Cumhuriyet’in ekmeği

Günümüzde akademik özgürlüğün olmadığını iddia eden Mustafa Öztürk gibilerinin, 1933’te Kemal Paşa’nın yaptıklarından heyecan duymuyorlar diye Türk üniversite hocalarının kovulmalarını buna karşılık yerlerine Almanya’dan kovulan Yahudi hocalarının yerleştirilmelerini içlerine nasıl sindirebildiklerinin makul bir açıklaması olabilir mi? Cumhuriyet’in ekmeği söylemiyle, seçimin, özgür basının, bağımsız yargının olmadığı tek parti diktatörlüğünü savunmak, bilim insanı vasfıyla bağdaşabilir mi?

TÜRKİYE’de ilahiyat fakültelerinin bazı hocaları ile geleneksel dinî cemaatler arasında yaşanan tartışmalar, çatışmalar her nasılsa yine bazı ilahiyat hocalarının mahalleyi terk etmesiyle sonuçlanmaktadır. Bunların içinde en çok bilineni Yaşar Nuri Öztürk ve Mustafa Öztürk olmuştur. Soyadları ortak olmasına karşılık kendileri akraba değillerdir. Ancak düşünceleri, din anlayışları bakımından ortak tarafları fazladır.

Yaşar Nuri Öztürk, tasavvuf çevrelerine yönelttiği eleştirilerini, günümüzdeki tarikat çevreleri ile sınırlı tutmasına karşılık, geçmişteki tasavvuf büyüklerini öven ifadeler kullanmıştır. Celaleddini Rumi, Hacı Bektaşi Veli gibi tasavvuf büyüklerine hiçbir eleştirisi olmamıştır. Üstelik “Halkın Dilinden Yaşar Nuri Öztürk” adını verdiği kitabında, tasavvuf çevrelerinde yadırgadığı, kerih gördüğü ne kadar menkıbe varsa kendisi için başkalarının ağzından ifade etmekten kaçınmamıştır.

Yaşar Nuri Öztürk darbecileri, darbeciler de onu çok sevmiştir

Yaşar Nuri Öztürk, kendi din anlayışı dışında kalan her türlü din tasavvurunu, aralarındaki farkı yok sayarak “Emevilik” diye adlandırmıştır. 80 yıllık Emevi saltanatının, 1300 yıllık dönemi etkisi hattâ tekeli altında aldığını ileri sürmüştür. Raşit Halifeler dönemindeki siyâsî yapıyı bozmaları bakımından Emeviler önemli bir sapmaya öncülük etmişlerdir. Ancak gelip geçen bütün kuşakların din anlayışlarının Emevi icadıyla oluştuğu iddiası da büyük bir abartıdır. Biraz da Şiiliğin tarih telakkisini hatırlatmaktadır. Bir tarih felsefesinden yoksunluğun işaretidir. 1300 yıl öncesinin Emevi zulmünü anlata anlata bitiremeyen Yaşar Nuri Öztürk, 28 Şubat zulmünü alkışlayarak benzersiz bir çelişki ortaya koymuştur. Yaşar Nuri Öztürk darbecileri, darbeciler de onu çok sevmiştir. Aslında bu tutumuyla Emevi saraylarındaki mollalara çok benzemiştir.

Yaşar Nuri Öztürk aynı zamanda tek parti döneminin zulümlerini savunmayı da kendisine görev bilmiştir. “Cumhuriyeti demokrasiye kurban etmeyeceğiz” gibi garip vecizeleriyle hem tek parti döneminin zulümlerini sahiplenmiş hem de cumhuriyet anlayışının ne kadar sığ olduğunu göstermiştir. CHP Genel Başkanı Kemal Paşa’ya yönelen her eleştiriyi hainlik hatta yabancıların hesabına yapılmış bir cürüm olarak görüp, büyük öfke nöbetleri yaşamıştır. Bu tutumunu sadece CHP’den milletvekili seçildiği dönemle sınırlı tutmamış, medyada yer aldığı bütün yılları kapsayacak şekilde sürdürmüştür. Hayatını sıkı bir Kemalist olarak tamamlamıştır denilse yeridir.

