrın ilk yarısından başlayarak yavaş yavaş şekillenmeye başlayan yeni bir dünya görüşü, özellikle Üçüncü Selim (1789-1807) ve İkinci Mahmud (1808-1839) gibi “yeniliği” önemseyen padişahlar tarafından resmen kabul edilmiştir. Ruhiyat olarak değil belki ama ıslahat olarak ve devleti kurtarmak için eski düzenden bir ölçüde vazgeçilmesi gerektiği düşünülmüştür.

 

Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile adalet gerçekleşmez.

 

Biraz da “Tanzimat” denilen Batıcılık akımının girizgâhına bakmak lâzım

Dillerden düşürülmeyen Tanzimat’ın sivil bürokrasi üzerindeki etkilerine bakıldığında, bunun hem iyi, hem de kötü yönlerinin olduğu görülmektedir. Birinci kötülüğü, bazı münevver geçinenlerin “Terakki yani ilerlemeye din engeldir” hezeyanıdır. Bu hezeyanı kültürde, tasavvurda, özellikle de askeriyede de görmek mümkündür. Çünkü bir arifane kelâmla söylersek, ilk düğme yanlış iliklenmiştir.

Bu dönemde Mülkiye memurlarının sayısı on binleri aşmıştır. Bunlardan birçoğunun gereksiz olduğu ifade edilebilir. Bununla beraber, sivil bürokrasi birçok yeni işlevi de yüklenmiştir. Artık sadece merkez dairelerdeki kâtiplerden oluşmayan Mülkiye, taşra yönetimi, adalet, eğitim ve nüfus sayımı gibi alanlar olarak modern bir sivil bürokrasiden beklenen işlevlerin birçoğunda sorumluluk üstlenmiştir. Tanzimat, Osmanlı Devleti’nde ilk kez sistemli bir şekilde, bütün İmparatorluğu kapsayan, sivil memurlardan oluşan bir taşra teşkilatları altyapısı kurulduğu dönemdir. Tanzimat’ın başarısızlığının altında yatan önemli nedenlerden birçoğu, İmparatorluk ölçüsünde etkin ve aynı biçimde işleyecek idarî sistemlerin kurulup uygun kadrolarla doldurulmasındaki güçlüklerden kaynaklanmıştır.

 

 

AK Parti iktidarlarında “İşi ehline veriniz” düsturuyla çalışmak yerine üyeliklere ve meşrebî önceliklere yer veren, particilik saikiyle hareket eden memur sendikalarının durumu da tartışılmalıdır.

 

Diğer taraftan Tanzimat Dönemi’nde egemen hâle gelen bürokratlar, yeni bir tipti. Bunların yükselmelerini sağlayan sebep, Avrupa’yı ve Avrupa dillerini bilmeleridir. Birçoğu bu bilgileri Tercüme Odası ve Tahrirat-ı Hariciye Kalemlerinde (Hariciye Nazırlığı ya da Hariciye Nezareti, son dönem Osmanlı hükümetlerinde devletin dış siyasetini yürütmekle görevli, günümüzdeki Dışişleri Bakanlığı’na karşılık gelen kurumdur) ve diplomatik hizmetlerde yer edinmişlerdi. Tarihçiler bu zevat için şöyle derler:

“Bilgileri de, üslûpları da yenidir. Redingot ve fes giyip, sık sık görüştükleri Avrupalıların arkadaşlığından hoşlanmışlardır. Bu yeni tarzları padişahları bile etkilemiştir. Tanzimat bürokrasinin yabancı dil bilen, dış dünyayı izleyebilen yetenekli üyelerinin yanında yeni dönemin kültürel ortamına, çalışma usulüne uyum sağlayamayanların sayısınınsa fazla olduğu bir dönemdir.

Bu tiplerin içinde yabancı dili yanlış yazıp konuşanlar, koltuğunun altında göstermelik bir şekilde Fransızca gazetelerle dolaşanlar, kayrıldığı görevlerde gülünç işler yapanlar çoktu. Bürokrasi için öne çıkan olgulardan biri de alafrangalıktır. Nitekim alafrangalık lâik eğitimin ve lâik bürokrasinin aşama aşama benimsendiği bir yaşam tarzı olmuştur. Eski dönemde ince hayat tarzı ulema sınıfının büyüklerine özgüyken, Tanzimat’la beraber sivil bürokrasi, modern ve pahalı hayat merakı ve o hayata özenme biçimine öncülük etmeye başlamıştır.”

