BİR ülkenin geleceği üzerine düşünmek, yalnızca yarının neler getireceğini öngörmekten çok daha fazlasını gerektirir; geçmişten bize miras kalanlar, bugün elimizde olanlar ve gelecek nesillere neler bırakacağımız üzerine kafa yormayı zorunlu kılar. İnanıyorum ki Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına adım atarken Türkiye’ye dair yapılacak en anlamlı değerlendirme, işe buradan başlamalıdır.
Cumhuriyet’in ilk yüzyılı, köklü bir dönüşüm çağıydı. Savaşın yorduğu, ekonomik kaynakları sınırlı, eğitim ve sanayi altyapısı yetersiz bir ulustan bugün güçlü devlet kapasitesine, geniş üretim kabiliyetlerine, gelişen bir teknoloji ekosistemine, bilgi üreten sağlam üniversitelere ve dünyanın dört bir yanındaki farklı bölgelerle güçlü bağlara sahip bir Türkiye’ye evrildik. Bu dönüşümü göz ardı etmek, tarihe haksızlık etmek olurdu. Ne var ki bir yüzyılı geride bırakmak, her sorunun çözüldüğü anlamına gelmez; zira her başarı, beraberinde yeni bir sorumluluk da getirir.
Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu sınamalar, büyük ölçüde nicelikten niteliğe geçiş meselesidir. Daha fazla okuldan çok daha iyi eğitim, daha fazla fabrikadan çok daha nitelikli üretim, daha büyük şehirlerden çok daha yaşanabilir şehirler, daha çok teknoloji tüketiminden daha çok teknoloji geliştirme, daha fazla kamu kurumundan çok daha güçlü kurumlara ihtiyacımız var. Mesele artık sadece büyümekten ziyade “nasıl” büyüyeceğimizi, “neleri” koruyacağımızı ve “hangi” yöne doğru ilerleyeceğimizi belirleme meselesidir. Kanaatimce, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair temel soru, “Türkiye ne kadar büyüyecek?” sorusundan önce “Nasıl bir Türkiye inşâ edeceğiz?” sorusudur. Bu soruyu yanıtlamak, ilk yüzyıla dönüp bakmayı gerektirir. Ancak bunu yaparken aşırı basitleştirmeye dayalı iki yaygın yanılgıdan kaçınmalıyız. Bunlardan ilki, Cumhuriyet tarihini yalnızca başarısızlıklar penceresinden okumak; ikincisi ise tüm gelişmeleri sorgulanamaz bir başarı öyküsüne dönüştürmektir. Her iki yaklaşım da tarihî düşünceyi zayıflatır.
Nasıl bir Türkiye inşâ edeceğiz?
Cumhuriyet, zorlu koşullar altında kurulmuş bir devletin kendini yeniden inşâ etme çabasını temsil ediyordu. Eğitimden sağlığa, ulaşımdan sanayiye, hukuk sisteminden kamu yönetimine kadar pek çok alanda yeni yapılar oluşturuldu. Köyden kente, tarımdan sanayiye ve geleneksel üretim biçimlerinden modern üretim ilişkilerine geçişi içeren kalıcı bir dönüşüm yaşandı. Türkiye küresel bağlarını genişletti ve zamanla bölgesinde önemli bir ekonomik ve siyâsî aktör hâline geldi.
Tüm bunlar büyük önem taşımaktadır. Fakat tarih göstermektedir ki hiçbir ülke ulaştığı seviyede sonsuza dek kalamaz. Dünya değiştikçe ulusların da dönüşmesi gerekir. Bugün yapay zekâ ve enerji güvenliğinden nüfus hareketlerine ve yeni savaş türlerine kadar her şeyi kapsayan geniş çaplı bir dönüşüme tanıklık ediyoruz. Bu nedenle Türkiye’nin ikinci yüzyılı, yalnızca geçmişin bir devamı olarak görülmemeli; aksine, yeni koşulların zorunlu kıldığı bir devlet, ekonomi, eğitim ve kültür anlayışı arayışı olarak ele alınmalıdır. Bu durum, “devlet yönetme sanatı” ya da bir başka deyişle “devlet bilgeliği” kavramını ön plana çıkarmaktadır. Bir ülkenin sahip olduğu kaynaklardan daha önemlisi, o kaynakları yönetirken sergilediği bilgeliktir. Türkiye güçlü bir devlet geleneğine sahiptir. Ancak güçlü bir devlet geleneğine sahip olmak, kurumların her zaman aynı derecede sağlam olduğu anlamına gelmez. Devletin sürekliliği, kurumlarının hafızası yoluyla sağlanır.
