Maksadını aşan seçim
KUZEY Kıbrıs Halkı, Cumhurbaşkanı seçimi için sandığa gitti. İki güçlü aday vardı: Mevcut Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ve bir dönem Başbakanlık da yapmış ana muhalefet lideri Tufan Erhürman…
Cumhurbaşkanı Ersin Tatar seçim kampanyası boyunca ısrarla şu cümleyi/ iddiayı kurdu: “Bu seçim bir referandum özelliği taşımaktadır: İki devletli çözümü ben savunduğum için benim seçilmem Kuzey Kıbrıs halkının iki devletli çözümden yana olduğu anlamına gelecektir. Anketler halkımızın yüzde 70 oranında iki devletli çözümden yana olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla rakibim en fazla yüzde 30 civarında oy alacaktır. Çünkü rakibim federasyon modelini savunmaktadır…”
Seçim sonuçları açıklandı ve sonuç Sayın Tatar’ın iddiasının tam tersi oldu. Rakip yüzde 62,80, Sayın Tatar da yüzde 35,77 oy aldı. Sayın Tatar’ın “Bu seçim bir referandum olacak!” ısrarı sebebiyle seçim sonuçları “Kuzey Kıbrıs Halkı, ‘Federasyon’ dedi!”algısının/ yorumların yayılmasına sebep oldu. Elli yılı aşkındır zaten Kıbrıs’ta süren Güney Kıbrıs Rumları ile Kuzey Kıbrıs Türkleri arasındaki “Çözümsüz Statü” durumu, bu seçim sonuçları nedeniyle bir kez daha farklı önerilere, çözüm seçeneklerine sahip çevreleri karşı karşıya getirdi.
Özellikle Sayın Devlet Bahçeli’nin sıcağı sıcağına verdiği tepki çok daha fazla sarsıcı oldu ve karşıtlanmış çevrelerin gündemlerinin hararetini artırdı. Çünkü Sayın Bahçeli “Seçime katılım azdı. Federasyonu savunan partinin seçimi kazanmasına karşılık Meclis acele toplanmalı ve hem iki devletli çözümün esas olduğunu söylemeli hem de Türkiye Cumhuriyeti’ne ilhak/ katılma kararını prensip olarak almalıdır...” çağrısında bulundu.

Kuzey Kıbrıs halkı “millet”, “devlet”, “rejim”, “sistem” gibi “gelecek masasının dört ayağı” hükmünde olan ana unsurlara kavuştu mu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız ve eşit-muadil etkinleşme içinde olsunlar ve de Güney Kıbrıs-Yunanistan ile müzakere masasına otursunlar, sonuç alsınlar?
Seçim sonuçlarının analizi için bir başlangıç çizgisi çizeceksek ve benzetme yerinde olacaksa eğer, Sayın Tatar’ın “Bu bir referandum!” tebeşirini kullanıp adeta Kıbrıs tarihi tahtası üzerine yazması tutumudur.
Peki Sayın Tatar bu “keskin çizgi”yi Türkiye Cumhuriyeti’nin talebi üzerine mi çizdi? Yoksa kendisi açısından seçimi kazanmak için Türkiye Cumhuriyeti’nin “müdahil” sıfatıyla sahaya inmesi çağrısında mı bulundu? Üstelik çizilen çizginin “sol” tarafında federasyoncular, sağ tarafında da iki devletli çözümden yana olanlar şeklinde bir resmetme eylemi gerçekleştirildi.
Tabii ilginç bir tablo da ortaya çıktı. Çünkü yeni seçilen Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Sayın Tatar’a bir hatırlatmada bulundu: “Bizim federasyon modeline sıcak baktığımız doğrudur; ancak bu yeni bir durum değildir. Bizim kafamızdan türettiğimiz bir seçenek değildir. Zaten geçmiş yıllarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve o dönemin Başbakanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde bizzat o dönemin BM Başkanı Kofi Annan’ın desteğiyle Kıbrıs’ta bir “Federasyon Modeli” için referandum yapılmıştır ve Türkiye Cumhuriyeti’nin de teşviğiyle halkımız “Evet” demiş ancak Rum tarafı “Hayır” demiştir. Dolayısıyla bir dönem federasyon seçeneğine Türk Devleti de sıcak bakmıştır. Bunun seçim kampanyasında aleyhimizde kullanılması gerçekçi değildir. Ayrıca iki devletli çözüme oranla bu seçenek daha gerçekçidir.”
Gerçekte ortada bir “siyâsî kriz” mevcut
Kuşkusuz “Kıbrıs Meselesi” denilince hemen hafızalara gelen 1974 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, Kıbrıs’a çıkarma yapması ve bu çıkarmaya sebep olan Rumların Türklere yönelik soykırım niyetli cinayetleri gelmektedir. Çok dikkat çekicidir, zamanla Kuzey Kıbrıs halkı içinden bazı marjinal gruplar “Türkiye işgalcidir! Gitmelidir!” kampanyaları yürütebilmiştir. Bu marjinal grupların kendilerini “solcu” diye nitelemesi ve Tufan Erhürman’ı desteklemesi de “Türkiye Cumhuriyeti’nin elini Kıbrıs’tan çekmesini isteyenler seçim kazandı!” gibi tartışmayı uçlarda ele almaya davet eden çevreleri de hareketlendirmiştir.
