İNSAN türü aceleci fıtrattadır. Hemen her şey olsun, bitsin ister. Bu özelliği sebebiyle kendisini yakın bir vakitte etkilemeyecek konulara yönelik acil tedbir almaya pek yanaşmaz. Meselâ vasat bir insan 200 yıl sonrasına dair olacaklara ilgisiz kalır. Merkeze kendisini koyar, sonra çocuklarının zamanına ilgi gösterir, sonra torunlarının geleceğine… Ama birkaç nesil sonrası bilinmezliklerle dolu olduğu için ilgisi de orada sona erer.
İkincisi, insan, ortaya çıkan bir problemden ötürü kendinden önce diğerlerini sorumlu tutar. Bu yüzden herhangi bir mesele karşısında kendi yapacaklarına değil, diğerlerinin yapmadıklarına odaklanarak meseleyi savuşturur. Bu da sorunu çözmez tabii ki, sadece üzerinde konuşulmuş olur.
İnsanın gelecek hakkında endişesi vardır ama bu, mevcut konforunu bozacak kadar güçlü etki yapmaz. “500 yıl sonra şu problem ortaya çıkacak, bu açıdan benim tedbir olarak konforumdan taviz vermem gerekir” diyebilecek insan sayısı çok azdır. Bu, daha çok ahlâkî olgunluk ve ölüm-ötesi hesaplarla ilgilidir.
Peki, bu durumda sosyal grupların, kurumların ya da devletlerin varlığı tehlikeye girmez mi?
İşte burada stratejik bir üst akla ihtiyaç vardır. Bir kurumsal varlığı bireylerin bu kısa vadeli hesaplarına bırakmamak gerekir.
Devlet bilinci işte bu boşluğu doldurmak için vardır. Herkesin derdi olmayabilir ama 500 yıl sonrasını düşünenler “Devlet Aklı” üzerinden bir strateji geliştirmek durumundadırlar.
Bu girizgâhtan sonra Türkiye’de herkesin üst perdeden dillendirdiği demografik dönüşüm meselesine el atalım.
Şu anda Türkiye çok hızlı bir demografik değişim ve dönüşüm yaşıyor. Nüfusun kendini yenileme seviyesi olan, anne başına (15-49 yaş arası kadın) düşen doğum sayısının 2,10’un altına düşmesi ve bu düşüşün devam etme seyrine sahip olması, ülkemizin demografik krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Yani belli bir süre sonra toplam nüfus durağanlaşacak ve ardından azalmaya başlayacak. 30-40 yıl önce nüfusu azaltmak için yapılan propagandalar amacına ulaştı. O zaman “doğum kontrolü, az çocuk, kaliteli yaşam, gelişmişlik” gibi insanların hayat konforuna hitap eden algılar oluşturuldu. Şimdi baktığımızda bunları iyi niyetli girişimler olarak görmüyorum.
Nüfusun artması ya da azalması konusu sadece nicelik meselesi olmaktan öte, tüm alanları etkileyecek yapısal birçok probleme sebep oluyor. Durağan ve azalma eğilimine girmiş bir demografik yapı emeklilik ve sosyal güvenlik sistemleri üzerinde ağır baskılar oluşturacak, kronik hastalıkların artması sebebiyle sağlık sistemi buna cevap vermekte zorlanacak ve istihdam problemleri ortaya çıkacak… Hâliyle piyasa kendiliğinden bazı yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Bugün Almanya, Fransa ve İngiltere gibi yaşlı nüfusun arttığı ülkelerde göçmenler üzerinden bu nüfus açığı giderilmeye çalışılıyor.
Türkiye neden böyle bir demografik krize girdi? Bunun birçok sebebi var. Ekonomik açıklamalar çok yetersiz. Nüfusun hızlı arttığı zamanlarda ekonomik imkânlar çok mu fazlaydı? Bu yüzden salt ekonomik iyileştirmeler ya da teşvikler üzerinden konuya çözüm bulunamaz. Daha çok zihniyet ve hayat tarzının değişmesi ve dönüşmesi üzerinde durmak lazım.