İkinci Abdülhamid dönemine gelindiğinde reformlar taşra yönetimi, eğitim ve adalet gibi birçok alanda benzer gelişimini devam ettirmiştir. Fakat İkinci Abdülhamid’in tahta çıkışı özellikle sivil bürokrasi açısından önemli farklılıklar da getirmiştir. Nitekim İkinci Abdülhamid döneminde, Tanzimat Dönemi’nden farklı olarak, tepede kararlı bir padişah bulunduğundan iktidar merkezi saraya, İkinci Mahmud zamanında olduğu yere kesin olarak dönmüştür. İkinci Abdülhamid, sivil bürokrasiyi sağlamlaştırmış ve İkinci Mahmud’un istediğine benzer bir konuma geriletmiştir. İktidarın aşırı merkezileşmesi hamlesi ilerlemiş, saray politik önem bakımından Bâbıâli’yi gölgede bırakmıştır.

Bazı güçlüklere rağmen İkinci Abdülhamid döneminde de bürokratik yönetim geleneği temel özellikleri ile devam etmiştir. Bu duruma en önemli katkıyı sağlayan unsur, yükseköğretim kurumları olmuştur. İdadî (Rüştiye mezunlarını yüksekokullara hazırlamak için açılan, günümüzdeki liseye denk ortaöğretim kurumu), Rüştiye (Tanzimat döneminde Batı tarzında oluşturulan, zamanla ilköğretim kademesiyle birleşen ortaöğretim kurumu) ve bilâhare darülfünunlar (üniversiteler) kurulmuştur. Devletten bağımsız, siyasal ağırlık sahibi girişimci orta sınıfların yokluğu da sürece katkı sağılmıştır.

Tüm bu özellikler ve gelişmeler çerçevesinde modernleşme çabaları açısından bakıldığında, bürokrasinin çeşitli kolları arasında 19’uncu yüzyıl reformlarından en çok fayda sağlayanın sivil bürokrasi olduğunu söylemek mümkündür. Aynanın arka yüzünde ise zamanla reformdan fayda sağlama derecesine göre farklı memuriyetler arasında dengesizlikler oluşmuş ve bu farklılıklar memuriyetler arasındaki rekabeti arttırmıştır.

Memurlar, elitler olarak Fransızcaya hâkimiyet olmak üzere, Batılılaşma derecelerine göre farklılaşmışlardır. Subaylar arasında da mektepli-alaylı ayrımı bulunmaktaydı. Bu farklar ise ciddî gerilimlere neden olmuştur. Zira ulema, askerî ve sivil seçkinler karşısında gücünü kaybetmişti. Ulema, yeni devlet kurumları personelinin bir bölümü olarak ağırlığını korumakla birlikte, reformlar ulemanın adalet ve eğitim üzerindeki tarihsel hâkimiyetine ve evkaftan gelen gelirler üzerindeki denetimlerine son vermişti. Tüm bunlardan hareketle, Osmanlı Devleti’nin 19’uncu yüzyılda karşılaştığı temel meselenin, idarî kuruluşların kendilerinden beklenen görevleri gereği gibi yerine getirememesi olduğu söylenebilir. Başka bir ifadeyle temel mesele, devlet bürokrasinin yeteri kadar rasyonel, sistematik ve özellikle verimli çalışamaması olmuştur.

Osmanlı idarî kurumlarının ve personelinin neden fayda ve verimlilik esaslarından uzaklaştığını burada ayrıntılarıyla yazmaya zaman ve yer olarak izah imkânı bulunmamaktadır. Batı bizden ilim almışken sonra da bizim Batı’ya özenmemiz modernleşme midir? Yoksa taklitçilikle medenî olunabilir mi?