Özellikle Yunan, Güney Kıbrıs ve İsrail medyasının da “uçlardan gündeme dahil olmak”ı kışkırtmak için seçim sonuçlarının Kuzey Kıbrıs halkının Türkiye’nin müdahalesinden duyduğu rahatsızlığa bir tepki olduğunun propagandasını yapması sebebiyle hem seçimi kaybeden seçmenlerde hem de Türkiye’de birçok çevrede şu sözlerle tepkiye dönüştü: “Bakın, gördünüz mü? Seçim sonuçlarına kimler sevindi? Demek ki Kıbrıs halkı kandırıldı ve seçmen yanlış bir karar aldı.” Yani “Kıbrıs sorunu”, birdenbire Güney Kıbrıs Rum kesimi ile Kuzey Kıbrıs Türk kesimi arasındaki tartışma zemininden kopup, Kuzey Kıbrıs ile Türkiye arasında var olan bir uyum sorununun gün yüzüne çıktığı merkezinde tartışmaya evrildi.

Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bile “Çözümsüz Komşu” stratejisi karşısında bin bir hesap içinde olmak durumunda kalıyor ve ardışık stratejileri uyguluyorsa, tüm performansa rağmen “Çözümsüz Komşu” ile “dost” aşamasına geçemiyorsa -veya gözlemimiz üzere geçmiyorsa- Kuzey Kıbrıs halkı hangi millet, devlet, rejim ve sistem kapasitesiyle müzakere masasına oturacak?
Cumhurbaşkanı Erhürman, sonuçlar netleştiğinde kendisini ilk tebrik edenin Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın olduğunu belirterek, Kuzey Kıbrıs halkının ve yönetiminin, Türkiye Cumhuriyeti ile istişare etmeden hareket etmeyeceğini ifade ederek olası ve gereksiz bir tartışmanın önünü engellemiş olsa da gerçekte ortada bir “siyâsî kriz” mevcut. Bu kriz, çift kutupludur. Hem Güney Kıbrıs Rum kesimi ile süren ana kriz kutbu var, hem de “iki devletli çözüm” ile “federasyon modeli” arasında sıkışmış/ uzlaşılamayan Türkiye Cumhuriyeti ile Kuzey Kıbrıs halkı arasında süren gerilim olarak ikinci kutup var.
“Kıbrıs Meselesi”ni deşifre edici bir teşhis konulacaksa eğer, bizce bunun için en elverişli ve kapsayıcı kodlaması şudur: Çözümsüz Komşu…
Çözümsüzlük stratejisi
Eğer bir devletler arasında çözümsüz konular tarihi yazılsa, şu cümle tarihten alınacak ders niteliğinde bir cümle olacaktır: “Devletlerin barış-savaş denklemindeki stratejilerinden biri de “Çözümsüz Konular” üretmektir.” Yani bazı konular vardır ki orada kalıcı barışın olmasına hizmet edecek en gerçekçi durum-süreç “çözümsüzlük”tür. Ve bu süreç, tarafların da “adı konulmamış ateşkes” diyeceğimiz gıyabi kabullerindendir.
Nitekim tarihte çoğunlukla “çözümsüz bölgeler” haritası, savaş ve barış arasındaki hem dengenin hem tampon bölge işlevi görecek müzakere masasının resmidir. Yani devletler mutlaka bu tarz çözümsüz bölgeleri bilerek var ederler. Özellikle de güçlü ülkeler...
Acaba Kıbrıs’ın “Çözümsüz Ada” veya “Çözümsüz Komşu” olması/ kalması, tarihte örneklerini gördüğümüz, tarafların da “gıyabi mutabakat”ı olan, bile isteye bir strateji ürünü olabilir mi? Bu sorunun cevabı için sadece Kıbrıs’ın son yüzyılda tarihine odaklanmak yetmez, bir de “gelecek senaryoları” bağlamında başta “iki devletli” ve “federasyon” seçenekleri dahil masaya getirilen tüm seçeneklerin “çözümsüzlük”ü nasıl beslediğini deşifre etmek gerekir...
Biliyorsunuz, savaş-barış etkileşiminde “düşman-dost” tarafı çok kullanılır, “Bir zamanlar birbirine düşman olanlar gün gelir dost olurlar, dost olanlar gün gelir düşman olurlar. Fakat ebedî dostluk ve ebedi düşmanlık yoktur!” diye çok beylik bir laf gezdirilir ortalıkta.
Meselâ: “Yunanistan bizim düşmanımız mıdır?” Cevap evet ise, o zaman gün gelince demek ki dost olabiliriz! Meselâ ironi olsun, bir bakmışsınız Trump bizi de barıştırmış, dost yapmış! Sonlandırdığı savaş listesine eklemiş olur…
Acaba Yunanistan dost-düşman seçeneğine sığmayacak pozisyonda üçüncü seçenek olan “Çözümsüz Komşu” kategorisinde bir ülke olamaz mı? Şahsî gözlemimiz şudur: Yunanistan Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nın galipleri tarafından bize “düşman” değil “Çözümsüz Komşu” olarak kodlanmış, yedirilmiş, angaje edilmiştir! Türkiye-Yunanistan komşuluk ilişkilerindeki sistemler de “çözümsüzlük” üzere işlemektedir.
Açık söyleyeyim, Türkiye de bu “Çözümsüz Komşu” seçeneğini dost veya düşman seçeneğine göre öncelikli tercih olarak uygun/ elverişli görmektedir. Meselâ Osmanlı’nın dağılışı sonrası Anadolu’nun işgalinde sahadaki savaş muhatabımız Yunanistan’dı. Fakat ne zaman konu “barış” olsa hep muhatabımız İngilizler oldu. İngilizlerle diplomasi yürüttük fakat konu toprak paylaşımı olduğunda İngilizlerin istediği bütün topraklar hep Yunanlılara verildi. Özellikle “Ege Adaları” ve “Kıbrıs” Yunanlılara bırakılmak istenerek “Çözümsüz Komşu” projesi işletilmiş oldu.
