Daha yakın

Yaşananlar ve söylemler ışığında Devletimizin yaptığı hazırlık ise göz dolduruyor. “Kimsenin efelenemeyeceği” sözü beyhude değildi. Sahip olduğumuz teknik ve teknolojiden daha üstün olan inancımız, cesaret ve benliğimiz yüreğimizde mevcut. Tarihin her döneminde aynı eksende yer alan aziz milletimiz gerektiğinde durması gereken yeri bilecek ve kesilmesi gereken hesabı kesecektir. Bize dönmekte olan namluları her seferinde ustaca başka yöne iten Devlet Aklı, vakti geldiğinde o namluları “geldikleri gibi giderler” ifadesinden biraz daha ileriye geçerek “geldiklerinden beter giderler” safhasına taşıyacaktır.

KARARDIKÇA zulmün gözü, kapanıyor masumun hayatla bağı. Ne gözyaşı diniyor ne ağlayan anaların ahı… Sanki kötülük sarmalında yuvarlanıp duruyoruz. Zalim bir plan, saatin tik takları misali işliyor. Doğuda, batıda, kuzeyde ve güneyde derken dört bir yanımız kan ve gözyaşıyla doldu.

Batıda ezelden beri düşman Yunan var. Kuzeyde yıllardır süre gelen Ukrayna-Rusya Savaşı bitip tükenmek bilmedi. Doğuda Ermenistan’ın gizli emelleri, hemen yanında ne olduğu belirsiz İran tarihten beri hiç güven vermiyor. Güneye dönmek bile istemiyorum. Irak savaşı biter bitmez, Suriye başladı. Suriye bir devrim yapmaya kalmadan kanayan yaramız Kudüs yine işgal altında. Gazze demeye dilim varmıyor. Artık utancımızdan yüzümüzü kaldıramaz olduk. Bir yaraya merhem olalım derken başka bir yara kanatılıyor.

Gazze, ah Gazze! Sussak olmuyor, konuşsak beyhude… Kelimeler kifayetsiz, umutlar yitirilmeye yüz tutmuş. Topraktan un toplamaya çalışan çocuğa olan borcumuzu ödemek imkânsız. Yıkık evler ve harabe sokakta yüzü kanlar içinde koşan minicik çocuğun yakarış mı, şikâyet mi olduğu belirsiz olan “Allah” çığlığı da bizi yakmadı. Tüm ailesini kaybetmiş ve gidecek yeri olmadığı için karanlıkta ağlayan çocuğun ahı da hâlâ gökyüzümüzde dolanıyor. Nefes almadan ahiret yurduna intikal eden bebekleri, dünyayı tanıma imkânı bulmadan acıyla yüzleşip şehit olan 18 bin evladımızı aklımıza getirmemeye çalışıyoruz. Gayrı ne akıl kabul ediyor, ne akıl alıyor.

Barış, ateşkes derken ve Gazze’de durumun bir düzene gireceği umudumuz artmışken Suriye’de yaşanan devrim ile rahat bir nefes aldık. Ancak bu kez bambaşka bir cephe açıldı. Günlerdir devam eden karşılıklı saldırılarla İran, İsrail çatışması olayı yeni bir boyuta taşındı. Nedendi, nasıldı diye sormak pek önemli değil gibi görünüyor. Yıllarca planlanmış, saklanmış, İran gibi kapalı bir devletin başkentine sızıp orada kamikaze drone üretecek kadar ileriye gitmiş katil terörist devlet ansızın harekete geçti. En basit hâliyle düşünmeye çalışıyorum, bir devlet 2000 kilometre uzaktaki başka bir devletin başkentine kadar 200 uçakla gidiyor, genelkurmay başkanı dahil onlarca en üst düzey yetkiliyi bulunduğu evlerde hatta uyudukları odalarda öldürüyor. Saldırı alan devlet, yıllardır savaşa hazırlandığını iddia ediyor. Her türlü duruma ve senaryoya hazır olduklarını deklare ediyor ama bir gecede 200 uçakla neredeyse hükûmetin yarısını kaybediyor. O uçakların birisi dahi zarar görmeden geri üssüne dönüyor. Sonrasını konuşmaya gerek yoktur. Elbette ne yaparsa yapsın katil İsrail’in elindeki imkânları yetersiz kalacaktır. O kadar nüfusla ve başka devletlerin mühimmatıyla bu savaşı daha fazla devam ettiremez. Nükleer dışındaki hiçbir seçenek İran’ı saf dışına itemez. Lakin ilk gün aldıkları yara muhtemelen yüz yıl boyunca ders olarak okutulacak, unutulmayacaktır.