Kurumların hafızası, bir kurumun geçmiş deneyimlerini kaybetmeden geleceğe taşıyabilme yeteneğidir. Bir depremden çıkarılan derslerin sonraki yıllarda şehir planlama politikalarına yansıtılması, eğitim reformlarının sonuçlarının izlenmesi, zamanla edinilen tarımdaki deneyimin gelecekteki politikalara aktarılması ve dış ilişkiler alanında geliştirilen uzmanlığın korunması, tüm bunlar bu hafızanın bileşenleridir.
Türkiye’nin deprem deneyimi, bu konuda üzerinde düşünülmesi gereken önemli hususlar barındırıyor. Büyük felaketlerin ardından eksikliklerimizi fark ediyor ve önleyici tedbirlerin önemini tartışıyoruz. Oysa gerçek devlet adamlığı, yalnızca felaket gerçekleştikten sonra gösterilen tepkilerle sınırlı kalmamalıdır. Asıl başarı, felaket yaşanmadan önce önleyici tedbirleri hayata geçirmekte yatar. Eğer bir ülke aynı acıları tekrar tekrar yaşamak zorunda kalıyorsa, sorgulanması gereken yapılardan daha ziyade karar alma süreçleridir.
Benzer bir durum eğitim için de geçerlidir. Eğitim sistemini değiştirmek kolaydır ancak kalıcı bir eğitim politikası oluşturmak çok daha zordur. Sadece sistemin adı, sınav formatı veya müfredatı değiştirilerek eğitim kendiliğinden iyileşmez. Çocuklarımızın nasıl yetiştirilmesini istediğimize dair net bir vizyona sahip olmalıyız. Eğitim politikası, günlük tartışmaların ötesine geçmeli ve uzun vadeli hedeflere dayanmalıdır.
Türkiye’nin tarım, enerji, sanayi ve şehir planlaması alanındaki meseleleri de uzun vadeli bir bakış açısı gerektirir. Bir tarım politikasının sonuçlarını birkaç ayda, bir enerji yatırımınınkini birkaç yılda ya da bir teknoloji yatırımınınkini kısa bir siyâsî dönemde görmek her zaman mümkün değildir. Devletin görevi, bugünün ihtiyaçlarını karşılamaktan ziyade yarının ihtiyaçlarını da öngörmektir.
Savunma sanayiinde son yıllarda geliştirilen kapasite, bu bağlamda üzerinde düşünmeye değer bir deneyim sunmaktadır. Yıllar süren araştırmalar, mühendislik çalışmaları, kamu politikaları ve özel sektörün büyümesi, aşamalı olarak bir teknoloji ekosistemi oluşturmuştur. Buradaki temel ders, tekil ürünlerden ziyade sürekliliğin önemidir. Bir ülke uzun bir süre boyunca aynı hedef doğrultusunda çalışıp nitelikli iş gücünü koruduğunda, yıllar sonra ortaya çıkan sonuçlar, birikmiş uzmanlığın gücünü gözler önüne serer.
Türkiye’nin ikinci yüzyılında, devlet yönetimi bu zihniyete her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Kısa vadeli heyecanların yerini uzun vadeli planlama; kişilere bağlı uygulamaların yerini kurumların sürekliliği, günübirlik çözümlerin yerini ise geleceğe dönük stratejiler almalıdır. Güçlü bir devlet, yalnızca güçlü görünen bir devlet değildir; doğru bilgiyi toplayan, doğru kararları zamanında alan, bu kararların sonuçlarını takip eden ve gerektiğinde hatalarını düzelten devlet güçlüdür. Bu konu da bizi doğrudan insan unsuruna götürür.
Türkiye’nin geleceği için nasıl insanlar yetiştireceğiz?