Nitekim neredeyse yüzyıldır Yunanistan ile ne “düşman” ne “dost” durumundayız. Durumumuzu en iyi tavsif edecek kodlama “Çözümsüz Komşu” olsa gerek! Kuşkusuz İngilizler açısından “Ege Adaları” ve “Kıbrıs” konusunun bir stratejik hedefi de vardı: “Türkiye’yi karada tutmak!” Çünkü Türkiye, Avrupa ve Asya parçası olan iki ayrı yarımadadan oluşuyordu ve bir zamanlar Osmanlıyı büyük devlet yapan deniz hâkimiyeti idi. Hatta Akdeniz’i adeta bir “Osmanlı Gölü” gibi kontrol ediyordu. Dolayısıyla Türkiye’nin tekrar bölgesinde güçlü bir ülke olmasının önündeki en ciddi engel, Türkiye’nin üç tarafı denizle çevrili olsa bile deniz hâkimiyetini kaybetmesi olacaktı. Nitekim Ege adaları ve Kıbrıs, Yunanistan’a verilerek bu garantilenmiş olacaktı. Tabii denizin altındaki petrol, doğalgaz ve balıkçılık gibi çok ciddi kaynaklardan da Türkiye’nin mahrum kalması sağlanacaktı.

Kastedilen şudur: Atatürk, bireylerin, toplamda halkın ve tabii ki Devlet’in bir an önce Batılılaşmasını istedi. Ancak bu rotadan sapan özellikle sağ partiler yüzünden ülke Ortadoğu-Asya ülkesi sınıfında kaldı. Solcular ise Atatürk çizgisinde kaldı ve Batılılaşmada koşuyor… İşte bu paradoks, aynı ile Kuzey Kıbrıs’ta yaşanıyor...
Hatta günümüzde ABD-İngiltere, Yunanistan-İsrail işbirliğini her açıdan pekiştirerek ve bunu özellikle Kıbrıs’ta tahkim kılarak Türkiye’nin Ege-Akdeniz’de hakkı olan “Mavi Vatan” haritasını küçültme peşindeler. Daha keskin bir cümle kuralım: İsrail’i de Türkiye için “İkinci Çözümsüz Komşu” kılma stratejisi devrede.
Şimdi, yüzyıldır müzmin hâlde olan “Çözümsüz Komşu” stratejisi saat gibi çalışırken, Kuzey Kıbrıs halkı ve seçtiklerinin gücü, Yunanistan-Güney Kıbrıs ile Türkiye’yi “dost” kategorisine/ pozisyonuna taşıya bilir mi? Hadi bu hedefe yönelik bir planlama, programlamaya niyet edilse ve girişilse bile, Kuzey Kıbrıs halkının hafızası, geleneği, kabiliyeti ve otorite-yönetim tecrübesi buna yetecek mi? Daha keskin bir cümle kuralım: Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türkler, bir Türkiye Cumhuriyeti, bir Azerbaycan gibi hem “halk” hem “devlet” olabildiler mi ki söz konusu dostluğu inşâ edebilsinler?
Kuzey Kıbrıs halkı “millet”, “devlet”, “rejim”, “sistem” gibi “gelecek masasının dört ayağı” hükmünde olan ana unsurlara kavuştu mu ki, Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız ve eşit-muadil etkinleşme içinde olsunlar ve de Güney Kıbrıs-Yunanistan ile müzakere masasına otursunlar, sonuç alsınlar?
Kuzey Kıbrıs “masa” mıdır yoksa “yer sofrası” mı?
Düşünün, Kuzey Kıbrıs’ta halk sandığa gidiyor ve Cumhurbaşkanını seçiyor, ardından Meclis’e milletvekili göndermek için bir seçim daha yapıyor. Belediye başkanı seçiyor. Doğal olarak bir halk bunları yapıyorsa zaten “Devlet” olduğunu iddia ediyor ve pratiğini sergiliyordur!
O zaman seçilen Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman neden “federasyon” diyor? Hatta halkın yüzde 65’i neden “federasyon” seçeneğini dillendiren bir adaya bu güçte destek veriyor?
Siz dünyada “Devlet” olup sonra da gidip komşu devlete “Sen Devlet! Ben Devlet! Olmaz böyle! İki ayrı Cumhurbaşkanı, iki ayrı Meclis! Gel beraber tek meclise sahip olalım, eşit sandalye paylaşalım ve eşit şartlarda vardiyalı Cumhurbaşkanlığı yapalım!” diyeni gördünüz mü? Bir “tuhaflık” durumu değil mi?
Seçilen Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile istişare etmeden dış politika veya önemli konularda tek taraflı hareket etmeyiz” diyor. Yani “İki ayrı devlet var! Biz ve Türkiye!” diyor, ardından “Kafama göre hareket etmeyeceğim!” notunu da düşüyor. Ancak ayrıca Sayın Erhürman, “Güney Kıbrıs Devleti ile de müstakilen diplomaside ısrar edip hem federasyona hem de kara-deniz imkânı olan yer altı kaynaklarını paylaşmalıyız…” diyor! Bunda da bir tuhaflık yok mu?
Kıbrıslı seçmen “Dünya bizi tanımıyor! Ne uçağımız direkt uçuyor, ne futbol takımımız başka ülkelerle maç yapabiliyor?” diye uzayıp giden “Yaşam kalitemiz düşük!”serzenişinde bulunuyor! Ancak seçim düzenleyip “Cumhurbaşkanı” seçiyor... Yani “Dünya bizi tanımasa da biz Devlet olduğumuzu ilan ediyoruz! Cumhurbaşkanını ve Meclis’i seçiyoruz…” diyerek pratiğini de yapıyor. Madem Devlet olduğunu zaten bu seçimlerle ilan ediyorsun, Güney Kıbrıs’la ne konuşacaksın? İyi komşuluğu mu?