Tarihe bakıldığında demografinin ne kadar stratejik bir güç olduğu anlaşılacaktır. Amerikan yerlileri Batılı sömürgeciler marifetiyle yok edildi, bir medeniyet yok oldu gitti. Aynı şekilde soykırımlarla, savaşlar ve göçlerle belli coğrafyalar boşaldı. Bugün İsrail’in temel derdi işgal ettiği yerlerde Filistinli sayısını azaltmak… 2000 yıl öncesinin halklarını ve devletlerini düşünelim, şimdiye kadar ne değişti ve bu değişimin ana sebebi neydi?
Günümüzde dünyanın geleceği olarak gösterilen ülkelerin -Çin ve Hindistan gibi- güçlenmesinde nüfus dinamiklerinin etkili olduğunu açıkça görebiliyoruz. Hâliyle insanınız varsa siz de varsınız; insanınız yoksa gündemden düşmeye ve sessizce yok olup gitmeye mahkûmsunuz.

Ülkemizin varlığı ve devamlılığı, nüfusun artmasına bağlıdır. Şu anda konu bir millî güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Bireyden Devlet’e, herkes ve tüm kurumlar üzerine düşeni yapmalıdır. Bu bir vatan borcudur!
Demografik kriz bir millî güvenlik meselesi olarak çok kapsamlı ele alınması gerekiyor.
Yukarıda da dediğimiz gibi, demografik yok olmaya giden sürecin sebebini zihniyet dönüşümünde aramamız gerekiyor. Türkiye, diğer gelişmiş ülkelerden daha sert ve daha hızlı şekilde geleneksel değerlerinden kopuş yaşamaktadır. Kırsal alandan şehirlere göç arttı. Yurt içi ve dışında daha yerleşik bir nüfustan daha hareketli bir nüfusa geçtik. Aile bireylerinin her biri başka yerlere dağıldı. Bu değişimlerin yanında, son yıllarda aile kurumu çokça dejenere oldu maalesef. Aile dağılınca hangi sistemi ne üzerine inşâ edebilirsiniz ki!
Yeni aile kurmaya yönelik teşebbüslerin önünde de yığınla engel var. Birçok sebep sayabiliriz ama hepsinin temelinde, insanları aile kurmaya teşvik edecek motivasyon kaynakları zayıfladı.
Kritik soru şu: Neden insanlar aile kursunlar ki? Aile kurmanın önemi ve aile kurumunun kutsallığına dair inanç kaybolunca başka sebep aramaya gerek kalmıyor. Tabii ki ekonomik sebepler de önemli. Bunun yanında kendini yönetmeyi becerememiş kişilere aile sorumluluğu (potansiyel anne-baba olma sorumluluğu) verebilir miyiz? Gençlerimiz buna ne kadar hazır?
Son yıllarda ekonomik büyüme, istihdam ve piyasa merkezli yönetim anlayışıyla kadın sorunları patolojik bakış açılarıyla çözülmeye çalışıldı. Kadınları “erkek egemenliğinden” kurtarma ve ekonomik olarak özgürleştirme, kadın sorunlarına reçete olarak sunuldu. Onların bu özgürlüklerini alabilmeleri için çalışma hayatına aktif katılımları gerekiyordu. Bu yönüyle kadınların lehine gibi görünen ama uzun vadede onları kapitalist sistemin bir üretim aracı hâline getiren kadın istihdamı meselesi politik malzeme olarak kullanıldı. Hâliyle hem erkek hem kadın bir üretim aracı hâline geldi. Bu şartlarda anne olmak (dolayısıyla baba olmak da) esprisini kaybetti, itibarsızlaştı ve teknik olarak da zorlaştı. Çocuk sahibi olacak kadın, daha önce bağımlı hâle geldiği istihdam piyasasından geçici de olsa kopacaktı ve bu da büyük bir riskti.