Bürokrasi, devlet geleneği bağlamında şekillenmiş, Osmanlı’dan günümüze kadar gelmiş bir süreçtir. Osmanlı Cihan Devleti’nde cihanşümul bir bürokrasi söz konudur. Bu devletin bürokrasisi, biçimsel yönüyle beraber Cumhuriyet’e yönetim gelenekleri ve siyasal kültürüyle de geçmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e miras kalmıştır.

1839’da ilân edilen Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile birlikte Osmanlı bürokrasisinin işleyişi ve yapısı şekillenmeye başlamıştır. İkinci Mahmud’un son dönemlerine baktığımızda ise bakanlıkların artık bugünkü anlamda kurulduğu görülmektedir. Danıştay ve Sayıştay gibi kurumların oluşturulması, belediyelerin, il özel yönetimlerinin kurulması ve eyalet sisteminden il yönetim sistemine geçiş, Tanzimat Dönemi ile beraber gerçekleştirilmiştir. Tanzimat ve Meşrutiyet’le askerî ve sivil bürokrasiye insan yetiştirmek için okullar açılmıştır. Dolayısıyla geçmiş yapının izlerini içinde barındıran günümüz modern bürokrasisinin temelleri Tanzimat dönemiyle beraber atılmıştır.

İdeal bürokrasiyi ararken

Asr-ı Saadet, beşeriyetin gördüğü en âdil yönetme biçiminin yaşandığı dönemdir. Asr-ı Saadet’in medeniyet tasavvurumuza yansımalarını, ecdadın kurduğu vakıf medeniyetinde ve teşkilatçılık kültüründe görürüz. Buna karşın müstevliler, Sykes-Picot Anlaşması ile son yüz elli senemizi bir paranteze hapsettiler. Bize, bizden görünen içimizdeki hempalarıyla, icat ettikleri düzenin devamı için türlü fitne ve oyunlar kurguladılar. Bu zaman zarfında bazı iktidar kadrolarından bu yanlışa itiraz edenler oldu. “Bize bu sınırlar dar geliyor, bu libas bize göre değil” diyenler oldu. Ancak itiraz edenlerin bir kısmı iktidar makamını görmeden dâr-ı bekâya vardılar; iktidar olanlarınsa bir kısmı muktedir olamadan düzenle cedelleştiler. Kimi hayatıyla bedel öderken, kimi de menziline varamadan yarı yolda kaldılar. Demir kulelerle inşâ edilen bu Batılı yapılara dokunan eller yandı; Tanzimat’la başlayan Batılılaşma, genç Cumhuriyet’in vazgeçilmezi oldu.

Bir diğer can yakıcı durum ise Osmanlı Cihan Devleti’nden doğan Cumhuriyet’in, mirasçısı olduğu ecdadının mirasını ihya edeceğine, o koca mirası reddederek adeta mirasyedilerden oldu. Müteveffa Kemal Tahir Bey’in ifadeleriyle, mealen, “ne hazindir, ecdadın altı yüzyıllık zenginliğini altı ayda bitirdiler”. Mirasyedilerin yeni arayışları faydadan çok zaman ve enerji israfı oldu. Cihanşümul tasavvurumuzu hapseden müstevlilerin yerli hempalarına dikte ettirdikleri “devleti idare etme mekanizması” buydu. İçimizde olup İngiliz hayranı, okumuş aydınlar(!), “Mustafa Reşit Paşa’nın mirasına halel getirmeyiz, yoksa vatan elden gider” korkusunu devlet aklı diye halka yutturmaya çalıştılar.

 

 

Devlet katında görev yapanların iyi hâlleri toplumun vahdetine vesile olurken, aksi davranışları ise hayra dair ilerlemeyi sekteye uğratır.

 

AK Parti ve bürokratik vesayet

Cumhuriyet döneminin büyük zaman diliminde bürokrasiye sosyalist sosuyla efsunlanmış lâik/Kemalist kadrolar hâkim olmuş, adeta bürokratik bir vesayet çemberi oluşturulmuştur.

Nitekim devlet içinde paralel bir yapı oluşturan PDY/FETÖ’nün bürokrasiye sızma isteği ve çabası, bilgiyi kontrolü altında tutma, belge arşivleme ve siyasetçiyi yönlendirme gücünü elde etme bakımından önemli ve diğer yandan sivil ve askerî açıdan ayrıcalık kazandıran bir kumpastır.