Şimdi yukarıdaki cümlelere şu tepkiyi verelim: “Kardeşim, bir halk, dünya tanımasa da bağımsızlık ilan edebilir! Hatta bunu halk kendisini referandum ile ilan ettirebilir. Ardından, dünya tanımasa bile, kendi Cumhurbaşkanını seçer, meclis kurar, ordu düzenler... Vesaire...”
Şimdi Kıbrıs’taki durum bu mudur?
O zaman sorumuzu soralım: Sahi, Kıbrıs ne zaman bağımsızlık ilan etti ve dünyaya rağmen kendini Devlet olarak pratize etti ve yine dünyaya rağmen seçimlerini yapıyor! Hatta Kıbrıs’ın bağımsızlık ilan ettiği gün, hangi gün? Ve kutlanıyor mu?

Seçimi kazanan Cumhuriyet Türk Partisi (CPT), Batılılaşma ideolojisi olarak CHP’nin yavrusudur! “Yavru Vatan” deriz ya, CPT de CHP’nin yavrusudur ve seçmenin -seçime katılanın- yüzde 65’i CPT demiştir. Meşru ve demokratik bir sonuçtur! Bireycilik de kazansa bu demokratik bir başarıdır.
Hemen hatırlayalım tarihi: 15 Kasım 1983… Kuzey Kıbrıs, “Self Determinasyon” (diğer devletlerden bağımsız kendi coğrafya sınırlarını, politik durumuna karar vermesi) yöntemiyle kendi kararını verdi! O zaman sorun ne? Niye iki devlet mi, federasyon mu veya üçüncü seçeneği niye tartışıyor Kıbrıs? Kuzey Kıbrıs halkı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile neyi paylaşamıyor?
Temel mesele şu mudur: Dünyanın sizi tanıması, akredite olmanız, meşruluğunuzun uluslararası diplomaside/ protokolde yer alması ve doğal olarak siyâsî, ticarî, kültürel ve askerî açıdan dünyaya entegre olmak... Nitekim Kuzey Kıbrıs halkı da “Evet, tam da budur! Dünyaya entegre olmak istiyoruz. Tanınalım. Siyâsî, ticarî, kültürel ve askerî açıdan dünya ile etkileşim içinde kalalım…” diyor.
Peki, dünya, Kuzey Kıbrıs halkına “Eğer iki devletli çözüm seçeneği ile gelirseniz sizi tanımayız! Fakat federasyon modeline evet derseniz sizi tanır ve entegre ederiz…” mi diyor? Bu çağrı üzerine mi seçmenler federasyonu savunan Tufan Erhürman’ı Cumhurbaşkanı yaptı?
Gelecek masasının dört temel ayağı vardır: Millet olmak, devlet geleneği, çağdaş rejim ve sürdürülebilir sistem
2004 yılında o dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın öncülüğünde “Annan Planı” ismiyle referandum yapılmış ve Kuzey Kıbrıs halkı federasyona “evet” demişti. Fakat dünyada ne tanınma oldu ne de entegrasyon! Aksine “hayır” diyen Güney Kıbrıs zaten tanınıyordu, o yetmedi bir de kural dışı AB üyesi yapıldı.
Demek ki dünya kendisine entegre olmak için federasyon modelinden daha fazlasını istiyor? Peki dünya nasıl memnun edilecek ki, Kuzey Kıbrıs “kendisi çalan kendisi oynayan” durumda kalmasın, dünyayı üstüne güldürmesin ve bağımsız, etkin ve güçlü Kuzey Kıbrıs Türk Devleti olsun?
Bir sefer dünya ile muhatap olabilmeniz için onunla “gelecek masa”nızı birleştirmeniz lazım. Gelecek masasının ise dört temel ayağı vardır: Millet olmak, devlet geleneği, çağdaş rejim ve sürdürülebilir sistem…
Millet; din, dil ve ırk unsurlarını tarih yazan ve tarihte kalan performansta etkinleştirmek ve farklı din, dil ve ırk ile etkileşime girildiğinde birlikte hareket etme kabiliyetidir. Meselâ “Türk Milleti” derken bu kastedilir.
Devlet; gelenekleri olan ve kurumları gelişmiş ve aynı zamanda başka otoriteler üzerinde caydırıcılık gücü olan otoritedir.
Rejim; yönetimin (yöneten, yönetilen/ seçilmiş/ seçen) işlem ve işleyiş biçimidir.
Sistem; yasama, yürütme, yargı ilişkisinin modellenmiş hâlidir.
Meselâ Osmanlı bu dört ayağa sahipti. O nedenle her müzakere masasına oturduğunda önündeki masa bu dört ayak üzerine oturan gelecek masası idi. Nitekim Birinci Dünya Savaşı’nda da Anadolu’da direnirken bu dört ayak üzere savaştı ve kazandı.