Tarihin her devrinde Farisiler ve Türkler birbirine karşı hep temkinli olmuştur. Vakit geldi savaştık, vakit geldi barış içinde olduk. Ortak paydalarımız mevcut ve bu paydalar bizleri büyük çatışmadan uzak tutuyor hatta artık Batılı güçlere karşı eskisine oranla daha yakınız. Lakin bu savaşın başında İran’ın yaşadığı türbülans basit bir hesapla bile korkunçtu. Hâl böyle olunca insan ister istemez daha geniş resimlere bakmaya başlıyor. Çünkü parçalar, artık belirginleşiyor. 

Hava savunma sistemleri alınırken, “Ne gerek var, bize kim saldıracak?” diyenleri duymazlıktan gelmemiz gerektiğini zaten biliyoruz. “Savunma sanayimizi tesis etmeliyiz”denildiğinde verilmesi planlanan teşvikleri dahi çok görenlerin olduğunu da yok saymalıyız. Her şeye rağmen gelinen nokta tüm vatandaşların övünç kaynağı oldu. Çünkü etrafımızda yaşanan savaşlarda Türk markalı savaş aletlerinin kullanılması, sistemlerinizin savaş ve operasyonlardaki sonuca odaklı faydaları ortadadır. En önemli kısmı ise mevcutta olanlarla birlikte daha ortaya çıkarılmamış sistemlere ülkemizde de ihtiyaç duyulacağı düşüncesi şimdi kapımıza gelen savaş naralarıyla daha da belirgin.

Mesele ne zaman bize döner, döner mi dönmez mi bilinmez. Ancak gerçek olan şudur, bu hezeyan ya bize dönünce bitecek ya da biz yumruğumuzu vurunca… Her ikisinin de olmasını istemem ancak masum kanı akarken geri durmamız imkânsız. Bugünlerde bizi överek sahaya çekmeye çalışanların olduğunu görüyoruz ama bu basit oyunlar Türk Devlet’inin aklının ucundan bile geçmez. Ne zaman ayağa kalkacağımızı, ne zaman yumruğun sıkılacağını ve ne zaman düşmanın alnının karışlanacağı işin ehlince bilinir. Buna şüphe yok. Ancak dört tarafımız denizle ve savaşla sarılıyken, içimiz hainle doluyken hâlen daha sıradan yaşamımıza devam edebiliyoruz. Bu durum iki şeye dalalettir: İlki iyi yönetildiğimiz ve Devletimize olan güven, ikincisi toplumsal bir boş vermişlik içerisindeyiz ve bize dönmüş namluları görmeyi reddediyoruz. İkinci ihtimali düşünmek istemiyorum…

Dünya koşar adım yeni bir cihan harbine doğru gidiyor. Hazırlıklar, söylemler hep bu yönü gösteriyor. Elbette devam eden İran-İsrail çatışmasıyla başlamayacağını zannediyorum. Çünkü İran’ın gönderdiği balistik füzelerin Tel Aviv’e düşmeye başlaması terör devletini korkuttu. Batılı devletlerin desteklemeleri yeterli gelmeyecektir, karşı blokta da ciddi hareketlilik mevcut ve bu durum bu çatışmanın daha fazla şiddetlenmeden durabileceğini gösterir. Yine de elbette sahada tam olarak neler oluyor, perde ardında nasıl hesaplar yapılıyor şimdilik belirsiz. Beklenmedik gelişmeler olma ihtimali bu tezimi çürütebilir. Yine de caydırıcılık ve sürdürülebilirlik açısından pek makul olmayan çatışma daha fazla devam edemez.