Söz konusu bürokratik yönetim geleneği çerçevesinde nihaî sonuç, Türkiye’de bürokrasinin statükoya dönüşmesi, vatandaşa hizmet eden teknokrasiye dönüşmemesidir. Siyaset kurumu ve millî irade üzerinde bürokratik vesayetin varlığı her daim hissedilmektedir. PDY/FETÖ’nün kırk yılı aşkın bir süre bürokrasiye hâkim olma gayreti el’an devlet içinde kripto ajanlarıyla sürmekte, bilgi ve belgelerin manipüle edilmesi aracılığıyla iktidar ile halk arasına girerek toplumsal manzaraya yansımaktadır.

Türkiye’de yakın geçmişte yaşanan birçok olay, operasyon, soruşturma ve dâvâyla FETÖ’nün ilişkisinin ortaya çıkması ve bu süreçleri manipüle etmesi, böyle bir okuma imkânını teyit etmektedir.

Türk siyasal hayatında yeni bir dönemin başlangıcı olarak AK Parti’nin iktidara gelmesi, Türkiye için değişim ve dönüşüm ile ilgili vaatlerin yanında AB üyeliği için uyum sürecine hazırlanmak, kamu yönetiminde ve siyasette önemli değişimlerin olacağını ifade etmektedir. Cumhuriyet’in kuruluşundan günümüze kadar geçen süreçte bazen bürokrasi siyaseti, bazen de siyaset bürokrasiyi etkilemiştir. Türk kamu bürokrasisi bağlamında bakıldığında, Tanzimat’tan günümüze bürokrasi ile siyaset arasında bir mücadele söz konusudur. Bu mücadelenin üstünlük ve güç kurma mücadelesi olduğunu söylemek mümkündür.

Bürokrasi ile siyaset arasında geçen bu mücadelede kimi zaman bürokrasi, kimi zaman siyaset üstünlük kurmuştur. Siyasetle bürokrasi arasında tesanütün sağlanması millî devletin hem görevidir, hem de istikbâle dair beklenen bir zarurettir. Bu bakımdan bürokrasinin yeniden inşâ edilmesini zarurî kılan sebepleri bilmekte fayda vardır.

On yılda bir yapılan askerî müdahalelerle bizi vesayet düzenine alıştırmaya zorladılar. Seksenli yıllarda siyasetle yol bulup hedefe varmak isteyen bugünkü Devlet Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, evvelâ şehirlerde halkla beraber olup “belediyecilik” ile işe başlamıştır. Güvendiği, konusunda mahir bir grup arkadaşı ile koca İstanbul’un adeta kangren olan problemlerini çözdü. Bu başarı her türlü engele rağmen şehre huzur ve rahatlama sağladı, işler yoluna girmeye başladı. Lâkin kumpasçı çevreler ve yerli hempaları, tedirginlikle birlikte karşı provokasyonlara girişti. Cümlenin malûmu olduğu üzere, günümüzün büyük silahı olan “algı” operasyonlarına başladılar.

Dıştan aldıkları talimatlarla, özellikle dinî hayat ile ilgili çeşitli senaryolar hazırlayıp fitnelerine ara vermeden yenilerinin hazırlamasının işaretini verdiler. Bu bilek güreşinin akabinde, yıllar yılı diğer partili (özellikle Solcu) belediye başkanlarından bîzar olan İstanbul sakinleri, hem bu yeni Belediye Başkanını, hem de mensubu olduğu siyâsî partiyi beğenerek genel ve yerel seçimlerde oylarıyla öne çıkarttılar. Bu durum, vesayet sisteminin çatırdayacağına işaret veriyordu. Bu hâl vesayetçilerin uykularını kaçırmaya yetti. Bu karşılıklı hamlelere binaen, aradan geçen siyâsî çalkantılara, “28 Şubat” benzeri hezeyanlara inat bugünkü Devlet Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan, evvelâ şehirlerde halkla beraber olup, sonra bütün memleket sathında olmak üzere Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. Girdiği ilk genel seçimde de tek başına iktidar oldu.

