ARAPÇA bir sözcük olan sabır, “s-b-r” kökünden türemiştir. Kaynaklarda pek çok mânâsı ile karşılaşmak mümkündür. “Engel olmak, sızlanıp şikâyetleşmemek, toplamak, nefsi dizginlemek” gibisi anlamlarından yalnızca birkaçıdır.
Toplum düzeni ve huzurunu bina eden ahlâkî kavramların en üstünüdür sabır. Ehemmiyetini gözler önüne serebilmek adına yapılan şu teşbih oldukça yerindedir: “Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki konumu gibidir.”
Baş vücutta en üsttedir ve bedenin diğer uzuvlarını kontrol edip yönlendirir. Kılavuzluk görevi ona verilmiştir. O nereye giderse vücut da onu takip eder. İman çerçevesinden baktığımızda rehber olarak sabrın öncelendiğini söyleyebiliriz. Kişi sabır atına biner ve dizginleri ele alabilirse, gideceği yer gül bahçesidir. Yolunu şaşırır veyahut attan düşerse, navigasyon onu çöplüğe götürür.
Genel bir kavram olan sabır, ilgili olduğu mevzua göre farklı isimler alabilir. Belâ ve musibet karşısında gösterilen sabır, dayanmaktır. Namusluluk; şehvete ve cinsî isteklere karşı sabır göstermenin diğer adıdır. Midemiz sabrı arkadaş edinmişse tokgözlüdür. Bize emanet edilen sözlere sahip çıkmaya dayanabiliyorsak sır tutma konusunda oldukça iyiyiz demektir. Hırslardan arınmış, “Bir lokma bir hırka” düsturunda çalışan, zühddür. Çok çetin ve zor bir vaka olan savaş hâlinde sabredenler, kahraman olarak nitelendirilir. On bir ayın sultanı geldiğinde yeme içmeye gösterilen sabrın adı oruç tutmaktır. İntikam karşısında affetmek, kızgınlığa karşı yumuşaklık göstermek, acele etmek yerine sebat ve vakar içinde bulunmak da sabrın kullanıldığı yerlere göre değişik isimleridir.
Tüm bu adlandırmalar, sabrın terk edildiği veya yapılan işin bulunduğu yere göre verilir. Farklı farklı etiketlendirilseler de hepsi sabır kavramının çatısı altındadır.
Sabır, altın bir anahtardır. Kötülüğü iyiliğe, öfkeyi cesarete, şiddeti yumuşaklığa, olumsuzu olumluya dönüştürür. Erdemli ahlâkî davranışlara giden yegâne yoldur. Kur’ân-ı Kerim’in 104 ayetinde farklı şekil ve mânâlarda yer almaktadır. Bu da onun değerinin ne kadar yüksek olduğunu gözler önüne sermektedir.
İnsan hayatı her zaman güllük gülistanlık olmaz. Daim refah ve rahatlık hüküm sürmez. Aksine olumsuzluklar daha ağır basar. Kişi, dünya hayatı boyunca birçok eza, cefa, zorlukla karşılaşır. Tüm bunlarla başa çıkmak ancak sabırla mümkündür. Aydınlık sabırla gelir, sabır da Allah’ın yardımı ve lütfuyla.
Sabır konusunda en zor imtihanlara tâbi tutulanlar, kurtarıcı ve yol gösterici olarak gönderilen peygamberlerdir. Yüce Allah, elçilerinin ve onların ümmetlerinin her hususta sabırlı olmalarını istemektedir.
“Eyyûb sabrı”
Sabrın timsali olarak akla ilk gelen peygamber, Hazreti Eyyûb’dur. Dedesinin duası sayesinde pek çok evlat, mal ve mülke malik olmuştur. Dünyalık her şey bol miktarda kullanımına sunulmuştur. Hazreti Eyyûb, kendisine ihsan edilen nimetleri yalnızca şahsı için kullanmamış, her zaman dullarla, yetimlerle, fakirlerle, kendisine misafir olanlarla paylaşmıştır. Şam civarındaki insanlar için peygamber olarak gönderilen Hazreti Eyyûb, vazifesinin gereğini yapmış ve insanları Allah’a iman ve ibadete davet etmiştir.