Nihayetinde devletin, ekonominin, teknolojinin ve kültürün temelinde insan yer alır. Türkiye’nin geleceğini konuştuğumuzda, aslında nasıl insanlar yetiştireceğimizi konuşuyoruz demektir. Bu nedenle, nüfus meselesine yalnızca doğum oranları açısından yaklaşılmamalıdır. Evlilik ve çocuk sahibi olma kararlarının temelinde barınma, geçim kaynağı, çalışma hayatı, eğitim süresi, çocuk bakım yükü ve geleceğe duyulan güven gibi pek çok faktör yatar. Aileyi güçlendirmeyi amaçlayan bir devlet, öncelikle ailelerin hayatlarını kurmalarını zorlaştıran koşulları anlamalıdır.
Aile politikası, sadece çocuk sahibi olmayı teşvik eden söylemlerle sınırlı kalmamalıdır. Politika yapıcılar, gençlerin yuva kurabileceği bir ekonomik ortamı, çocuk yetiştirmeyi kolaylaştıran hizmetleri, nitelikli eğitimi, erişilebilir konutu ve iş ile aile yaşamı arasındaki makul dengeyi kapsayan bütüncül bir yaklaşımı dikkate almalıdır. Bununla birlikte nüfus meselesi, insanların salt sayısından ziyade –ya da en az onun kadar– niteliğiyle de ilgilidir. Türkiye’nin geleceğini yalnızca nüfus büyüklüğü belirlemeyecektir, nasıl insanlar yetiştireceğimiz çok daha önemli olacaktır. Dolayısıyla, eğitim meselesini nüfus politikasından ya da ekonomi politikasını insan kaynağından ayrı düşünmek mümkün değildir.
Türkiye, eğitim alanında önemli mesafeler almıştır. Eğitime erişim imkânları genişlemiş, okul ve üniversite tesisleri artmış ve toplumun eğitim düzeyi yükselmiştir. Ancak önümüzdeki dönemde temel mesele, yalnızca erişimden ziyade kaliteye odaklanmak olmalıdır. Çocuklarımızın sadece sınav performanslarını iyileştirmek yeterli değildir. Onlara düşünmeyi, araştırmayı, soru sormayı, sorun çözmeyi, üretmeyi ve öğrendiklerini gerçek hayat durumlarına uygulamayı öğretmeliyiz. Bilgiye erişimin kolaylaştığı bir çağda, ezberin değeri azalmaktadır. Asıl değer, bilgiyi anlamlandırma ve doğru bir şekilde kullanma becerisinde yatmaktadır.
Üniversite diplomasının toplumdaki değerini korumak önemlidir. Ancak herkesin aynı eğitim yolunu izlemesi gerektiği fikrini yeniden gözden geçirmeliyiz. Türkiye’nin iyi yetişmiş teknisyenlere, nitelikli ustalara, mühendislik personeline, yazılımcılara, araştırmacılara, tasarımcılara ve çeşitli meslek dallarında uzmanlara ihtiyacı vardır. Meslekî eğitimin saygınlığını artırmadan üretim ekonomisini güçlendirmek zordur. Bir fabrika makinesini çalıştıran, bakımını yapan ve geliştiren kişi, en az o makine kadar önemlidir. Nitelikli iş gücü, ekonominin en değerli –her ne kadar görünmez olsa da– varlıklarından biridir.
Burada öğretmenin rolü de büyük önem taşımaktadır. Eğitim sisteminin kalitesi, büyük ölçüde öğretmenlerin niteliğine bağlıdır. Öğretmeni yalnızca müfredatı uygulayan bir memur olarak görmek, eğitimin ruhunu köreltir. Öğretmen, çocuğun bilgiyle kurduğu ilişkide bir rehberdir. Bu nedenle öğretmen eğitimi, çalışma koşulları ve meslekî statü, eğitim politikasının merkezinde yer almalıdır. Bununla birlikte, eğitim sadece bir meslek edinmekten ibaret değildir. Eğitim aynı zamanda kişinin dünya görüşünü de şekillendirir. Tarihinden bihaber, diline yabancılaşmış ve kültür bilincinden yoksun bir şekilde yetişmiş bir kişinin geleceği anlamlandırması güçleşir. Bu durum bizi dil ve kültür meselesine getirir.

