DÜNYANIN birçok ülkesinde politik tartışmalar yapılırken yalnız siyasal parti program ve liderlerinin/ kadrolarının söz konusu edildiğine şahidiz. Fakat siyasal süreçlerin zeminini oluşturan demokrasi pratiklerinin hatta bizzat demokrasinin tartışmaya açılmadan, demokratik araçların ve aktörlerin tartışılması havanda su dövmekten beter beyhude bir çaba olduğu açık!
Sorunun daha derinlerde olduğu kanaatindeyim. Bildiklerinizin tekrarı olacak ama en son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim: Demokrasi, bütün toplumsal kesimlerin figüranlık yaptığı bir tiyatro pratiğidir!
İnsanlık, modern şartlanmalarla, demokrasinin “istisnasız en mükemmel rejim” olduğuna ikna edildi.
Aydınlanma Çağı ile tamamlanan bir inşâ-restorasyon süreci, Fransız İhtilali’yle nesebi gayr-ı sahih veledini bıraktı insanlığın kucağına: Demokrasi...
Avrupa’da kitleler, ideolojiler çağıyla ve ideologlar marifetiyle kategorilere ayrılarak kolay yönetilebilir yığınlara dönüştürüldü.
Hümanizmle başlayan kimlik ve kabuk değiştirme süreci tamamlandığında, Batı toplumlarının kültürel kodları büyük ölçüde tersyüz edilmiş, “din”in kamuda edindiği ayrıcalıklı alan laik müdahale ile elinden alınmış ve din, manevî olan her şeyle birlikte hayatın dışında bırakılmıştı! Modern dünya, siyasal kutsalını, Fransız İhtilali ile dayattı insanlığa: Demokrasi...
Dönemin yeni palazlanan gücü medya (gazeteler, dergiler), yığınlara yeni bir kimlik veriyordu! Hıristiyanlık ve Orta Çağ geleneklerinden arındırılan Batılı insanın zihin ve yüreğinde oluşan boşluk gazete ve dergiler; ideologlar, kültür- sanat aracılığıyla yeni bir kimlikle doldurularak “kamuoyu” denilen sazan sepeti oluşturuluyordu!
Yani, “kamuoyu oluşturmak”, aslında bütün sazanları tek sepette toplamak kurnazlığı iken, yığınlara “bilinç vermek, zihinleri uyandırmak” olarak yutturuldu. Zavallı yığınların yuttuğu en büyük zoka da demokrasi oldu.
İnsanlar güya, seçim sistemi ve “oy”lama yöntemiyle devlet yönetiminde iradesini her vatandaşla eşit şartlarda ortaya koyarak kendini “mühim” hissetti.
Oysa sahtekârlık, oylama sonrasında vatandaşın tümden devre dışı bırakılmasıyla açık oluyordu!
İnsanları, en güçlü medya aygıtlarıyla, kültürel araçlarıyla ikna edebilen -aslında kandırabilen- güç, kamunun oyunu aldıktan sonra kurduğu bürokratik ağ ve kanun silsilesi ile işlerini yürütürken, vatandaşı bir dahaki seçime -kandırmaca oyununa- kadar tribünlere alıyordu!
İşbu marifetli kurnazlık, meşrutiyet süreçleriyle devr-i Osmani’den bugüne bizleri de fasit dairesine soktu!
Fakat toplumları, büyük yalanlarla kandırabilmenin muvakkat olduğu; bu zaman aralığının da en fazla bir asrı bulduğu gerçeği hesaba katılırsa ülkemizde büyük kalabalıklar “demokratik” hokkabazlıklarla nasıl aldatıldığını, 28 Şubat sonrası yaşanan yıkım ve güpegündüz yapılan soygunlar, banka hortumlamalarıyla bir asır sonra apaçık görebildi. İşte bu vasat, günümüzde varlığını 22 yıldır sürdüren AK Parti iktidarının varlık ve süreklilik zeminidir.
Türkiye’de 2001 ekonomik krizinden bugüne 25 yıl geçti. Bu krizin etkilerini, sonuçlarını günlük hayatında yoğun biçimde yaşayan halkımız “Korkulu düş görmektense uyanık kalmak yeğdir!” idrakiyle tüm Fetöist şantaj ve Kemalist vesayet direnişlerini rağmen AK Parti’yi iktidarda tuttu. Gelinen nokta ise şu tehlikeli gerçeği ayan etti: Çoğunluğu 2000’lerin ertesinde doğanlardan oluşan yeni nesiller, AK Parti öncesi kültürel, siyâsî, ekonomik yıkım sürecinden habersiz olduğu için, iktidarın 10 yıl öncesinde kendisine sunabildikleriyle güncel ekonomik zorlukların kayıplarını kıyaslar hâlde buldu kendini! Bu kıyastan çıkan sonucu, iktidarın kayıp hanesine, muhalefetin kazanç hanesine yazıyor. Oysa yeni nesillerin zihninde CHP tek parti diktası, CHP iktidarı, CHP türevi koalisyonlar dönemine ilişkin hiçbir kirli, yaralı hatıra yok! İşte bu hafızasızlık hâlinin siyâsî tercihlere yansımaları, genç seçmenin muhalif kanada oy desteği şeklinde tezahür ediyor!