 

Uygulamada adaletin bozulmamasının teminatlarından biri, devlet ricali ve maiyetinde görevli zevatın ehil olması ve hiçbir Devlet çalışanının “Devlet aklının” ötesinde ve aksine çalışmamasıdır.

 

İktidar olmaya rağmen muktedir olamamak sorunu

İktidar olmak ayrı, muktedir olmak ayrı hâllere mütealliktir. 1950 Seçimlerinde elde ettiği Meclis çoğunluğu ile iktidar olan Demokrat Parti Genel Başkanı Adnan Menderes’e, İsmet İnönü, “İktidar oldun ama bütün kadrolar benim fikrimdendir” mealinde bir beyanda bulunur. AK Parti iktidarı da ilk dönem vesayet çeperlerine takılmıştır. Çankaya’nın vetolarına muhatap olmuştur. Ancak ikinci döneminde de iktidar olup Cumhurbaşkanlığı’na da uzanmasına rağmen Gezi Kalkışması, MİT krizi, 17-25 Aralık adlî müdahalesi ve nihayet “15 Temmuz” ihaneti gibi, düşmanın ve yerli piyonlarının vesayet hamlelerine maruz kalmıştır. 31 Mart 2019’daki mahallî seçimlerde İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlıklarını kaybetmesi ise “Sü uyur düşman uyumaz” atasözünü hatırlatmıştır. Özellikle devlet katında görev yapan bürokratların yani amiyane tabirle memurların neler yapabildiklerini gözler önüne sermiştir.

Osmanlı’dan Cumhuriyet idaresine geçen ülkemizde, yeni idare/yönetim biçimi eskiye dair ne varsa redd-i miras yaparak yeni ideolojilere yelken açtı. Bunda bürokratların payı büyüktür. Evvelâ “dar kadroculuk” tarzını benimsediler. Cumhuriyet Türkiye’sinin başkenti Ankara’yı adeta bir Aristokrasi merkezi hâline getirdiler. Taşrada bazen merkezî idarenin, bazen de kendilerine ait arzuları “genelgeler, yönergeler, talimatlar” kalabalığı ile dikte etmeye, “Ankara ne der?” havucunu da bir vatanseverlik sloganıyla kabullendirmeye çalıştılar. Ayrıca bakanlıklara taşradan memur tayinini zorlaştırarak, terfi ettirdiklerini kendi meşreplerinden ve yoldaşlarından seçtiler. Taşradan gelenler ise velinimetleri olan merkezdeki “bürokrat ağababalarının” taşradaki siyasetçilerle aralarında birer arabulucu rolü üstlendiler. Alan razı, satan razı; vatandaş bunlara varabilmek için olmadık zorluklara katlandı.

Seksenli yıllara kadar Sağ iktidar dönemlerinde bile bürokratik Sol oligarşi hâkim olmuştur. Bu egemen takım halka tepeden bakardı. Tandoğan ve benzeri valilerin yetkili olduğu demler uzun süre devam etti. Daha sonra kısmen MHP’nin ortak olduğu koalisyon hükümetlerinde o katı bürokratik yapı kırılmaya çalışıldı, şartlar zorlandı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı muvaffakiyetinin akabinde Ankara’ya hükümet olarak oturan Sayın Recep Tayyip Erdoğan, belediyede beraber çalıştığı başarılı birkaç arkadaşını bakanlık koltuklarında görevlendirdi. İşte Sayın Başkan’ın inandığı dâvâ üzerine yeniden inşâ etmek istediği yapı, görevlendirdiği bakanlarının çok bilmiş (!) bürokratları tarafından aksatıldı. Bu dönem Marksist/Leninistler bile liberal/Sağcı diye kritik görevlere tayin oldular. Tam da puslu hava bu vasat içindi. Bu merhalede FETÖ/PDY kadroları kendilerini öne çıkararak milliyetperver kadroları “kurtçu, Kürtçü, tarikatçı” yaftaları ile toplumun önüne attılar. Kendilerinin omuz verdiği liberal, Marksist/Leninist, bölücü Kürtçüleri ise dinibütün kadrolar diye lanse ettiler.