Güçlü devlet, her konuda yüksek sesle konuşan devlet değil; aksine, ne zaman konuşacağını, ne zaman müzakere edeceğini, ne zaman bekleyeceğini ve –gerektiğinde– hangi araçları devreye sokacağını bilen devlettir.
Kültürel bir özgüvene ihtiyacımız var
Dil, bir milletin hafızasının en güçlü taşıyıcısıdır. Türkçe, yalnızca konuşmak için kullandığımız bir araçtan ziyade düşüncelerimizi üzerine inşâ ettiğimiz temeldir. Bir kavrama nasıl isim verdiğimiz, o kavram hakkında nasıl düşündüğümüzü etkiler. Başka dillerden sözcük almak, bir dilin gelişimine aykırı değildir. Tarih boyunca Türkçe çeşitli dillerle etkileşime girmiş, pek çok sözcüğü bünyesine katmış ve bunları kendi yapısı içinde kullanmıştır. Asıl önemli olan, Türkçenin yeni kavramları ifade etme kapasitesini koruyabilmesidir.
Dil meselesi, özellikle teknoloji çağında giderek daha büyük bir önem kazanmaktadır. Bilim üreten, yazılım geliştiren, yapay zekâ sistemleri kuran ve akademik araştırmalar yürüten bir ülkenin, güçlü bir bilim ve teknoloji diline ihtiyacı vardır. Türkçe, dijital dünyanın dışında bırakılabilecek bir dil değildir. Bu doğrultuda daha fazla bilimsel eser, daha nitelikli yayınlar, daha güçlü dijital içerikler ve daha iyi çeviriler üretilmesi gerekmektedir.
Kültür meselesi, yalnızca geçmişten miras kalan eserleri korumakla sınırlandırılmamalıdır. Kültür canlı bir varlıktır; şehir mimarisinden edebiyata, müzikten mutfağa ve aile hikâyelerinden geleneklere kadar hayatın her alanına nüfuz eder. Bir şehrin eski bir mahallesini, tarihî bir yapısını veya çarşısını korumak, sadece mimariyi muhafaza etmekten öte bir anlam taşır; aynı zamanda yerel sakinlerin geçmişle olan bağını korumak demektir. Eğer bir şehir sürekli kendini yenilerken hafızasını kaybederse, ortaya çıkan sonuç kimliksiz bir modern şehir olabilir. Bu bağlamda Ankara, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir şehirdir. Eski Ankara evleri, Ankara Kalesi, Ulus semti, Hacı Bayram ve tarihî mahalleler; geçmişten kalma yapılardan öte Cumhuriyet’in kuruluşuna dair kolektif hafızanın, şehrin geleneksel kent kültürünün ve çeşitli dönemlere ait izlerin bir arada var olduğu mekânlardır. Bir başkent yalnızca devlet binalarından ibaret değildir; kendine has bir hafızası da vardır.
Millî hafızaya dair sağlıklı bir yaklaşım da elzemdir. Geçmişi sürekli olarak mahkûm etmek, tıpkı onu idealize etmek gibi tarih bilincini zayıflatır. Ulusların tarihi, zaferlerin yanı sıra yenilgileri, başarıların yanı sıra hataları da barındırır. Olgun bir toplum, geçmişinden yalnızca gurur duyulacak unsurlar çıkarmaz, aynı zamanda ondan dersler de çıkarır.
Türkiye’nin tarihine –tüm dönemleriyle– daha büyük bir soğukkanlılıkla yaklaşması gerektiğine inanıyorum. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklulardan Osmanlılara ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e uzanan tarih, muazzam bir miras oluşturmaktadır. Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Anadolu coğrafyasında yaşanan göçler, savaşlar, kültürel etkileşimler ve kentleşme süreçleri, günümüz Türkiye’sini şekillendiren hafızanın ayrılmaz parçalarıdır. Bu hafıza yalnızca kitaplarda yer almaz; ailelerin anlattığı hikâyelerde, eski fotoğraflarda, mektuplarda, mezar taşlarında, mahallelerde ve şehirlerimizin dokusunda yaşamaya devam eder. Bu nedenle, sözlü tarih projelerine, yerel tarih araştırmalarına ve aile arşivlerine daha fazla önem verilmesi gerektiğine inanıyorum. Bununla birlikte, geleceğin kültürünü üretmek de geçmişi korumak kadar önemlidir. Bir millet, yalnızca geçmişin başyapıtlarıyla varlığını sürdüremez; kendi çağının romanlarını, şiirlerini, filmlerini, müziğini, mimarisini ve fikirlerini de üretmelidir.