Mustafa Öztürk, tek parti dönemini fanatizme varan şekilde sahiplenmiştir

İlahiyatçı Mustafa Öztürk ise geleneksel din anlayışına daha kapsamlı reddiyeleri ile selefi Yaşar Nuri Öztürk’ü aşmıştır. Kur’ân ayetlerinin, metin olarak İlâhî değil beşerî olduğunu yani Hz. Muhammed’in sözleri olduğunu savunmaktadır. Mustafa Öztürk’e göre Kur’ân, “Aslında zaman bakımından ve muhatap aldığı kitlenin sorunlarına cevap vermekten dolayı evrensel değildir”. Bu görüş tarihselci diye bilinmektedir. Her ne kadar bu görüşün içinde bazı hakikat unsurları bulunsa da esas itibariyle vahyi bir dönemin, bir tarih kesitinin şartları ile sınırlandırmasından dolayı tashih edilemez ölçüde sorunludur.

Mustafa Öztürk, geleneksel dinî cemaatlerle yaşadığı sorunlardan sonra Türkiye’yi terk edip Almanya’ya gitti sonra tedavi için geri geldi. Gurbet hayatı onu Türkiye’deki tartışma ortamının sıkıntısından uzaklaştırmamış aksine siyâsî tartışmaları da kapsayacak şekilde genişletmiş olmalıdır. İslâmî kesimin bütün siyâsî mülahazalarına reddiye yazma çizgisine getirmiştir. Tek parti dönemini fanatizme varan şekilde sahiplenmiş, CHP Genel Başkanı Kemal Paşa’nın hatıralarının yanında durup İslâmî kesime cephe almıştır. Bunun için yalnızca geleneksel dinî cemaatleri değil, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da (DİB) kıyasıya eleştirmiştir.

Mustafa Öztürk taraf olduğu her siyâsî ve tarih tartışmalarında bilgi düzeyinin yetersizliğini ve eksik, önyargılı malumatlardan oluşan tarih bilgisinin de bir disiplinden yoksun olduğunu göstermektedir. Kınadığı İslâmî kesimde olduğunu iddia ettiği bilgi seviyesi yetersizliği ve aşağılayıcı üslup, ne tuhaftır ki kendisinde fazlası ile bulunmaktadır. 

Mustafa Öztürk’e bakılırsa İslâmî kesimin ileri gelenleri “Cumhuriyet’in ekmeğini yiyerek Cumhuriyet yerine hanedanlığın övgüsünü yapmaktadırlar”. Maalesef ünlü bir akademisyenin üslubu, seviyesi aynen böyledir, yerlerde sürünmektedir. “Cumhuriyet olmasaymış bilmem hangi köyden gelenler, Türkiye’yi yönetme makamına gelmezlermiş…”Kendi iddiasına göre, Cumhuriyet’in ekmeğini yiyenler mutlaka ona sadık kalmak zorundadır.




Öve öve bitiremedikleri laikliğe rağmen hâlâ camilerde hutbelerin nasıl okutulacağına karar verme haklarını kendilerinde görmektedirler. Oysa laiklikle din işleriyle dünya işlerini ayırdıklarını iddia etmişlerdi. Hutbeye, ezana bile Kemal Paşa hesabına müdahale etme hakkını kendinden görenler aynı dinin cami duvarları dışına çıkma ihtimali üzerine feryat etmektedirler.