Ancak, tuhaf, anlamsız, bağlamsız bir gelişme oldu ve “Redd-i Miras” peşine düşen başta Jön Türkler/ İttihat Terakki gibi örgütlenmelerle Osmanlıya redd-i miras pozisyonu alındı. Öyle bir redd-i miras zihniyeti idi ki bu, gelecek masasının dört ayağından Millet ve Devlet ayakları kesildi, masa devrildi. O yetmedi, rejim doğru yorumlanmadı ve sistem de kurulmayınca gelecek masasının dört ayağı kesilmiş oldu. Öyle olunca da geriye sadece gelecek masasının tablası olan halk kaldı. Ayaksız masaya da “sofra” dendiği için halk küresel güçler için bir “yer sofrası” oldu. Bu sofraya oturdular ve sofraya her gelen imkânı yediler. Özellikle Menderes-Özal-Erdoğan dönemlerinde tekrar gelecek masasına sahip olmak adına söz konusu dört ayak tekrar ayağa kaldırılmaya çalışıldı. Hâlâ da bu süreç devam ediyor.

Kuşkusuz Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail başta olmak üzere Batılı ülkeler, en az CTP kadar seçim sonuçlarına sevinmişlerdir. CTP’yi avuçlarının içine alıp, kışkırtıp, yönlendirip, Kıbrıs’ın tamamına hâkim olmak için tezgâha düşürecekleri bir durum olarak göreceklerdir. Ancak şahsî öngörümüzdür, hesapları tutmayacaktır! Çünkü CPT özü ve sözü itibariyle “Satılık Parti” değildir. Aksine Kıbrıs halkının teveccüh gösterdiği ve iktidara (Tatar’a tepki olarak) sığındığı bir seçenek olmuştur.
“Çözümsüz Komşu: Yunanistan” gibi “Çözümsüz Komşu: Güney Kıbrıs” stratejisi işletiliyor
Şimdi… Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti bile “Çözümsüz Komşu” stratejisi karşısında bin bir hesap içinde olmak durumunda kalıyor ve ardışık stratejileri uyguluyorsa, tüm performansa rağmen “Çözümsüz Komşu” ile “dost” aşamasına geçemiyorsa -veya gözlemimiz üzere geçmiyorsa- Kuzey Kıbrıs halkı hangi millet, devlet, rejim ve sistem kapasitesiyle müzakere masasına oturacak?
Yeni Cumhurbaşkanı Sayın Erhürman ısrarla şu cümlenin altını çiziyor, “Siyâsî eşitlikten, eşit halklar tarifinden vazgeçmeyiz. Kıbrıs adasının etrafındaki denizin imkânlarını da eşit paylaşacak bir düzen kurmadan teslim olmayız. Tüm bu aşamalarda Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile istişare etmeden adım atmayız. Ancak halkımızın yaşam standartlarının artması için en gerçekçi çözüm hedefi iki devletli değil federasyon modelidir…” diyor.
Bir sefer “federasyon” modeli seçeneğini gerçekçi seçenek görmek, din, dil ve ırk farkı olan halkların yüzlerce yıl yan yana, iç içe yaşanmışlık içinde millet, devlet, rejim ve sistemayaklarını birlikte inşâ ettiklerini ve gelecek masasının da “tek masa” olursa devam edebileceği” iddiasını içeriyor. Gerçekten Rumların ve Türklerin Kıbrıs’taki geçmişi böyle midir?
Yok eğer halk olarak millet, devlet, rejim ve sistem ayaklarıyla hiç ilgili değilseniz, sadece yüzbinlerce “birey” iseniz ve sadece kendi geleceğinizi önceleyerek şu çağrıda bulunuyorsanız: “Benim tek derdim, yaşam standardı ve özgürce dünya nimetleri ile buluşmak! Hangi yönetim bana bunu verecekse o yönetim gelsin! Türk veya Rum fark etmez! İki devletmiş, federasyonmuş, başka seçenekmiş… Buraya takılmadan bireyi önceleyen bir gelecek masası olsun. Ve bu bireyin gelecek masasının da dört ayağı şu olsun: Para, kariyer, özgürlük ve imkân!” O zaman “Kuzey Kıbrıs’ta asıl mesele, iki devlet mi yoksa federasyon modeli mi?” yol ayrımı değildir. Kuzey Kıbrıs’ta ana mesele şudur: Gelecek masası, birey için mi, Devlet için mi?
Nitekim yeni Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman seçim kampanyası boyunca hem birey hem Devlet’i karşısına almadan, lafı genelleyerek ve her tarafa gülümseyerek şu cümleleri hep tekrarladı: “Halkımızın arasında dünyanın Kıbrıs’ı iki devletli ada olarak tanıması ile federatif devlet olarak tanıması arasındaki kâr-zarar hesabı ve sürdürülebilir konforlu yaşam, zenginlik, güvenlik noktasında bir faydalı tartışma var. Hangi seçeneğin gerçekçi ve kazançlı olduğu noktasında bir görüş farkı, içtihat farkı ve yöntem farkı var. Bize göre federatif modelde hem daha kazançlı çıkacağız hem de daha sürdürülebilir olacak.”
O zaman hatırlatalım: İki devlet seçeneğinde de federasyon seçeneğinde de bir muhatap var: Güney Kıbrıs! Güney Kıbrıs elli yıldır iki seçeneği de reddediyor. Yani muhatapsızlık durumu var. Çünkü “Çözümsüz Komşu: Yunanistan” gibi “Çözümsüz Komşu: Güney Kıbrıs” stratejisi işletiliyor.
O zaman Türkiye’nin desteği ve garantörlüğüyle Self Determinasyon yöntemiyle kaderini kendisinin çizeceğini dünyaya 15 Kasım 1983’te ilan etmiş Kuzey Kıbrıs halkı neden Güney Kıbrıs’la muhatap bile olmazken, halkın bir kesimi ısrarla “Türkiye ne kadar muhatabımız olacak? Artık netleşsin!” tartışmasını yapıyor? Hatta ileri gidip “Türkiye işgalcidir, muhatabımız değil!” diyen çevreler bile var ve yeni Cumhurbaşkanına destek verip bu konuda Türkiye’ye baskı yapılmasını talep ediyorlar. Yani sanki “Kıbrıs Meselesi: Türkiye’nin müdahil olması meselesi” gibi etiketlenmek isteniyor.