Türkiye ikinci yüzyılına girerken kültürel bir özgüvene ihtiyacımız var. Kendi kültürümüzü anlama temelinde yükselen ancak dünyaya da açık olan bir yaklaşıma; başka kültürlerle etkileşim hâlindeyken kendi dilimizi ve değerlerimizi küçümsemeyen bir anlayışa gereksinim duyuyoruz. Bu da bizi üretim meselesine getiriyor.
Üstün teknoloji, nitelikli insanla başlar
Üretim, ekonomik bağımsızlığın kalbinde yer alır. Ancak günümüz dünyasında sadece üretim yapmak yeterli değildir; ürettiklerimizin temelini oluşturan bilgiye, teknolojiye ve markalaşma gücüne de sahip olmalıyız. Türkiye, küçümsenmemesi gereken güçlü bir sanayi altyapısına sahiptir. Otomotiv ve makineden tekstil, savunma sanayii, gıda işleme ve beyaz eşyaya kadar uzanan geniş bir üretim kapasitesiyle öne çıkmaktadır. Ancak önümüzde daha zorlu bir hedef bulunmaktadır: Yüksek katma değerli üretim.
Bir ürünü monte etmek başka, tasarlamak bambaşka bir iştir. Bir makineyi çalıştırmak ile onun ardındaki teknolojiyi geliştirmek arasında büyük fark vardır. Yazılım satın almakla, küresel ölçekte satılabilecek nitelikte yazılım geliştirmek aynı şey değildir. Türkiye’nin ikinci yüzyılına yönelik üretim felsefesini tam da bu ayrım üzerine inşâ etmesi gerektiğine inanıyorum.
Savunma sanayii bu konuda değerli bir deneyim kazandırmıştır. Uzun vadeli araştırma, mühendislik uzmanlığı, kamu desteği ve özel sektör iş birliğinin yarattığı sinerjiyle karmaşık teknolojilerin geliştirilebileceğini kanıtlamıştır. Şimdi bu birikim ve bilgi birikimi, sivil teknoloji sektörlerine daha güçlü bir şekilde aktarılmalıdır. Yapay zekâ, çip teknolojileri, enerji, biyoteknoloji, ileri malzemeler, yazılım ve tarım teknolojileri önümüzdeki dönemin kilit alanları olacaktır. Türkiye, bu alanlarda yalnızca bir tüketici konumunda kalmamalıdır. Bunu başarmanın yolu, yeniden eğitimden geçmektedir.
Üstün teknoloji, nitelikli insanla başlar. Üniversitelerin, teknoparkların, araştırma merkezlerinin ve sanayi kuruluşlarının birbirinden kopuk faaliyet gösterdiği bir sistem sürdürülebilir olamaz. Üniversitelerde üretilen bilgi sanayideki zorluklara çözüm sunmalı, sanayinin ihtiyaçları ise araştırma gündemine yön vermelidir. Türkiye’nin hedefi yalnızca ihracatı artırmak olmamalıdır; yüksek teknolojili ürünler üretmeyi, kendi markalarını meydana getirmeyi, patentler geliştirmeyi ve küresel pazarlarda kalıcı bir yer edinmeyi amaçlamalıdır. Bir ülkenin teknoloji politikası, gelip geçici heveslerle şekillendirilemez. Araştırmacı yetiştirmek, laboratuvarlar kurmak, teknoloji geliştirmek ve dünya çapında markalar oluşturmak yıllar süren çabalar gerektirir. Bu nedenle teknoloji politikası, siyâsî dönemlerin ötesine geçen bir süreklilik gerektirir.
Üretim ile teknoloji arasındaki bağ güçlendikçe, Türkiye’nin jeopolitik kapasitesi de artacaktır. Türkiye’nin küresel konumunu anlamak için sadece haritaya bakmak yeterlidir. Ancak haritadaki bu avantajları somut bir güce dönüştürmek, ekonomi, diplomasi, teknoloji ve askerî sektörlerin uyum içinde çalışmasını gerektirir.

