O gün yine tarih dersi vardı. Güray, gelecekte işine yaramayacak bilgiler içerdiğini düşündüğü bu dersin boş geçmesi için yine elinden geleni yapmak üzere bir plan kurdu. Düşündükçe heyecanlanıyor, heyecanlandıkça ağzı kulaklarına varıyordu. Evden çıkmak üzere kapı kolunu indirdiği sırada, annesinin içeriden gelen sesini duydu: “Oğlum, dişlerini fırçaladın, değil mi?”
Annesinin sorgusu üzerine yüzünü buruşturan Güray, “Fırçaladım fırçaladım” diyerek seslendi ve ekledi: “Haydi görüşürüz!”
***
Okul yolundaki Güray aklındaki planı iyice ayarlayadursun, koşar adımlarla Güray’a yetişen Enes, Güray’ın sırt çantasını çekiştirerek onu durdurdu. Korkan ve şaşkına dönen Güray ne diyeceğini bilemedi başlangıçta. Güray’daki korkuyu hisseden Enes çıkıştı: “Şaka yaptım şaka! Çok mu korktun?”
Güray, kendine geldikten sonra ancak cevap verebildi Enes’e: “Ne diye korkacakmışım? Aramızda kalsın, doktorların keşfedemediği bir hastalığım var. Sen öyle yapınca bir süre vücudum dondu.”
Güray’ın bu sözleri Enes’i çok korkuttu. Böyle bir hastalığın çok sevdiği arkadaşını bu denli etkilemesi nedeniyle çok üzüldü. “Özür dilerim” dedi sessizce, “Bilmiyordum”.
Güray, Enes’in üzüntüsünü fark etse de söylediklerinin gerçek olmadığını ona söylemedi. Aklınca bu durumu fırsata çevirmeyi düşündü. Enes ise kendisine göre incittiği Güray’ın gönlünü almak için konuyu değiştirdi: “E, bugün ne yapacaksın tarih dersinde?”
“Çok fena şeyler aklıma geldi Enes, bugün kesin boş geçecek, görürsün” derken heyecanı gözlerinden okunuyordu Güray’ın. İkili, okul bahçesinde diğer arkadaşlarıyla selâmlaşıp sınıfa girdikten sonra yan yana olan sıralarındaki yerini aldı. Birinci ders tarihti. Acaba Güray’ın planı neydi?
***
Raşit Öğretmen tarih dersi için sınıfa geldi. Kapıdan içeri girdi. Sınıftaki tüm öğrenciler saygıyla ayağa kalkarak onun selâmını aldı ve ardından yerlerine oturdular.
Öğretmen sınıfa ve ders kitabına kısa bir süre göz gezdirdikten sonra tüm sınıfa bir soru yönelterek derse başlamak istedi: “Orta Çağ’dan Yeni Çağ’a geçişin nedeni olan olay neydi arkadaşlar?”
Kısa bir süre düşündükten sonra sınıftakilerden bazısı cevap vermek için parmak kaldırırken, Güray ise aklındaki planı hemen uygulamayı düşünüyordu. Onun bunları düşünürkenki dalgınlığını gören Raşit Öğretmen, “Güray, istersen sen cevapla” diyerek Güray’ın dikkatini çekti.
Güray, öğretmenin planını bozacağı korkusuyla irkildi. Ne cevap vereceğini bilemedi. Çünkü öğretmenin sorusunu duymamıştı bile. Bunun ortaya çıkmamasını istediği anda Enes’e yaptığı şaka aklına geldi ve donma numarasına kalkıştı. Öğrencisinin bir anda donduğunu gören Raşit Öğretmen, “Güray!” diye seslendi, “Cevap versene oğlum!”.
Kendince arkadaşını incittiğini düşünen Enes, usulca yerinden kalkarak ve oldukça üzgün bir şekilde öğretmenine şu karşılığı verdi: “Öğretmenim, Güray’ın kimsenin bilemediği bir hastalığı var. Bazı anlarda bu şekilde donarak nöbet geçiriyor.”
Enes’in bu sözleri sınıftaki herkesi çok üzdü. Öğretmen tam “Ne kadar sürüyor bu nöbet?”diye soracaktı ki Güray’ın donuk hâli geçti ve bir anda gülümsedi. Onun bu hâlini gören herkes çok şaşırsa da gülüşüne gülümseyerek karşılık verdi.
Raşit Öğretmen bu ilginç durum karşısında sordu: “Güray, bizi korkuttun oğlum, peki şimdi neden gülümsüyorsun?”
İşte Güray’ın dersin boş geçmesini sağlayacak planı tam da şu an devreye girmişti!