Mustafa Öztürk, İslâmî kesime muhalefet etmeyi varlık sebebi saymaktadır

Eğer iddiası doğru ise sadakat, ahlâkî bir zorunluluktur ve her erdemli insanda olmalıdır. Cumhuriyet adıyla tek parti diktatörlüğünü kuranlar için bu sadakati Mustafa Öztürk geçerli saymamaktadır. Onlara “Niçin İngilizlere uyarak Osmanlıyı yıktınız? Kiminiz yetim kiminiz öksüz iken köyünüzden, gecekondunuzdan alıp sizleri meccanen okutup kurmay subay yapan, yoksul perişan ülkenin bütün imkânlarını size tahsis eden Osmanlıyı niçin yıktınız?” diyemiyor. Çünkü böyle bir soru Mustafa Öztürk’ü tarih telakkisi bakımından İslâmî kesim ile aynı çizgilerin içine koyacaktır. Oysa kendisi behemehal İslâmî kesime muhalefet etmeyi varlık sebebi saymaktadır.

Bir ülkenin vatandaşı olmak, o ülkenin okullarında okumak sonra üniversitesinde ordusunda görev üstlenmek, “o ülkenin ekmeğini yemek” demekse öncelikle Osmanlı Devleti’ni yıkan ve yıktıkları günü millî egemenlik bayramı yapanlara sormak gerekmez mi Osmanlının ekmeğini yediğiniz hâlde niçin ona nankörlük ettiniz? Osmanlıyı yıkanların hemen her birisi Osmanlı paşası değil miydi? Kendilerini paşa eden bir devlete niçin sadık kalmadılar? Üstelik Osmanlı Devleti’ni yıkmak için İngilizlerle iş birliği yaptılar…

Benzeri bir soru Mustafa Öztürk’e de sorulabilir: “Bu ülkenin ekmeğini yediğiniz hâlde niçin bu ülkenin idaresine sadık kalmıyorsunuz?” Mustafa Öztürk kendisini her türlü insanî sorumlulukların dışında mı görmektedir? Başkaları için öngördüğü ahlâkî yükümlülüklerden kendisini niçin muaf tutmaktadır? Kendi mantığına göre madem Türkiye’nin ekmeğini yemektedir o hâlde Türkiye’yi ve onun cumhurbaşkanını savunacaktır!

Osmanlı döneminde olup bitenlerin analizi bir hanedanlık tutkusu değildir. Ancak Osmanlı Devleti ve Türkiye haritasına bakan herkes, olağanüstü bir gerilemenin, içe kapanmanın kırmızı çizgilerini görecektir. İşte bu görgüyledir ki Osmanlı yöneticilerinin daha başarılı olduklarını teslim edecektir.

Mustafa Öztürk, DİB ve İslâmî çevrelerin sanki bir Kurtuluş Savaşı olmamış gibi davrandıklarını ileri sürmektedir. Oysa bir “akademisyen”e okul döneminde kullandığı terimleri aşmış olması yakışır. Bir defa 1919-1922 döneminde “Kurtuluş Savaşı” deyimi yoktur. Çoğunluk “Millî Mücadele” demiştir, bazıları ise “İstiklal Harbi” demeyi tercih etmiştir. CHP Genel Başkanı Kemal Paşa’ya bu deyimlerde işaret olmadığı için ders kitaplarında “Kurtuluş Savaşı” yeğlenmiştir. Çünkü kurtuluş olunca hemen akla kurtarıcıyı getirecektir. “Kurtarıcı kimdir?” sorusuna fırsat vermeden, o kurtarıcının adı sabah akşam tekrarlanmaktadır.

İslâmî kesim fetihleri abartıp, Kurtuluş Savaşı’nı yok saymaktaymış. Mustafa Öztürk’ün Kurtuluş Savaşı dediği, 1920’de Doğu Cephesi’nde Ermenistan’a karşı, 1921 ve 1922’de ise Batı Cephesi’nde Yunanistan’a karşı yapılan savaşlardır. Doğu Cephesi’ndeki savaşları Kâzım Karabekir, Batı Cephesi’ndeki savaşları ise Kemal Paşa idare etmiştir. Ağustos ayı hutbelerinde niçin Kemal Paşa’nın adına yer verilmediğini kendisine dert edinen Mustafa Öztürk, Ekim ayı hutbelerinde niçin Karabekir’in adına yer verilmediğini hiç dert etmiş midir? Batı Cephesi’ndekini savaş sayarken Doğu Cephesi’nde olup bitenleri niçin savaş olarak görememektedir? Fetihten bile önemli gördüğü Kurtuluş Savaşı’nın Doğu Cephesi’ni görmemesi nasıl bir bağnazlığın eseridir?

