Dertli dolap

Gün rutinle dolu başlamıştı, sessiz ve biraz da sıkıcı. Varlığımın tekâmülü sürüyordu, mutlu sabahları öğrenmek için daha uzun bir yol vardı önümde. Adımlarım yine saklanacaktı gıcır gıcır bir çift kabın içine.

SABAHIN sesi ne caddeden geliyordu, ne de mutfaktan… Gardırop mu söyleniyordu, ayakkabı dolabı mı iç geçiriyordu yoksa tezgâhta kalmış meyve tabakları mı sızlanıyordu kendi kendine? “Sabah hallederim” demiştim hâlbuki. Yine açık mı unutmuşum dolap kapaklarını? İçeride bir curcuna, bir kımıldanma... Sanki eşyalar benden habersiz sabahı karşılıyor. Evden çıkmaya direnen mızmız çoraplarım, dolabımda bekleyen kombinime yenik düşüyordu. Uykumu almış gibiyim ama ödemesi taksitli bir dinlenme bu; bitmiyor, hep erteleniyor yorgunluğum.

Aklımın kırışıklıklarını ütü masasına sermişim. Vızzttt diye kaydırınca sıcak metal levhayı, hoşuma gidiyordu kumaşın usulca düzleşmesi. İnsanın ruhu da kırışır mıydı cildi gibi? Arada bir ritmik bir edayla su fıslatınca, yükselen buhar gözlüğüme çarpıyor, yağmurun altında kalma hissi veriyordu. Sanki benim evim gökyüzüydü… Yürümek değil, gürüldemek istiyordum. 

Aynada yüzümü aradım. Hangi duygunun rengine boyanmıştı bugün? Kumaşına uygun bir motif var mıydı kaşında gözünde? Elbise seçmek, kalbindekini yüzüne giydirmekten daha kolay gibiydi sanki. Geç kalıyordum okula. Dolabın kapağını araladım. Ayakkabılar bir koroya dizilmiş, rotasını kaybetmiş nota gibiydi; kimisi parlak, kimisi yorgun, kimisi bana küsmüş… Senfoni eşliğinde kırmızı topukluların yanına eğildim. “Bugünlük olmaz” dedim. Cesaretim pek de yerinde değildi. Siyah babetleri elime aldım, sonra geri bıraktım. “Siz de fazla gerçekçisiniz” dedim. Sonra yenilerini fark ettim, bej spor ayakkabılar. Etiketi hâlâ üstünde. Her alışverişte bir yenisini alıyordum; dolapta bir eksiği kapatırken, ayaklarımda yeni bir eksiklik beliriyordu. 

Okulun bahçesinde çocuklar çamurun içinde koşturuyordu. Grisi solmuş ayakkabıları, kir içinde üstü başı dağınık, gözleri ise hâlâ ışıl ışıldı. Tahtaya yazarken içlerinden biri, ayakkabılarıma işaret ederek, “Öğretmenim, yeni mi aldınız?” diye sordu. Gülümsedim, çocuklar her zaman dikkat ederdi öğretmenlerinin giydiklerine. “Yok, eskiler canlandı biraz” dedim. En kolay savunma biçimiydi bu benim için. Sesim kendi kulaklarımda bile yabancıydı.

Teneffüste öğretmenler odasında herkes bir şey anlatıyor, kimse birbirini dinlemiyordu. Son yüzyılın hastalığı sayılmalıydı kalabalıklar içinde yalnızlık hissi… Bir meslektaşım sordu: “Çok güzel ayakkabı, nereden aldın?” “Bilmiyorum” dedim. Gerçekten bilmiyordum. Artık hiçbir şeyi nereden aldığımı hatırlamıyordum; ayakkabılar da, günler de birbirine karışmıştı.

Öğle arasında bir mağazanın önünden geçerken, vitrindeki sivri burunlu, bir çift rugan güzeli kapkara gözleriyle baktı bana. “Yeni sezon, yüzde 30 indirim” yazıyordu. Yürümeye devam ettim, ama zihnim orada kaldı. Ayakkabılar şarkı söylüyor, dans ediyordu sanki: “Haydi gel bizimle” diyorlardı. Oysa biliyordum, hiçbir ayakkabı göklere uçurmuyordu, sadece günleri bir bir eziyordu.

Bazen annemin bir tek ayakkabısı olduğunu hatırlıyorum, kahverengi, hep aynı. Yağmurda, çamurda, düğünde, mezarlıkta… Ona yeterdi; ben ise fazlalıklar içinde kayboluyorum. O ayakkabılarıyla her yere varırdı, benimkiler beni hiçbir yere götüremiyor. O kalbiyle var olurdu, ben ayakkabılarımla yok oluyorum. Ya da basılıp geçilmeye bir yol… 

Akşam eve döndüğümde ayak bileğim sızlıyordu. Ayakkabılarımı çıkarıp dolaba koydum. Bütün o renkler, topuklar, bağcıklar… Sanki birini seçersem hayatım düzelecekmiş gibi bakıyorlardı bana. Oysa her sabah başka bir çiftle yola çıkıyor, akşam yine aynı yorgunlukla dönüyordum. Ayaklarım, koca bir günün ağırlığını tek başına sırtlanıyordu. O kadar çok ayakkabı birikmişti ki sanki hepsi farklı bir yöne çağırıyordu beni. Her biri başka bir başlangıcın veyahut yarım kalmış bir yolun iziydi. Belki de ben, hep gitmeye niyetlenip hiç yola çıkmayan biriydim. Yeni ayakkabılar alarak yönümü bulduğumu sanıyor, aslında aynı yerde dönüp duruyordum. Her adımda bir saklambaç oyunu sarıyordu beni. Ayaklarımı bir eve sığdırıp, kendimi hiçbir yere sığdıramıyordum. 