“Az önce bir ses işittim. Beni çağırdı. Onunla gittiğimde beni Fatih Sultan Mehmet’in yanına götürdü. Gördüm ki, İstanbul’un Fethi sırasında kadırgalar dağlardan filan aşırılmamış. Hatta yeniçeriler Haliç’i yüzerek geçmişler...”
Güray’ın bu sözleri Raşit Öğretmen’i önce çok şaşırttı, sonra da kahkahalar derecesinde güldürdü. Güray öğretmeninin kahkahalarına şaşırırken, Raşit Öğretmen ise güçlükle toparlandı ve “İlâhi Güray!” dedi, “O kısacık sürede bahane diye bula bula bunu mu buldun?”. Güray’sa hiç istifini bozmadan devam etti: “Olur mu Öğretmenim, beni götüren de Ulubatlı Hasan değil, Malatyalı Şerafettin diye biriydi. Zaten Ulubatlı Hasan diye biri yokmuş…”
Raşit Öğretmen, aldığı cevap karşısında daha büyük kahkahalara tutulurken, sınıftaki diğer öğrenciler çok şaşırmışlardı. İçlerinden bazıları Güray’ın anlattıklarının gerçek olduğuna inanmıştı bile.
Raşit Öğretmen ise Güray’ın planını bozmuş, dersi işlemeye devam etmişti.
Dersin sonunda Raşit Öğretmen, Güray’a bakıp tekrar “İlâhi Güray!” diye gülerek sınıfı terk ederken, Güray’ın anlattıklarına inanan sınıf arkadaşları ise onun etrafında kalabalık bir çember oluşturdular. Hepsinin dilinde aynı soru vardı: “Anlattıkların doğru mu?”
Güray, “Ne diye yalan söyleyeyim, elbette doğru! Hem size yalan borcum mu var?” diyerek her birini savuştururken, anlattıkları ise çok kısa bir zamanda tüm okulda yayıldı. Günün sonuna kadar Güray, bir zaman yolcusu olarak bütün okulda kahraman ilân edildi.
Eve döndüğünde annesini, kendisini beklerken buldu Güray. Hiç görünmeden odasına geçmek istedi fakat arkasından o sesi işitti: “Güray!”
“Efendim anne?” derken yine yüzünü buruşturdu Güray. Biliyordu, o diş fırçalamama yalanının hesabını verecekti. Ama neyse, basitti. Geçerdi. Bu yüzden annesi sormadan yanıtladı: “Okula geç kalmamak için apar topar çıkınca öyle oldu…”
Bu hazır cevaba alışan annesi bir cevap vermezken, Güray hızla odasına çıktı. Bilgisayarını açtığı gibi o çok sevdiği oyuna daldı.
Saat ilerlemişti. Oyun başında gözleri kan çanağına dönen Güray, masadan güçlükle ayrılırken yatağına ancak uzanıverdi…
***
Çorak arazileri gerisinde bırakan kervanın kağnılarından birinin üzerinde gözlerini açtı Güray. Nerede olduğuna, ne olduğuna akıl erdiremedi. Ellerine, vücuduna, üzerindeki elbiseye, önünde giden hayvanlara ve onları kontrol eden insanlara uzun süre bakarak kendi kendine sordu:“Neredeyim ben?”
Şaşkınlıktan kurtulabilmek için kağnıdan aşağıya indi Güray. Ayaklarındaki çarıklar da şimdi dikkatini çekmişti. Uzun süre kervanın en önüne doğru koştu. Onu görenler de ona tuhaf gözlerle bakıyorlardı. Sonunda bir adam, Güray’ı durdurdu: “Nereye oğul?”
Güray bu heybetli adamdan oldukça korktu. Ne diyeceğini bilemedi. Sessizce, “Nereye gittiğimi bilmiyorum” dedi ve sordu: “Asıl siz nereye gidiyorsunuz?”
“Horasan’a dönüyoruz” dedi heybetli adam, “Artık buralarda duramayız”.
Güray, adamın neden bahsettiğini anlamadı ve sormaya devam etti: “Horasan mı? Neden? Beni buraya kim getirdi?”
Adam, “Tamam efendi, sakin ol önce!” dedikten sonra Güray’ın tüm sorularını teker teker cevapladı: “Horasan anayurdumuz. Rumeli’ne, Anadolu’ya oradan gelmiştik yüzyıllar önce. Seni buraya kimin getirdiğini ben de bilmiyorum ama sanırım sen de bizim gibi geri dönenlerdensin…”
Güray korkuyla çıkıştı adama: “Neden geri dönüyoruz, hangi yıldayız? Hem bu insanlar neden böyle üzgünler?”