Anlaşılır bir ifade ile söyleyelim, FETÖ hem Kürtçü oldu, hem liberal oldu, hem Marksist/Leninist (sosyal demokrat) oldu. Ancak bu millete ait olmadı. Diğer yanda rahmetli Erbakan Hoca ve Türkeş Bey’in güvendikleri kadrolara bir sendrom, bir kıskançlık boyutunda yaklaşılırken, Devlet’in âlî kadroları işte bu nadanların işgaline uğruyordu. Bakanlıkların kimi zaman gaflete varacak derecedeki meslek taassubu, projeli çalışmaların aksamasına, hatta yok olmasına sebep oluyordu. Sadece bu fakirin kırk yıl çalışıp mütekait olduğu dönemde dahi değişik isimler alan Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ziraat ve hayvancılık sahasında ziraat mühendisleri ile veteriner hekimlerin çekişmesine sahne olmasını yazmak dahi epey can sıkıcı bir hâl olur. Diğer bakanlıklarda da benzer durumların olduğunu biliyoruz.

Devlet Başkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın da defaten bürokratik oligarşiden şikâyet ettiklerine şahidiz. Haklılar da. Ancak işin üzücü ciheti şu ki, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk döneminde ehil olmayan bakanların yetkili kıldıkları üst bürokratlar, nedense bir türlü bu kumpası kıramadılar. Neden 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na dokunulmuyor?

Başka bir problemse şu: Daha önce taşrada çalışıp merkeze alınan Ülkücü yahut Millî Görüşçü kadrolar, neden üst görevlere alınınca merkezdeki eskilere benzemeye çalışıyorlar? FETÖ fitnesi, Ülkücü kadrolar ile Millî Görüş tandanslı kadroları birbirlerine düşürmüş, müspet gözle bakmamalarına zemin hazırlamıştır. AK Parti iktidarlarında “İşi ehline veriniz” düsturuyla çalışmak yerine üyeliklere ve meşrebî önceliklere yer veren, particilik saikiyle hareket eden memur sendikalarının durumu da tartışılmalıdır. PDY/FETÖ’cü  kriptoların, Kürtçülük yapan haramzadelerin hâlâ faal çalıştıklarını beyan etmemiz elzemdir.

Menfi gördüğümüz diğer durumları sıralamak faydalı olacaktır.

1-Ücretliler arasında hiçbir mantıklı izahı olmayan maaş farklılığı ve aynı işte farklı ücret konusunda ölçüsüz rakam farklarının telâfi edilmesi gereklidir.

2- 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu ve ücretler arası dengesizlik sorunu yeniden düzenlenmelidir.

3-Yeni göreve başlayan bakanlara “brifing” adı altında “Ben çok şey biliyorum, benimle çalışınız” yollu Şark kurnazlığının önü kesilmelidir.

4-Sürekli yapılan bilgilendirme, seminer, çalıştay, şûra veya kurultay benzeri faaliyetler, karar almada yeterli olmayan görevlinin kararsızlığının bir ifadesidir. Yapılanlar/yapılacaklar, sonuç odaklı olmalıdır. Hizmet içi eğitimler tatil yapmaktan öte, hedefe matuf olmalıdır. Yapılan bilgilendirmelerde kanun, genelge ve yönetmeliklerin dokunulmazlıklarına değil, insana öncelik verilmelidir.

5-Ücretliler arasındaki maaş dağılımı, adil ve beşerî vicdanı rahatlatacak kıvamda olmalıdır. 3600 Ek Gösterge konusu kısmen düzeltilmiştir. Behemehâl 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nu da ütopik kisvesinden kurtarıp insanın hizmetine sunmalıyız. Çalışanlar için “usta-çırak” geleneğinin ihyası sağlanmalıdır.

 

 

Hukuk kuralları İlâhî irşattan bağımsız insanlar tarafından koyulursa insanların beşerî kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için, hakkaniyet ölçüleri de bozuk olabilir.