Geleceğin Türkiye’sini, geçmişiyle bağlarını koparmadan kendini yenileyebilen bir ülke olarak hayal ediyorum: Kendi diline güvenen ama dünyaya açık; tarihini bilen ama geçmişte yaşamayan; teknolojiyi kullanan ama onu geliştirmeyi de hedefleyen; üreten ama üretim kalitesini sürekli yükselten bir Türkiye...
Türkiye’nin ikinci yüzyılı bir kapasite meselesidir
Türkiye Avrupa ile Asya, Karadeniz ile Akdeniz, Balkanlar ile Kafkasya ve Avrupa ile Orta Doğu’nun kesişme noktasında yer almaktadır. Boğazları, denizleri, ticaret yolları ve enerji koridorları Türkiye’ye önemli fırsatlar sunmaktadır. Bununla birlikte, Türkiye’nin yalnızca bir “köprü ülke” olarak tanımlanmasını yetersiz buluyorum. Köprü, başkalarının geçişini kolaylaştıran bir yapıdır; oysa Türkiye kendine has ekonomik, siyâsî ve askerî ağırlığı olan bir ülkedir. Hedefimiz, sadece başkalarının kullandığı güzergâhlar üzerinde yer almaktan ziyade bu güzergâhların şekillendirilmesinde söz sahibi olmaktır.
Küresel güç dengeleri değişmektedir. Karadeniz’deki savaş, Kafkasya’daki gelişmeler, Orta Doğu’daki çatışmalar, enerji koridorları üzerindeki rekabet ve yeni ticaret yollarının ortaya çıkışı, Türkiye’nin bulunduğu bölgenin önemini daha da artırmaktadır. Böyle bir ortamda dış politika, yalnızca askerî güçle yürütülemez; ekonomik kapasite, enerji güvenliği, teknoloji, diplomasi ve kültürel etki bir bütün olarak ele alınmalıdır.
Türkiye’nin Avrupa ile ilişkileri de bu geniş çerçeve içinde ele alınmalıdır. Avrupa, Türkiye’nin temel ekonomik ortaklarından biri olmaya devam ederken; Türkiye de güvenlik, enerji, ticaret ve göç konularında Avrupa için önemli bir aktör konumundadır. Bu ilişkiye, günlük tartışmaların ötesine geçilerek ve karşılıklı çıkarlar temelinde yaklaşılmalıdır.
Türk dünyasıyla ilişkilerde de benzer bir bakış açısı gereklidir. Ortak tarih ve kültürel bağlar önemlidir ancak kalıcı ilişkiler somut projelerle güçlendirilir. Ulaşım, enerji, ticaret, eğitim, teknoloji ve savunma alanlarında kurulan ortaklıklar, Türkiye’nin Doğu’ya yönelik ekonomik ve siyâsî etki alanını genişletebilir. Karadeniz, Kafkasya, Balkanlar, Orta Doğu ve Orta Asya birbirinden kopuk dış politika dosyaları olarak görülmemelidir, bunlar Türkiye’nin daha geniş jeopolitik çevresinin ayrılmaz parçalarıdır. Bununla birlikte, ölçülü bir yaklaşım korunmalıdır. Elverişli bir coğrafî konum, her krizi yönetebileceğimiz anlamına gelmez. Güçlü bir ekonomi olmadan güçlü bir dış politika uzun süre sürdürülemez. Teknolojik kapasite olmadan askerî güç sınırlı kalır. Kurumsal hafıza olmadan diplomasi, aşırı ölçüde kişilere bağımlı hâle gelir. Güçlü devlet, her konuda yüksek sesle konuşan devlet değil; aksine, ne zaman konuşacağını, ne zaman müzakere edeceğini, ne zaman bekleyeceğini ve –gerektiğinde– hangi araçları devreye sokacağını bilen devlettir.