Oysa “iki devlet” ve “federasyon” seçeneği arasında kâr-zarar ve sürdürülebilirlik kararını Kuzey Kıbrıs veya Türkiye vermeyecek ki… Verse de kendi çalıp kendi oynamış olacak. Çünkü bu iki seçeneğin tartılması/ test edilmesi için olmazsa olmaz taraf var ve O da Güney Kıbrıs tarafı!
Dolayısıyla seçim sonuçları yorumlanırken yukarıdaki kadraj içinde birçok “tuhaflık” yok mu? En büyük tuhaflıklardan biri de bireylerin kendilerini devlete göre öncelemeleri ve hatta “Bireyciliğin fendi devlet olmayı yendi!” dedirtecek kadar radikalleşmiş bireycilik çok yaygınlaşmış değil mi? Öyle ki “1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs Harekâtı” yapması bizim lehimize olmadı. Asıl sorun kaynağı bu çıkarmadır. Kaderimizde Türkiye’den çok Güney Kıbrıs var!” diyebilen birey geleceğine odaklı hatırı sayılır seçmen kitlesi oluşmuş durumda. Peki neden? Ne yaşandı, ne ihmal edildi ki bu kadar çok “bireysel çıkarlar” öne çıktı ve de Devlet-Millet olmak yolculuğunda bir yavaşlama hatta yoldan ayrılma yaşanıyor? Hatta şu bile sorulmalıdır: Bireysel hesapların devletlere tercih edilme durumu sadece Kuzey Kıbrıs halkında mı var? Buna kısa bir açıklama getirip yazımızı tamamlayalım.
Batılılaşmış bireyler neden Türk Devleti’ni aşağılar?
“Birey olarak ben Batılılaştım, Devletim geride kaldı!” zihniyeti/ kompleksi nasıl bir ruh hâli ve vatan(sız)daşlık durumudur? Kuzey Kıbrıs halkına bulaşmış bu zihniyet acaba ne zamandan beri var ve bu adaya bunu kim, kimler taşıdı? Meselâ Türkiye’den gitmiş olabilir mi? Deşifre edelim…
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana başına bir dert gelsin istemeyenler de başına talih kuşu konsun isteyenler de tedbiren şu ön cümle ile başlarlar konuşmaya: “Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzü Batı’ya dönüktür. Türkiye Batı dünyasının bir parçasıdır. Batılılaşmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ideolojisidir. Çünkü medeniyet de demokrasi de gelişmişlik de Batı’dadır!... Türkiye, Asya-Ortadoğu ülkesi değildir, olmayacaktır!”
Fakat bu “yöneliş akidesi” ve “angajman rotası”nda bir türlü çözülmemiş bir kapışma/ cepheleşme var, daha doğrusu bir uyumsuzluk var: Birey mi yoksa Devlet mi önce Batılılaşacak?
Türk siyâsî tarihinde “Birey de Devlet de eş güdümlü Batılılaşsın!” diyen çevreler çıksa da her yol denense de bunu başaramamıştır. Hatta bir tespitte bulunalım: Bireylerin Batıcı/ Batılılaşma hızı ve entegre olma performansı Devlet’ten çok önde seyretmiştir. Yani sayısız birey çoktan Batıcı/ Batılılaşma programını bitirmiş ve kendini Batı dünyasının bireyi yapmıştır.
Belki şöyle bir cümle de kurabiliriz: Bireylerin Batılılaşması/ Batıcı yapılması Devlet’e kıyasla daha erken tamamlanmaktadır.
İşte bu birey ve Devlet’in Batılılaşması konusundaki gerginliğin hem geriden gelen hem de biraz performansı ve profili düşük örneği Kuzey Kıbrıs’ta yaşanıyor…
Aslında seçim sonuçlarının taşıdığı anlam, mesaj: “Bireylerin kariyer, konfor talebi esastır; bunları sağlayacak otoritenin modeli ikincildir!” İşte bu talep aslında mevcut durumun “vesikalık fotoğraf” gibi kimliğe konulacak resmidir. Kıbrıs halkı özetle, “Biz bireyler Batılılaştık. Fakat hâlâ Kuzey Kıbrıs Türk Devleti Batılılaşmadı. Biz bu gecikmeden yorulduk! Gerekirse Batı dünyasından yardım isteyeceğiz!” diyor.
İşte bu paradoks, aynı ile Kuzey Kıbrıs’ta yaşanıyor
Cumhuriyet’in kuruluşundan önce de sonra da “Ben Batılılaştım, Batı dünyasının bir bireyi oldum, hatta çifte vatandaşı oldum. Devlet ve halkımın çoğu hâlâ geride kaldı! Bıktım beklemekten!” diyen bireyler/ Batıcı tipler görürsünüz.
Özellikle aydın, sanatçı, işinsanı çevresinden çok rastlayacağınız bu tiplerin mutlaka ömürlerinde birkaç defa bir Batı ülkesine gidip veya davet edilip, orada devletini ve halkını şikâyet eden, özür dileyen, kendisi gibi devletin de halkın da Batılılaşması için mücadele edeceğinin sözünü verenler olur. Hatta hızını alamayıp konuşmalarında ülkesine demokrasi, insan hakları gelsin, LGBT başta olmak üzere birçok alanda deneyimlemeler olsun diye gözü yaşlı konuşanlar çıkar ve kopan alkışlar arasında histerik bir tatmine ulaşırlar.