Yaşamının başlarında zengin biri olan Hazreti Eyyûb, ilerleyen süreçte fakir düşmüştür. Malları, evlatları ve bedeni ile imtihan edilip sınanmıştır. Koyunları telef olmuş, bunun neticesinde malı kendisine verenin Allah olduğunu söylemiş; sabra sarılıp şükre sığınmış ve asla şikâyet etmemiştir. Evlatlarını kaybettiği zaman İblis’in tuzağına düşmemiş ve onu kahretmiştir. Yedi yıl çektiği hastalık, bedeninde kurtçuk ve kötü kokulara sebep olmuş, yanında yöresinde kimsecikler kalmamıştır. O, her şeye sabırla karşılık vermiştir. Ne zaman ki hastalığı dili ve kalbine sirayet etmiş, o vakit Allah’tan, O’na ibadet edememekten korktuğu için şifa istemiş ve şifa bulmuştur.
Öyle ki, bir mümin ancak ve ancak sabrı sayesinde zorlukların üstesinden gelebilir. O, karşısına çıkan her musibette hayır ve hikmet arar. Sabır ve metanet hırkasını giyinir. Bir musibetin bin nasihatten evlâ olduğunu kendisine hayat felsefesi olarak seçer. Fâsık ise karşılaştığı musibetler neticesinde bunalır, üzülür, dara düşer ve yıkılır. Onu kurtaracak herhangi bir güç yoktur. Ziyandadır ve en acısı da bunun farkında bile olmamasıdır.
Sabır konusunda çarpıcı bir diğer örnek peygamber de Hazreti Yûsuf’tur. Yaşamında birçok kötü olay olmuştur. Bu olaylar genel olarak acı ve keder vericidir. İlk olarak kardeşleri tarafından acımasızca kuyuya atılır. Kuyudan kurtulduğunu düşündüğü anda Mısır’a köle olarak satılır. Züleyha’nın iftirası nedeniyle zindan hayatı yaşar. Tüm bunlara sabırla yaklaşır ve mükâfatını alır. Kur’ân-ı Kerim’de onunla ilgili pek çok mucize vardır. Sabrına ve şükrüne birçok ayetle dikkat çekilmiştir. Onu kölelikten sultanlığa eriştiren de bu iki önemli vasfıdır.
Kur’ân’da geçen sabırla ilgili peygamber kıssalarının tamamı övgüye değer ve önemli örneklerdir. Müminin bunları merak edip bunlarla haşır neşir olması onu feraha ulaştıracaktır.
Şükretmek ve sabırsızlık tuzağına düşmemek gerek
Madalyonun tersinden hususa yaklaştığımızda, sabır ile yan yana gelemeyecek birtakım vasıflarla yüzleşiriz. Örneğin sabırlı bir insan işlerine temkinli yaklaşır. Asla aceleci davranmaz. Her şeyin bir yerinin ve zamanının olduğunu bilir. Hiçbir şeyi vaktinden önce istemez ve elde etmeye çalışmaz. İyilikte de, kötülükte de acelecilik zaafına düşmez.
İnsan tahammülsüz bir varlıktır. Belâ ve musibetler karşısında şikâyetçi olur, dövünür, sızlanır. Çünkü daima hayırlı ve belâsız bir hayatı arzular. Ancak bu mümkün değildir. Her şey zıttıyla var olur. Hayrın olduğu yerde şer de bulunur. Kişi, başına gelen olumsuz durumlar karşısında elbette üzülüp tepki vermelidir fakat bu tepki asla isyan noktasına ulaşmamalıdır. Sabırlı bir mümin, ölçülü şekilde belâ ve musibetlerini Allah’a şikâyet edebilir.
Müminin uzak durması gereken bir diğer husus da öfkedir. Öfke anında akıl devre dışı kalır. Kişi muhakeme kabiliyetini yitirir. Bu nedenle öfke geldiğinde Allah’ı anmak ve O’na sığınmak en doğru olanıdır.