Türkiye’nin ikinci yüzyılında temel dış politika hedeflerinden biri, seçenekleri çoğaltmak olmalıdır. Avrupa ile ilişkileri Türk dünyasıyla olan ilişkilere karşı konumlandırmak, Rusya ile bağları Batı ile ilişkilere bir alternatif olarak görmek veya Asya ile ekonomik bağları Avrupa’dan uzaklaşmanın bir ön koşulu saymak; tüm bu yaklaşımlar Türkiye’nin manevra alanını daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Türkiye’nin kendi çıkarlarını tanımlayabilen, farklı güç merkezleriyle ilişki kurabilen ve karar alma özerkliğini koruyabilen bir dış politika yaklaşımına ihtiyacı vardır. Tüm bu unsurları bir araya getirdiğimizde aynı temel meseleye ulaşırız: Türkiye’nin ikinci yüzyılı bir kapasite meselesidir. Devlet kapasitesi, insan kapasitesi, bilimsel kapasite, üretim kapasitesi, teknolojik kapasite, kültürel kapasite, diplomatik kapasite… Bunlardan herhangi biri eksikse, diğerlerinin gücü de kısıtlanır.
Bu nedenle, Türkiye’yi yalnızca tek bir alandaki başarıya dayanarak değerlendirmek imkânsızdır. Güçlü bir ekonomi, nitelikli eğitim olmadan kalıcı olamaz. Nitelikli eğitim, güçlü kurumlar olmadan sürdürülemez. Teknoloji, nitelikli insan sermayesi olmadan ilerleyemez. Jeopolitik güç, ekonomik kapasite olmadan uzun vadede sürdürülemez. Kültürel özgüven, kişi kendi dilini ve tarihini bilmeden inşâ edilemez.
Bütüncül bir vizyona ihtiyacımız var
Geleceğin Türkiye’sini, geçmişiyle bağlarını koparmadan kendini yenileyebilen bir ülke olarak hayal ediyorum. Kendi diline güvenen ama dünyaya açık; tarihini bilen ama geçmişte yaşamayan; teknolojiyi kullanan ama onu geliştirmeyi de hedefleyen; üreten ama üretim kalitesini sürekli yükselten; güçlü devlet kurumlarına sahip olan ama bu kurumların belirli şahıslara bağımlı hâle gelmesini engelleyen bir Türkiye...
Böyle bir Türkiye kendiliğinden ortaya çıkmayacaktır. Sabır gerektirir. Bilgi, emek ve uzun vadeli düşünmeyi gerektirir. Her şeyden önemlisi, bugünün siyâsî ve ekonomik hesaplarının ötesinde gelecek tasavvur edebilen bir zihniyet gerektirir. Çünkü büyük milletler, yalnızca kendi çağlarını dikkate alarak inşâ edilmezler. Bir nesil temeli atar. Bir diğeri yeni bir kat çıkar. Sonraki nesil eksikleri giderir. Ardından, başka çocuklar o binada yaşar. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki görevimiz de buna benzer. Bize miras kalan Türkiye’yi sıfırdan inşâ etmemize gerek yok. Ancak eksikliklerini görmeli, hatalarını düzeltmeli, güçlü yönlerini pekiştirmeli ve bunların üzerine yeni değerler inşâ etmeliyiz. Bu nedenle, gelecek nesillere karşı sorumluluğumuzu yalnızca mega projeler penceresinden görmemeliyiz. İyi yetişmiş bir çocuk da geleceğin Türkiye’sini temsil eder. Mesleğinde üstün başarı gösteren bir öğretmen de öyle… Araştırma yapan bilim insanı da, yeni bir ürün geliştiren mühendis, toprağına sahip çıkan çiftçi, işini büyüten girişimci, iyi bir kitap yazan yazar, tarihî bir yapıyı koruyan mimar, görevini vicdanla yerine getiren kamu görevlisi... Zira bir ülke, tüm bu insanların ortaya koyduğu emeğin toplamından meydana gelir. Türkiye’nin geleceği yalnızca devlet kurumlarının kararlarına bırakılamaz; milletin her gün yarattığı değer de o geleceğin temelini oluşturur. Burada, söze başlarken sorduğum soruya geri dönüyorum: “Ardımızda nasıl bir Türkiye bırakacağız?”
Çocuklarımızın ve torunlarımızın yalnızca daha yüksek binalar, daha geniş yollar ve daha büyük ekonomik göstergeler görmesini istemiyorum. Onların aynı zamanda daha iyi okullar, daha güçlü kurumlar, daha nitelikli üretim, daha ileri teknoloji, daha canlı bir kültürel yaşam ve daha yaşanabilir şehirler görmelerini istiyorum. Kendi diline güvenen, tarihinin bilincinde olan, dünyayla etkileşim içinde bulunan ancak kendi yolunu çizebilen bir Türkiye bırakmak istiyorum.