Tabii bir de “Ay… Çok uğraştım, çok öz veride bulundum, olmuyor! Ne devletime ne halkıma mesafe aldıramadım, yoruldum. Türkiye’den ayrılıyorum. Kalan ömrümü Batı’da tamamlayacağım…” diyenleri de görürsünüz...
Meselâ herkes CHP’nin tarihi boyunca Batı ülkelerine gidip benzer şikâyetlerde bulunmasına, devletin ve halkın batılılaşma konusunda geride kalması sebebinin CHP’nin elli yılı aşkındır iktidar olamayışından kaynaklandığını ileri sürmesine ve hatta mevcut iktidarların devrilmesi için moral desteğine ihtiyacı olduğunu açıktan dillendirmesine şaşırıyor.
Oysa zaten Devlet ve halktan önce kendisini Batılılaştırdığına inanan bireylerin ezici çoğunluğu zaten CHP’lidir. Dolayısıyla kendi partisinin de tüzel kişilik olarak benzer tutum içinde olmasını istiyor, bekliyor...
CHP ve CHP zihniyetindeki bireylerin en tumturaklı tespitleri de hep şu olur: “CHP dışındaki bütün iktidarlar Türkiye’yi Ortadoğu ve Asya ülkesi yapar.” Tabi Batıcı olan bu bireylerin hepsinin bir de tekelleştirdikleri bir rozetleri vardır: Atatürkçülük...
Kastedilen şudur: Atatürk, bireylerin, toplamda halkın ve tabii ki Devlet’in bir an önce Batılılaşmasını istedi. Ancak bu rotadan sapan özellikle sağ partiler yüzünden ülke Ortadoğu-Asya ülkesi sınıfında kaldı. Solcular ise Atatürk çizgisinde kaldı ve Batılılaşmada koşuyor. İşte bu paradoks, aynı ile Kuzey Kıbrıs’ta yaşanıyor...
Ve “Biz Türkiye’den de önce Batılılaştık” diyen Kuzey Kıbrıs’taki bireyler ve örgütlü yapılar, Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasını “Kuzey Kıbrıs’ın Batılılaşmasını geciktiren müdahale” diye tavsif edip, eleştirip bir an önce Türkiye’nin askeri ile geri çekilmesini istiyorlar.
Hatırlayalım… Seçime yakın yani geçen aylarda, “Kuzey Kıbrıs laiktir, laik kalacak!” diye protesto yürüyüşleri yapıldı ve Kuzey Kıbrıs’ta “Başörtülü eğitim yapılmaz” diye, bizdeki CHP tarafından onlarca yıl sürdürülen kampanyayı, 28 Şubat sürecindeki zihniyetin çakma tekniğiyle uyguladılar.
Güney Kıbrıs’ın AB’ye alınması, “Ben devletimden önce Batılılaştım” diyen Kıbrıs halkının önemli bir birey sayısının inanılmaz asabını bozdu. Ancak bozulan asabının acısını tüm bu bireyler Türkiye’den çıkarıyorlar.
Çünkü Türkiye “iki devletli çözüm” dedikçe, Güney Kıbrıs Rum tarafı, bu bireylere şu propagandayla sesleniyor: “Hey! Batı’nın parçası olmak isteyen bireyler, örgütler... Gemi kalktı! Siz limanda kaldınız! Oysa ‘Tek Kıbrıs’ deseydiniz, ‘Ben Kıbrıslıyım’ diyerek bize katılsaydınız, iki devlet diye tutturmasaydınız, AB’nin nimetlerinden acayip faydalanacaktınız. Türkiye müdahil oldukça ne siz ne devletiniz Batılı olamayacak! Özellikle bu gecikmede Recep Tayyip Erdoğan’ın da payını unutmayın! Zaten Ersin Tatarı getirten de bu seçimde arkasında duran da O.”
İşte bu propagandadan etkilenen ve hatta zaten böyle düşünen hatırı sayılır Kuzey Kıbrıs’taki halkın bir kesimi Ersin Tatar’a ateş püskürdü. Bir de kendilerine çok kullanışlı olduğunu düşündükleri bir türetilmiş bahane de buldular: “Erdoğan Türkiye’yi bir Ortadoğu-Asya ülkesi yaptı! Ersin Tatar sen de onun peşine takıldın. Bizi Batılılaşma ve onun nimetlerinden uzaklaştırdın!”
Seçimi kazanan Cumhuriyet Türk Partisi (CPT), Batılılaşma ideolojisi olarak CHP’nin yavrusudur!
Seçime mevcut Cumhurbaşkanı olarak giren Ersin Tatar, “Bu bir referandumdur: Ya iki devletli çözüm ya da federasyonla yok oluş!” derken yanılıyordu. Aslında seçim, “Bireylerin çıkarları mı Devlet’in çıkarlar mı?” gerilimindeydi. Fotoğraf çok net bir şekilde ortaya çıktı: Birey kazandı!
Çünkü Kıbrıs “birey”leri, Ersin Tatar’ın icraat ve hizmetlerinden zaten memnun değildi. Sayın Tatar da zaten seçim kampanyasını “icraat” üzere değil de “Biz iki devleti savunuyoruz, rakip parti federasyoncu!” diye kodladı. Malum, Sayın Tatar “Yüzde 70 civarı iki devleti savunuyor, yüzde 35 federasyoncu!” demişti. Referandum iddiası ona aitti veya ona bu şekilde söyletildi. Sonuç tam tersi oldu…
Şimdi Sayın Tatar’ın seçme yapıştırdığı bu referandum etiketini okutursanız: Kıbrıs halkının yüzde 65’i gerçekten de “federasyon” dedi.