İsrail terör devleti ve milleti yine bildiğimiz gibi. Burunları kanayınca çığlığı basıyorlar. Kendilerini en üstün ırk olarak görme huyları ise zaten bilinen bir durumdur. 600 günden fazla zamandır Gazze’ye zulmedenler, İran’ın gönderdiği füzenin askerî bir hastaneye isabet almasıyla bunun bir savaş suçu olduğundan dem vurmaya başladılar. Demezler mi Gazze’de hastane vurarak bir gecede 500 sivili öldürenler ne oluyor? Acaba hastane, okul, cami, kilise bırakmayan, öldürmek için bebek arayan, gıda almak için toplanan sivilleri vuranın kendileri olduğunu ve bunun hangi suça girdiğinin izahı nedir? Öyle aşağıdalar ki, onların yerleri ancak “Veyl” kuyusudur 

Aklım almıyor, böyle bir ırk olabilir mi? Füze saldırılarında sığınaklara Yahudi olmayanları almıyorlar. İdrak eksenim bunu anlamakta zorlanıyor. Lakin uzun sürmeyecek, daha büyük acıları yaşayacaklar ve kendi tarihlerinden bildikleri hem de vaat edilen sürgün kendilerini bulacaktır. Gazzeli kardeşlerimizi sürmek istedikleri çöle kendileri gidecek ve buna şu yeryüzünde kimse üzülmeyecek. Kendilerine karşı öyle büyük kin duvarı ördüler ki, bu zalimler acı sonu yaşadığı vakit doğudan batıya herkesin yalnızca içleri soğuyacak. Ama bilmeliler ki, yine sığınacakları tek millet biz olacağız. Onlara bizden başka merhamet gösteren tarihten beri olmadı, yine olmayacak…

***

Ortadoğu sathında yaşanan bu çatışma ihtimaldir ki bir süre sonra biter ama yapılan hazırlıkların İran için yapıldığına zaten inanmıyorum, hedefte biz varız. Bize destek verebilecek her gücü zayıflatmanın, ileri sancaklarımızı yıpratmanın derdine düşen şeytanî akıl uzun olmayan bir zaman diliminde kapımızı çalacak gibi görünüyor. Onlar için, değişti demek yanlış olur. Kin ve nefretleri eskide kaldı demek akıl dışıdır. Onlar her daim sinsi ve kan emici oldular.

Yaşananlar ve söylemler ışığında Devletimizin yaptığı hazırlık ise göz dolduruyor. “Kimsenin efelenemeyeceği” sözü beyhude değildi. Sahip olduğumuz teknik ve teknolojiden daha üstün olan inancımız, cesaret ve benliğimiz yüreğimizde mevcut. Tarihin her döneminde aynı eksende yer alan aziz milletimiz gerektiğinde durması gereken yeri bilecek ve kesilmesi gereken hesabı kesecektir. Bize dönmekte olan namluları her seferinde ustaca başka yöne iten Devlet Aklı, vakti geldiğinde o namluları “geldikleri gibi giderler” ifadesinden biraz daha ileriye geçerek “geldiklerinden beter giderler” safhasına taşıyacaktır. 

Bu minval üzere dikkat etmemiz gereken iki husus var. İlki, her şart ve durumda Devletimizin yanında olmak… İkincisi, içimizdeki ihanet şebekesini ve cephesini dağıtmak... Bu iki konuda başarılı olduğumuz vakit zaten hiçbir düşmanın geçemediği sınırlarımızı yine ve Evelallah kimse geçemeyecektir…