İnsan, fizyolojik ihtiyaçlardan ibaret bir varlık değildir. Birtakım psikolojik ihtiyaçları da vardır ve bunların karşılanması gerekir. Ayrıca hayatın anlamına ulaşabilmek de kişiyi varoluş gayesine eriştirir. Psikolojik ihtiyaçlara cevap veren tavır ve davranışlar tespit edilmeli ve bir alışkanlık, huy, âdet hâline getirilmelidir. Sabır da bu tavır ve davranışların en önemlilerinden biridir. Önceleri güçlükle yerine getirilse de sonra kolaylaşır ve kişinin tabiatı olur. Onu bir kalkan gibi korur, kollar ve dimdik ayakta kalmasını sağlar.
Sabrın iki çeşidi vardır: Birincisi bedenî sabırdır. Dinî vazifeler yerine getirilirken gösterilir. Diğeri ise nefsî sabırdır. Şer olarak nitelendirilen şeyleri terkle yerine getirilir. Birinin varlığı diğerini de gerekli kılar. Bu nedenle mümin, hem bedenî, hem de nefsî sabra sahip olmalı ve uygulamalıdır.
Sabır ile ilişkili önemli bir kavram da şükürdür. Arapça bir sözcük olup “ş-k-r” kökünden gelmektedir. Nimeti ve iyiliği vereni görüp teşekkür edebilmek, kadir kıymet bilip bunu insanlara yaymaktır. Zıddı ise nankörlüktür. Nankör olan, verilen nimeti ve yapılan iyiliği unutur, yok sayar, üstünü örter.
Kur’ân-ı Kerim’de “şükür” ifadesi 75 yerde geçmektedir. Şükürde minnettarlık vardır. Minnettarlık hem Allah’a, hem de insanlara karşıdır. Ayrıca elde edilen iyilik ve nimete mukabelede bulunmak söz konusudur. Allah’a itaat, günahlardan muhafaza ve nimetin gereğini yapmak da şükrün tanımları arasındadır. Maddî ve manevî nimetlere, iyiliklere karşı şükür üç yolla gerçekleştirilebilir: Kalple, dille, azalar ile…
Kalple yapılan şükürde kişi, nimetlerin Allah’tan geldiğini bilir ve bunu açıklığa kavuşturur. Sözlerle Allah’ı övmek ve teşekkürlerini dile getirmek, dil ile yapılan şükürdür. Uzuvlarımız ile gerçekleştirdiğimiz ibadetler ise azalarla yapılan şükre girer. Mümin, şükür konusunda tutarlı ve istikrarlı olmalıdır. Dili, kalbi ve azaları aynı istikamette hareket etmelidir.
Sabır ve şükür iç içedir. İmanın yarısı sabır ise, diğer yarısı şükürdür. Birindeki noksanlık tümlüğü bozar. Çünkü bunlar insanın yaratılış hikmetleridir. Varlıkta yoklukta, bollukta darlıkta, kolaylıkta zorlukta, her an ve her durumda kişi sabredebilmeli, nimetlerin sahibine hakkıyla şükredebilmelidir. Bu hasletler, mümini kâmil sıfatına eriştirir.
Kur’ân-ı Kerim’de sabreden ve şükredenlerin erişeceği nimetler açık açık belirtilmiştir. Onlar ki, Cennet’te sonsuz, sınırsız nimetlerle mükâfatlandırılacaklardır. Ayrıca bu fânî dünyadaki maddî ve manevî nimetleri de arttırılıp bereketlendirilecektir.
“Debbağ, sevdiği deriyi yerden yere vururmuş”, teşbihte hata olmaz diyelim ve bu sözden hareketle şunu da belirtelim: Allah, en çok sevdiğini en ağır belâ ve musibetlerle sınar. Gerçek mümin de bunu bilir ve Rabbine hamd ile şükreder. Çünkü belâ ve musibetler, sevap ve nimetler için birer vesiledir.
Bir mümin için imandan sonra takip edilecek yolun başı sabır, devamı ise şükürdür. Bu iki yüce makam, denilebilir ki, müminin azığıdır. İnsanın hamurunda önemli bir katkısı olan tekâmül mayasıdır. Maddî âlemde insanı başarı, zafer ve mutluluğa, manevî dünyada ise kurtuluşa götürür.
Her iki cihanda da kurtuluşa ermek isteyen mümin kardeşlerime son sözümdür: “Darlıkta sabır, bollukta şükür…”