 

Sonuç

Tarih boyunca insanların huzur ve mutlulukları iki sebeple kazanılmış veya kaybedilmiştir: Emanet ve adalet. Emanetler ehline verildiği ve adalete riayet edildiği müddetçe cemiyette huzur ve saadet bulunmuş, hıyanet ve haksızlığın olduğu yerde ise huzursuzluk, kavga, savaş, servet ve neslin helâk olmasına şahit olunmuştur. Emanet, korunması istenen maddî ve manevî değerdir. Devletin hizmet makamları da birer emanettir. Bunlar korunacak, muhatap ve ilgililerine teslim edilecek, ne maksatla verilmiş ise ona uygun olarak kullanılacaktır. Hazreti Peygamber, “Münafığın üç belirtisi vardır: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde yerine getirmez, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Müslim, “Îmân”, 107-109) buyurarak emanete riayet etmeyenleri münafık vasıflı insanlar olarak tescil etmiştir.

Adalet, “eşitlik ve dengeyi sağlamak” demektir. Burada eşitlikten maksat, herkese aynı şeyi, aynı vasıf ve miktarda vermek değil, herkesin hakkını, hak ettiğini, lâyık olduğunu almada eşit davranılmasıdır. Güçlü de olsa haksızın, güçsüz de olsa haklının lâyığını bulması, hukuk karşısında eşit muamele görmesidir. İnsanların haklarını yiyenler, genellikle kendilerini karşıdakilerden üstün ve güçlü görerek yaparlar bunu. Kamu gücünü, zayıf olmasına rağmen haklı olanın yanına koymak suretiyle adalet sağlanmış olur. Hukuk kuralları İlâhî irşattan bağımsız insanlar tarafından koyulursa insanların beşerî kayıtlardan, cemiyet kültür ve değerlerinden etkilenmemeleri mümkün olmadığı için, hakkaniyet ölçüleri de bozuk olabilir. Bilgi eksik, ölçü bozuk olunca düzen, hukuk ve mahkeme bulunsa bile adalet gerçekleşmez. İnsanı ve kâinatı yaratan Allah mizanı da koymuştur. Mizan, “maddî ve manevî alanlarda denge, hakkaniyet ve adalet ölçüsü” demektir. Hukukla ilgili mizanın aranıp bulunması bakımından vazgeçilmez kaynak, ilgili nasları bulunduran Kur’ân ve Sünnet’tir. Ancak bu yoldan adaleti gerçekleştirecek hüküm ve ölçülere ulaşılacaktır. Hüküm ve ölçüler bulunup bilindikten sonra sıra uygulamaya gelir.

 

Son on beş yılda vesayetlerin kaldırılmasına karşı verilen haklı mücadelede bir kısım bürokratların Devlet aklının medeniyet tasavvurundan bîhaber ya da (dilimiz varmıyor ama) kem niyetli tavırları vuku bulmuştur.

 

Uygulamada adaletin bozulmamasının teminatlarından biri, devlet ricali ve maiyetinde görevli zevatın ehil olması ve hiçbir Devlet çalışanının “Devlet aklının” ötesinde ve aksine çalışmamasıdır. Yani kişisel hırs, kişisel fikirler Devlet aklının hedefi olan Nizam-ı Âlem ülküsünün muhalifi olamaz. Nefsin hoşuna giden bir şey, “Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” düsturundan ayırmamalıdır. Bu emr-i İlâhî, toplumun güzel vasıflarını koruması açısından önemlidir. Yine kanaatimiz odur ki, Devlet katında görev yapanların iyi hâlleri toplumun vahdetine vesile olurken, aksi davranışları ise hayra dair ilerlemeyi sekteye uğratır.

Son on beş yılda vesayetlerin kaldırılmasına karşı verilen haklı mücadelede bir kısım bürokratların Devlet aklının medeniyet tasavvurundan bîhaber ya da (dilimiz varmıyor ama) kem niyetli tavırları vuku bulmuştur. Buna karşı Devlet’in bekâsı merhum Dündar Taşer’in şu veciz sözü serlevha kıymetindedir: “Devlet, kadife eldiven içinde demir yumruktur.”  

Devlet, ana gibi şefkatli, baba gibi koruyucu, kollayıcı ve ciddîdir. Buna karşılık evlat yani çalışan ise bir sır taşır: “Biz insana, ana-babasına iyi davranmasını vasiyet ettik. Çünkü anası, onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için,) ‘Önce Bana, sonra da ana-babana şükret’ diye tavsiyede bulunmuşuzdur. Dönüş ancak Bizedir.” (Lokman, 14)

Vesselâm…