Mutfaktaki bulaşıklar hâlâ duruyordu. Suyu açtım, köpükler kabardı. Cam bardakta yansımamı gördüm; yorgun, dağınık, silik… Köpüklerin arasında kaybolan ellerim sanki benden çok bir başkasına aitti. Meyve kabuklarını doğal krem yapabilmek için ayırmıştım bir hevesle; şimdi kim uğraşacak… Hepsi çöpteki yerini aldı. Yaparım sandığım her merak, bir süre sonra çöple eş değer oluyordu. Neyi yerli yerine koyabiliyordum ki zaten?

Bir yandan tabakları rafa dizerken, diğer yandan çorbanın altını kıstım. Hayat gibiydi bu hâl; bir yanı taşmakla, bir yanı sönmekle meşgul. Raflara yerleşen tabaklar gibi düzenli görünüyordu dışarıdan her şey, oysa içeride su hep dalgalıydı.

Radyo düğmesine dokundum, Yusuf Emre’nin “Dolap niçin inilersin” ilahisi çalmaya başladı. “Beni bir dağda buldular/ Kolum kanadım kırdılar/ Dolaba lâyık gördüler/ Derdim vardır inilerim. Çok eskiden bir hocam anlatmıştı: Rivayete göre, dolap bir zamanlar yemyeşil bir yaylada, dallarında kuşlar öten, gölgesinde insanların soluklandığı bir ağaçmış. Güzelliğiyle övünürken, bir gün bir adam baltasını alıp onu kesmiş. Dalları budanmış, tahtalara ayrılmış, sonra da bir dolaba dönüştürülmüş. Aslında dolap, kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya yarayan döner makine; her türlü dönen çark, çıkrık anlamına gelirmiş. Suyun zoruyla dönerken iniltiyle konuşurmuş. Her dönüş, yük taşımanın, ayrılığın ve özlemin sesiymiş. Şiirde dolap, insanın asıldan kopuşunun, varlığını tamamlamak için çektiği çilenin ve dünyada eksik kalmışlığının metaforuymuş; suyu alçaktan çekip yukarı dökmesi, her türlü zahmet ve acıya rağmen görevini yerine getirmesi gibi…

Suyu kapattım. Sessizlik ağırlaştı. Radyodaki dolap sustu ama içimde dönmeye devam etti. Belki de bütün mesele, suyun hep aşağıdan yukarı taşınmasıydı. Ve hengâmeye rağmen suyun yolunu bulması... Bahçeye çıktım, çıplak ayaklarımı toprağa bastım. Soğuk toprak, tüm yorgunluğumu içine çekti, her bir çırpınışımı sessizce karşıladı. Ağaçlar gökyüzüne uzanıyordu, dallarında henüz yeşil yok ama her biri, benim gibi, bekleyen ve dönmeye devam eden bir umudu taşıyordu...

Ayakkabılarıma sarılmak geldi yine de içimden. Her biri, çıktığım yolun farklı bir izini taşıyor ama hiçbiri varacağım yere beni götürmüyordu. Dolabın sessiz çarkları, suyun her dönüşü, her ağırlığı, bana hayatın kendisi gibi geliyordu; hem sabırla hem de ısrarla ilerleyen, eksik ama yine de devam eden bir süreç. Belki de önemli olan varmak değil, farkında olmaktı. Suyun ve rüzgârın kendi yolunu bulma azmi bana kendi yolumu hatırlatıyordu. Ayakkabı, bir araçtı aslında; yolda kalışımı, ilerleme isteğimi ve adım atma korkumu gizleyen sessiz bir araç. Dikenli yollara talip olanlara, yokuşlu yolları sevenlere… Araç yetmezdi ki sadece, kuvvetli bir nefes ve kararlı bir adım da gerekirdi. Değil mi? 

Yine yorgun başlamıştı sabah. Rüyamda ders anlatmış olamam ya! Alarmın titrek sesi odada yankılandı; yorgan mı daha ağırdı, bedenim mi? Eziliyordum altında. Pencereden giren soluk ışık, kahverengi perdelerin arasından zorla sızıyor, odanın her köşesini eşit şekilde aydınlatıyordu; ne bir sıcaklık vardı ne bir heyecan… Ayaklarımı yerden kaldırıp yatağın kenarına bıraktım. Çoraplarımı giydim; biri delik, diğeri eskimiş, yine de giydim. Gün rutinle dolu başlamıştı, sessiz ve biraz da sıkıcı. Varlığımın tekâmülü sürüyordu, mutlu sabahları öğrenmek için daha uzun bir yol vardı önümde. Adımlarım yine saklanacaktı gıcır gıcır bir çift kabın içine.