“859 yılındayız” dedi adam, “Konstantin’i alamayınca her şey tersine döndü. Herkes yerinden yurdundan oldu”.
Güray adamın söylediklerine anlam vermeye çalışıyordu: “859 yılı ne? En son 2023 yılındaydık… Hem Konstantin değil orası, İstanbul!”
Adam, Güray’ın söylediklerine şaşırdı. “Anladım” dedi, “Sen Milâdî takvimi biliyorsun. 1453’te İkinci Mehmed bütün gücüyle Konstantin’e yüklendi. Ben de oradaydım. Sancak taşıyordum. Ulubatlı derler bana”.
“Ulubatlı mı?” diye çıkıştı heyecanla Güray. “Ulubatlı ya!” dedi adam, “Yoksa sen beni tanır mısın?”. “Tanıyorum tabiî” dedi Güray, “Sen İstanbul fethedilince bayrağımızı burçlara ilk diken sancaktarsın”.
Adam, Güray’ın bu sözlerine çok üzüldü, boynu büküldü. Güray onun bu tavrına anlam veremeyerek sordu: “Neden üzüldün?”
“52 günlük kuşatmanın son haftasıydı. Kadırgalar dağdan aşırılmak üzere hazırlanmıştı. Fakat bir anda bir şey oldu. Kadırgalar diğer yakada bırakıldı ve bize Haliç’i yüzerek geçmemiz emredildi. Tabiî binlerce çerimiz can verirken, bizim bu şaşkınlığımızı gören Bizans’a İtalyan ve Macar kuvvetleri desteğe yetişti. Öyle bir karşılık verdiler ki Malazgirt’e kadar geri dönmek zorunda kaldık. O emri kim verdi, planı kim bozdu, o gün bugündür sorguluyoruz…”
Adamın bu son cümlesi Güray’ı çok utandırmıştı. “Ne oldu efendi, ne diye kızardı kulakların?” diye seslendi adam. Güray’sa, “Çok özür dilerim, sadece şakaydı” diye yanıt verdi. Adam, Güray’ın bu cevabına çok sinirlendi: “Demek sendin ha?!”
***
Dehşet içinde uyanan Güray, alelacele saate baktı. Neredeyse okula geç kalacaktı. Hemen üzerini değiştirip çantasını hazırladı. Sessiz sedasız kahvaltısını yaptığı sırada üzerindeki tavırlar anne ve babasını çok şaşırttı. Evden çıkacağı esnada annesinin sesini duydu. Annesi hatırlatmadan ayakkabılarını çıkarıp doğru banyoya gitti ve dişlerini fırçaladı. Annesi buna daha da şaşırırken, o ise sessizce evden ayrılıp okulun yolunu tuttu.
Okul yolunda yine Enes’le karşılaştı Güray. Enes heyecanla, “Bütün okul seni konuşuyor Güray, resmen zaman yolcusu diyorlar senin için” derken, Güray mahcup bir şekilde dinledi sadece Enes’i.
Güray’ın suskunluğu Enes’i şaşırtmıştı.
Okula gelen ikili doğruca sınıfa geçti ve sıralarına yerleşti. Bütün sınıf şaşkınlıkla Güray’ı gözlerken, birinci ders geçti. Teneffüs boyunca kendi aralarında oynayan arkadaşlarının onu çağırmamaları Güray’ı hem üzmüş, hem de daha da pişman etmişti. “Acaba yalan söylediğimi anlayıp benimle arkadaşlıklarını mı kestiler?” diye düşündüğü sırada Enes yanına geldi.
Enes’e tam neden kendisini çağırmadıklarını soracağı sırada, Enes, “Herkes hastalığın yüzünden çok üzüldü. Sana bir zarar gelmemesi için oyuna çağıramadık. Üzülmedin, değil mi?” dedi. Güray, Enes’in bu sözleri üzerine çok şaşırdı. Söylediği yalanların başına bu kadar belâ açacağını hiç düşünmemişti. Enes ise Güray’ın yüzündeki pişmanlığı görerek sordu: “Neyin var?”
Güray şöyle yanıtladı: “Enes, herkesi topla! O Malatyalı Şerafettin değil, Ulubatlı Hasan’mış…”
“Hayırdır inşallah” diyen Enes ekledi: “Ne diyorsun Güray?”
“Her şeyi anlatacağım” dedi Güray, “Her şeyi teker teker anlatacağım. Bunun hesabı diş fırçalamak gibi değil”.