Oysa gerçek şuydu: Yüzde 65 birey seçimden önce “Bireysel yaşam standardım, konforum, kariyerim, geleceğim Batılılaşmadadır. Ben Batılılaştım, üstüme düşeni yaptım. Fakat Devlet’im geride kaldı. Birileri Devlet’i hızla Batılı kılsın. Adaylardan kim Devlet’i hızla Batılılaştırıp bana yetişmesini sağlayacaksa ona oy vereceğim…” dedi.
Zaten seçimi kazanan Cumhuriyet Türk Partisi (CPT), Batılılaşma ideolojisi olarak CHP’nin yavrusudur! “Yavru Vatan” deriz ya, CPT de CHP’nin yavrusudur ve seçmenin -seçime katılanın- yüzde 65’i CPT demiştir. Meşru ve demokratik bir sonuçtur! Bireycilik de kazansa bu demokratik bir başarıdır.
Nitekim CTP’nin ağabeyi CHP’den (Halk TV, Sözcü, ve Tele1 başta olmak üzere bütün CHP yandaşı medyadan da) şu ifadeleri sürekli duyacağız: “Erdoğan, Kuzey Kıbrıs’ta da kaybetti... Erdoğan kimi desteklediyse o kaybediyor… Kuzey Kıbrıs seçmeni, ‘laiklik’ dedi... Kuzey Kıbrıs halkı kararını verdi: Kıbrıs Ortadoğu ülkesi olmayacak…”
Fakat yine göreceğiz, ne CTP’den ne CHP’den hiç kimse “İki devletli çözüme hayır dendi”cümlesini ağzına almayacak. Çünkü bu tarz cümleleri kim kullanırsa, geri tepecektir ve çünkü “Devlet” statüsü işleri bireylerin boyunu aşar! Hatta CPT’yi de...
Kuşkusuz Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail başta olmak üzere Batılı ülkeler, en az CTP kadar seçim sonuçlarına sevinmişlerdir. CTP’yi avuçlarının içine alıp, kışkırtıp, yönlendirip, Kıbrıs’ın tamamına hâkim olmak için tezgâha düşürecekleri bir durum olarak göreceklerdir.
Ancak şahsî öngörümüzdür, hesapları tutmayacaktır! Çünkü CPT özü ve sözü itibariyle “Satılık Parti” değildir. Aksine Kıbrıs halkının teveccüh gösterdiği ve iktidara (Tatar’a tepki olarak) sığındığı bir seçenek olmuştur.
Sadece CTP’nin çok ciddi hatalar yapma/ yapabilme ihtimali vardır. Yani süreci doğru yönetmek noktasında CTP meselâ iki kritik hata yapabilir:
Bir: Kendisine oy verenlerin “Federasyona götür bizi!” diye oy vermediğini bilmesi lazım. Aksine “Hayat standardımızı yükselt, hizmet et bize” talebi var. Yani bu seçim “Bireyin kazandığı bir seçimdir” derken bunu kastediyoruz. Ayrıca oy verenlerin çoğunda “Birey olarak Batılılaştım, Devletim geride kaldı! Bana eriştir!” mesajı zımmen olsa da bunun anlamı “İki devletli çözümü kökten reddet! Tek seçenek olarak federasyona aban!”dayatması seçmenden gelmemiştir.
İki: Daha önce Türk Devleti’nin de desteklediği ve örgütlediği Annan Planı’nı tekrar istemenin açmazı var: Çünkü Güney Kıbrıs o zamanki Güney Kıbrıs değil artık; o zaman AB üyesi değildi. Ve bugün ABD-İsrail’in hem Yunanistan hem Güney Kıbrıs arka bahçesi yapılmıştır.
Kuzey Kıbrıs da “Anan Planı” döneminde “Evet” diyen Kıbrıs değildir. Çünkü o günkü Türkiye ile şimdiki Türkiye arasında dağlar kadar fark vardır. Bugün Kuzey Kıbrıs’ta hiçbir hükûmet, Türkiye’yi baypas ederek hesap-kitap yapacak güçte değil. Kaldı ki Kuzey Kıbrıs dünyanın tanıdığı bir devlet değil ki, Türkiye ile masada usulünce pazarlık yapsın. Kuzey Kıbrıs halkının canının da malının da tek garantörü Türk Devleti ve halkıdır. O nedenle seçim sonuçlarının üstünde Yunanistan-Güney Kıbrıs tepinmek isteyecektir. Ancak CTP sağ duyulu hareket edecektir.
Ayrıca “millî irade”ye saygı duyacağız. Çünkü Kuzey Kıbrıs seçimleri sonucu, millî iradenin tecellisidir. Sadece saygı duymayacak aynı zamanda olası riskler konusunda halkı doğru enforme edip ilişkileri güçlü tutarak meseleleri kardeşçe müzakere etmek durumundayız.
Aksi hâlde, Erdoğan düşmanlığı akıl ve kalplerini mühürlemiş, Türkiye’nin Kıbrıs çıkarmasına itiraz şerhleri düşmeyi hastalık düzeyinde sürdüren “Bireyciliği ve birey konforu için her şeyini satacak” hâle gelmiş bazı marjinal gruplara “gürültü çıkarma” imkânı vermiş oluruz.
Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’a “Bir Halk Çıkarması” harekâtı yapacak hâli yok. Tekrar hayırlı olsun seçimler ve kendi kararını vermiş halka da “Hayrını görün” diyelim…
“Biz Annan’ın Evet’ini de görmek istiyoruz!” diyenlere, bırakın cevabı Türk Devlet Aklı versin!