Gençlerin başka ülkelerde gelecek aramak zorunda hissetmedikleri, ilmî araştırmalar yapabildikleri, şirketler kurabildikleri, sanat üretebildikleri ve emeklerinin karşılığını adil bir şekilde alacaklarına inandıkları bir Türkiye bırakmak istiyorum. Devlet kurumlarının şahıslar tarafından şekillendirilmediği, kuralların öngörülebilir olduğu, uzmanlığa değer verildiği, liyakatin güçlendirildiği ve günlük tartışmalar yerine uzun vadeli politikaların önceliklendirildiği bir Türkiye bırakmak istiyorum. Bunların hepsi iddialı hedefler… Ancak biliyoruz ki büyük hedefler olmadan büyük adımlar atılamaz.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı bize hazır bir gelecek sunmayacak, o geleceği kendimiz inşâ etmek zorundayız. Bunu yaparken geçmişi unutmadan hareket etmeli, aynı zamanda bugünün fırsatlarını doğru değerlendirip yarının ihtiyaçlarını öngörmeliyiz. Belki de bir asır sonra başka bir nesil, bugünün Türkiye’sine dönüp bakacak. O nesil, diktiğimiz binaları değil inşâ ettiğimiz kurumları; ne kadar tükettiğimizi değil neler ürettiğimizi, içine girdiğimiz tartışmalardan ziyade çözdüğümüz sorunları hatırlayacak. Belki bugün geliştirdiğimiz bir teknoloji onların hayatını kolaylaştıracak. Belki bugün kurduğumuz bir okulda yetişen bir çocuk, ülkenin geleceğini değiştirecek. Belki bugün yazılan bir kitap, yıllar sonra başka bir gencin dünyaya bakışını etkileyecek. Belki bugün koruduğumuz tarihî bir yapı, gelecek neslin geçmişiyle bağ kurmasını sağlayacak. Gelecek işte böyle inşâ edilir!
Bazen büyük kararlarla, bazen de küçük ama doğru tercihlerle. Bu nedenle, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye üzerine düşünmek, benim için yalnızca bir gelecek vizyonundan öte bir sorumluluk meselesidir. Bizden sonrakilere ne bırakacağımız, bize miras kalan ülkeyi hangi durumda devraldığımız kadar önemlidir. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki gerçek başarı işte burada ölçülecektir: Bugün ne kadar güçlü göründüğümüzden ziyade bizden sonrakilerin nasıl bir ülkede yaşayacağında.
Nihayetinde geriye tek bir soru kalıyor: “Ardımızda nasıl bir Türkiye bırakacağız?” Bu sorunun cevabını bugün yazıyoruz. Okullarda, fabrikalarda, üniversitelerde, laboratuvarlarda, tarlalarda, şehirlerde, ailelerde, kitaplarda ve kurumlarda... Her gün aldığımız kararlarla. Yetiştirdiğimiz her çocukla. Ürettiğimiz her fikirle. Savunduğumuz her değerle. Geliştirdiğimiz her teknolojiyle. Doğru bir şekilde yerine getirdiğimiz her görevle. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı ne geçmişe takılıp kalma ne de onu unutma zamanı olmalıdır. Geçmişten güç alarak yeni bir gelecek inşâ ettiğimiz bir dönem olmalıdır. Belki de Türkiye’nin ihtiyacı bundan daha sade bir şekilde ifade edilemez: Köklerini bilen ve geleceği hayal eden bir Türkiye, düşünen, üreten, öğrenen ve kendini yenileyen bir Türkiye…
Mesele, sadece bize miras bırakılan Türkiye’nin varisi olmaktan çok gelecek nesillere karşı sorumluluğunu yerine getiren emanetçiler olarak hareket etmektir. Çünkü bir Cumhuriyet’in gerçek büyüklüğü, sadece bir asır boyunca varlığını sürdürmesinden ziyade her neslin ona yeni değerler katabilme becerisinde ortaya çıkar. Şimdi sıra bizim neslimizdedir!