Sonra Cuma hutbelerinde bir parti genel başkanı (yani CHP Genel Başkanı Kemal Paşa) övülürse, diğer partilerin genel başkanları neden övülmesin? Elbette bu soruya verdikleri cevap, Kemal Paşa’nın yerinin istisna olduğu iddiasıdır. Bu aynı zamanda tek parti söylemidir ve takıntıdır, tarihin kurgulanmasıdır. CHP’li olmayanlar neden tarih görüşlerini bu partiye göre ayarlamak zorunda kalsınlar? 

Mustafa Öztürk Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesini okuyarak bu konuları bir daha mütalaa etmelidir

Öve öve bitiremedikleri laikliğe rağmen hâlâ camilerde hutbelerin nasıl okutulacağına karar verme haklarını kendilerinde görmektedirler. Oysa laiklikle din işleriyle dünya işlerini ayırdıklarını iddia etmişlerdi. Hutbeye, ezana bile Kemal Paşa hesabına müdahale etme hakkını kendinden görenler aynı dinin cami duvarları dışına çıkma ihtimali üzerine feryat etmektedirler.

Mustafa Öztürk Bey, düne bakarken de bugüne bakarken de yanılmaktadır. Türkiye’nin vatandaşları dün için CHP’ye ve onun Genel Başkanı Kemal Paşa’ya minnet borcu içinde olurlarsa kaçınılmaz olarak bugün için de AK Parti’ye ve onun Genel Başkanı Erdoğan’a minnet borcu içinde olurlar. Cumhuriyet’in ekmeği gibi hayali söylemler ile bitip tükenmeyen borçlar icat etmek hem tarihin olağan akışına uygun hem de adil değildir. Böyle bir görüş beraberinde düşünce özgürlüğünü de akademik özgürlüğü de yok edecektir. Mustafa Öztürk madem Mete Tunçay’ın “Türkiye’de Tek Parti Yönetiminin Kurulması” adlı kitabını okumamıştır hiç olmazsa Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesini okuyarak bu konuları bir daha mütalaa etmelidir. 

Günümüzde akademik özgürlüğün olmadığını iddia eden Mustafa Öztürk gibilerinin, 1933’te Kemal Paşa’nın yaptıklarından heyecan duymuyorlar diye Türk üniversite hocalarının kovulmalarını buna karşılık yerlerine Almanya’dan kovulan Yahudi hocalarının yerleştirilmelerini içlerine nasıl sindirebildiklerinin makul bir açıklaması olabilir mi? Cumhuriyet’in ekmeği söylemiyle, seçimin, özgür basının, bağımsız yargının olmadığı tek parti diktatörlüğünü savunmak, bilim insanı vasfıyla bağdaşabilir mi? Üstelik böyle bir önyargıya eyvallah etmeyenleri de suçlu bilmek ancak partizanlık söylemi içinde rastlanabilecek örneklerdir.

Mustafa Öztürk Bey teslim etmelidir ki evet Türkiye bir memaliki şahane değildir; bir şahsın, bir partinin malı mülkü değildir. Bir partiye ve onun genel başkanına kendini borçlu saymamak nankörlük değildir. Aksine özgür düşüncenin bir tarih bilincinin, bir tarih felsefesinin sonucudur. İslâmî çevrelerden intikam almak için tek parti diktatörlüğünü sahiplenmek bir savrulmadır. Belki intikam alındığı hissini verebilir ancak o ölçüde hakikatten sapmadır.