Bu olumsuzluğa, Türkiye’nin büyük şehirlerinde siyaseti domine eden bir “Siyasal Kürtçü” sosyoloji de eklenince işbu demokrasi tiyatrosu iktidar için tam bir “kendi ayağına sıkma” hâline dönüştü!
Bir başka ilginç ve can sıkıcı gelişme şu: 2003 seçimlerinde AK Parti’ye oy veren kitlenin “İslâmcı hassasiyetler” taşıyan kısmı yüzde 20-30’luk bir kesim idi! Bu oranın hâlâ aynı seviyede olduğu fikrindeyim.
AK Parti’ye oy veren toplumsal kesimlerin ekserisi “ekonomik-dünyevî kaygılarla Reis’i tercih etmişler ve gelinen nokta itibarıyla işte bu dünyevî çıkarları tehlikeye giren, “alışverişlerinde ziyana uğrayan” bu kaypak sosyoloji, gözünü bile kırpmadan CHP’nin ekmeğine yağ sürmeyi tercih etmiş, dahası bu kesimler AK Parti’nin ekmeğini yeyip CHP’nin kılıcını sallama bayağılığına düşmüştür!
2018 ve 2023 yerel seçimlerinin birbirini besleyen sonuçları şu ifade ettiğimiz hükümlerin isabetini göstermeye yeterlidir…
5 yıl önce verdiği hiçbir sözü icraya geçiremeyen bir kifayetsiz, profesyonel seri yalancı, Türkiye düşmanlarıyla apaçık ittifakına rağmen hâlâ İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı koltuğunu işgal ediyorsa, bunu muhteşem rejimimiz demokrasiye borçluyuz...
Kalabalıklar, büyük dâvâlar etrafında ancak güçlü bir “iman” ile toplanabilir. Ya da egosu okşanmış, nefsine hoş gelen şeylerin oltasına gelmiş yığınlar, onların tüm zaaflarını hunharca kullanan kurnazların soytarısı hâline getirilerek, küçük çıkarları peşinde vatanı bile gözden çıkarabilecek ahmaklığa mahkûm edilir.
Basit bir örnek: Önce sürekli tekrarlar ve ustaca algoritmalarla üretilmiş yalanlar/ manipülasyonlarla Tayyip Erdoğan’ı şeytanlaştır… Bütün sosyal ekonomik, ailevî, bireysel sıkıntının sebebi olarak bu ismi ezberlet… Sonra “Tayyip Erdoğan nefreti” şeklinde kavramlaştırılabilecek bir olguyu en büyük seçim propaganda malzemesi hâline getirerek oyları topla...
Kültür, eğitim, sanat ve bürokrasideki anti-İslâmî Batıcı vesayetin, zaten toplumu özelde de gençleri bu sazan sepetine toplamanın en güçlü aracı olduğu Türkiye’de, demokratik süreçlerle “dâvâ”ya hizmet, kalburla su taşımak kadar beyhude bir çaba olarak kalmakta.
Biz bu oyunu ve oyunun kurallarını, bu topraklara özgü kılıncaya kadar her seçim, bu ülkenin birliği, vatanın varlığının tehlikeye düşürüldüğü kritik ve pek sevimsiz süreçler olmaya devam edecek.
Ülkenin en kritik şehirlerinde, uzun yıllara dayanan demografik oynamalarla, bizi milletçe hangi şantajlara açık hâle getirdikleri ortada...Tutukluluk hâli devam eden Esenyurt CHP(DEM) partili eski Belediye Başkanı Ahmet Bilmemne, “Esenyurtlular isterse, referandum ile Esenyurt’u il yaparız” diyebiliyorsa, bu alçaklığın sakladığı niyetlerin okunmasına karşın bu adam hâlâ güçlü bir siyâsî destekle savunulabiliyorsa, bu izmihlali de modern demokrasiye borçluyuz!
Son tahlilde, demokrasinin “kutsal inek” olmadığı, bizim Hindû olmadığımız, bu coğrafyanın da Hindistan olmadığı gerçeğinden hareketle ya yeni bir siyasal yol-yöntem arayışına girilmeli ya da demokrasi uygulamaları bu ülkenin acı ve dramatik gerçekliğine, tarihsel arka planı ve kültürel-dinî gerçekliğine uygun bir köklü restorasyona tabi tutulmalıdır! Madem ki her oy, bu ülke yönetimi ve vatanın-milletin esenliğine yönelik bir tercihi karşılıyor, teröre destek veren, bulaşan her birey, Türkiye düşmanlarıyla iş tutan her kesim demokratik yarıştan, oy kullanmaktan men edilmelidir! Aksi taktirde, demokrasi sahnesinde Batılı suflörden aldığı fısıltıları tekrarlayan nice soytarı başrolü kapacak; nice marjinal, alçakça fikir, toplumda berhayat olacak; nice ihanet ve millet-vatan düşmanlığı yeni nesillerin zihninde normalleştirilerek millete hazmettirilecektir!
Maktul Musa Anter’in “(Sözde) Kürdistan bizim, Türkiye’nin gerisi hepimizin!” cüretinin elbet haddi bildirilmiştir fakat nice Musa Anterler, demokrasi sahnesinden aziz milletimize alçaklık, ihanet, Türk ve İslâm düşmanlığı tiradları ulumakta iken geç olmadan bu sahne dağıtılmalı, kalabalıklar bu karanlık salondan çıkarılmalı, gün ışığıyla yani kendi hakikatleriyle yüzleştirilmelidir!