Türkiye son yıllarda zihniyet olarak dünyevileşti. Hepimiz toplu olarak hızlı bir sekülerleşmeye maruz kaldık. Din, inanç, ahlâk, gelenek, görenek, tarihî ve kültürel değerlerden toplumsal bir kopuş yaşadık ve şu anda sosyal yapıyı tutmakta zorlanır hâle geldik.
Bunun dışında onlarca argüman aklımıza gelebilir. Ama netice şu ki, Türkiye’de nüfus artışı durağan bir döneme giriyor. Bunun için yapılacakları acil olanlar ve uzun vadede yapılacaklar olarak ayırabiliriz. Bu ayırım da ilki şu an işin başındaki hükûmetin yapacağı işi, ikincisi ise Devlet’in 20, 50, 100, 200, 500 yıl sonrasını düşünerek Devlet Aklı’yla strateji belirlemesini aklımıza getiriyor.
Acil yapılacakları da daha çok yönlü ve gerçekçi bir zemine oturtmak lazım.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın evlenecek gençlere yönelik attığı adımlar çok basit ve de fonksiyonel değil. Bu satırların yazarı beş çocuk babası ve ilk çocuğunun düğününü geçtiğimiz Eylül ayında yaptı. Beş çocuk babası olması ya da bir çocuğunun düğününü yapması sırasında Devlet’ten herhangi bir destek almadı. Televizyonlarda bahsedildiği kadar da ulaşılabilir ve uygulanabilir bir destek yok. Bizim zaten böyle bir beklentimiz yoktu ama örnek olsun diye yazıyorum: Çok çocuklu ailelere ya da evlenmek isteyenlere başka ülkelerde verilen desteklerin yanında bizimkisi çok komik kalıyor. Çalışan ama anne olmak isteyen kadınlara yönelik düzenlemelerin daha teşvik edici hâle getirilmesi, çalışmayan ama anne olan kadınlara yönelik bazı avantajlar sunulması, piyasada çalışmayan kadınların “ekonomik değer üretmeyen kişiler” olarak görülmemesi gerekiyor. Unutmayalım ki ülke için çocuk yetiştirmek, piyasada araba üretmekten daha değerlidir. Mesele “Aile Yılı” gibi bir temayla geçiştirilecek kadar basit değil. İşin uzmanları ve toplumun farklı kesimleriyle istişareler yapılarak hızlı, net ve somut adımların atılması gerekiyor.
Millî Güvenlik Kurulu gibi uzun vadeli stratejilere yön verecek kurumların da konuyu masaya yatırıp bir “harekât planı” oluşturması ve bunun Devlet’in sürekli bir politikası hâline getirilmesi önem arz etmektedir. Bu çerçevede Türkiye’nin bir göçmen politikası da olmalıdır. Bunu günlük sosyal ve politik tartışmaların malzemesi olan Suriyeli, Iraklı, Afgan göçmenlerden kurtararak daha uzun vadeli ve daha stratejik şekilde yapabilmeliyiz. Dünyanın çeşitli yerlerinde, Ahıska Türkleri gibi, yerlerinden ve yurtlarından edilmiş, kapı açıldığı takdirde gönül rahatlığıyla ülkemize gelecek ve Türkiye’yi bir “vatan” olarak savunacak, bunun için fedakârlıkta bulunacak topluluklar var. Bu da nüfus dinamiklerini dengelemek açısından akılda tutulmalı.
Velhasıl, ülkemizin varlığı ve devamlılığı nüfusun artmasına bağlıdır. Şu anda konu bir millî güvenlik meselesi hâline gelmiştir. Bireyden Devlet’e, herkes ve tüm kurumlar üzerine düşeni yapmalıdır. Bu bir vatan borcudur!



