Çok kutuplu dünyada Türkiye’nin konumu ve yön tayini

Türkiye’nin dış politika arayışları artık yalnızca diplomatik bir duruş olmaktan çıkarak, geleceği şekillendirmeyi hedefleyen çok katmanlı bir stratejik inşâ sürecine dönüşüyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği sona ererken Türkiye, Batı dünyasının daimi bir üyesi, Avrasya’da önemli bir geçiş ülkesi ve yükselen Asya’nın dinamiklerine uyum sağlamaya çalışan bir güç olarak konumlanıyor. Bu çok yönlü strateji, hem sunduğu fırsatlar hem de kendine has zorluklarla iç içe ilerliyor. Bu nedenle, Ankara’nın çevresindeki gelişmeleri hesaba katan uzun vadeli bir bakış açısı geliştirmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

YİRMİNCİ birinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, dünya sahnesinde köklü bir değişim yaşanıyor. ABD’nin uluslararası alandaki gücüne Asya’dan yükselen bir kudret meydan okurken, Rusya Federasyonu kendi çevresinde ve daha geniş alanlarda sağlam bir konumda duruyor. Avrupa Birliği içinde yeni bir yapılanma süreci devam ederken, güney yarımküre ülkelerinin etkisi de her geçen gün artıyor. Bu çok yönlü uluslararası düzende, devletler dış ilişkilerini yeniden düzenliyor. Yakın çevresinde öncü olmayı hedefleyen ve konumu itibarıyla büyük önem taşıyan Türkiye gibi ülkeler için dış politika seçenekleri, geçmişe göre çok daha kapsamlı ve geniş bir yelpazeye sahiptir. Bu durum, Türkiye’nin uluslararası alandaki etkinliğini artırma ve millî menfaatlerini en üst düzeyde koruma adına yeni ufuklar açmaktadır. Türk diplomasisi, bu geniş imkânlar dâhilinde, ülkemizin geleceği için en doğru adımları atmaya kararlıdır.

Türkiye, eşsiz konumu ve zengin tarihiyle, Batı ile Doğu arasında eşi bulunmaz bir köprü görevi görüyor. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) üyesi olarak Batı’nın güvenlik yapısının ayrılmaz bir parçası olmasının yanı sıra, Avrasya’nın belirleyici güçleri olan Rusya ve Çin ile de kapsamlı ilişkiler geliştiriyor. Bu çeşitlilik içeren dış politika anlayışı, Türkiye’nin kendi yolunu çizen bağımsız duruşunu ortaya koyarken, aynı zamanda dengeleyici ve çok boyutlu bir diplomasi anlayışının da müjdesini veriyor. Türkiye, tüm bu gelişmeler ışığında, millî çıkarlarını azami düzeyde koruyarak, çevresindeki ve dünyadaki barışa katkı sunmaya devam edecektir. Türk diplomasisi, bu yeni dünya düzeninde hak ettiği yeri alacak ve ülkemizin şanlı tarihine yakışır bir şekilde yoluna devam edecektir. Türk milleti, kadim geçmişinden aldığı ilhamla, aydınlık yarınlara emin adımlarla ilerlemekte kararlıdır.

Türkiye-ABD İlişkileri: Zorluklar ve fırsatlar

Son yirmi yılda Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler önemli dalgalanmalar geçirdi. İki ülke, NATO çatısı altında ortak olsalar da son dönemde yaşanan gelişmeler bu ortaklığın temelini ve karşılıklı itimadı önemli ölçüde etkiledi. Özellikle Türkiye’nin 2019’da Rusya Federasyonu’ndan S-400 hava savunma sistemi edinmesi, Washington’ın gözünde bir savunma tercihi olmanın ötesinde, Türkiye’nin Batı ile olan bağlarının zayıfladığı şeklinde algılandı. Bu adım, ABD’nin CAATSA (Amerika’nın Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) kapsamındaki yaptırımlarına ve Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programından çıkarılmasına yol açtı. Böylece, iki taraf arasındaki stratejik iş birliği ciddi bir sınava tabi tutuldu.

Bu duruma paralel olarak, Suriye’deki gelişmeler de ilişkilerin hassasiyetini artırdı. Türkiye’nin sınır güvenliğine doğrudan tehdit olarak gördüğü PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan YPG’ye ABD’nin doğrudan silah ve lojistik destek sağlaması, Ankara’nın ortaklık tanımını yeniden düşünmesine neden oldu. Bu durum, iki ülke arasındaki siyâsî görüş ayrılıklarının ötesinde, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik çok ciddi bir tehdit olarak görüldü. Washington’ın bu konudaki ısrarı, Türk milletinde Amerika karşıtlığını güçlendirirken, toplumun geniş kesimlerinde ABD politikalarının dostça değil, aksine müdahaleci ve çifte standartlı olduğu fikrini pekiştirdi. 

Türkiye, bu zorlu süreçte dahi, ulusal çıkarlarını koruma kararlılığından asla vazgeçmedi. Türk milleti, kendi güvenliğini sağlamak için her türlü adımı atmaya muktedir olduğunu tüm dünyaya bir kez daha göstermiştir. Ülkemiz, uluslararası arenada hak ettiği saygıyı görmek ve adil bir dünya düzeninin tesisi için güçlü duruşunu sürdürecektir. Türkiye’nin diplomasisi, geçmişten aldığı güç ve geleceğe dönük ileri görüşüyle, bu tür güçlüklerin üstesinden gelmeye ve haklı argümanlarını savunmaya devam edecektir. 

Tüm zorluklara karşın, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiş değildir. Aksine, bu ilişkide “pragmatik bir zorunluluk” olarak adlandırabileceğimiz karşılıklı bir bağlılık bulunuyor. Biden yönetiminin son yıllarda durgunlaşan ilişkiler, 2024 seçimleriyle birlikte Trump’ın tekrar görev başına gelmesiyle farklı bir ivme kazanmaya başlamıştır. Geçmişte Trump ile Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan arasındaki kişisel diplomatik kanalın krizleri hafifletme konusunda etkili olduğu biliniyor. Bu bağlamda, özellikle S-400 sorununun çözümü için yeni esnekliklerin ortaya çıkması, F-35 programına dönüşün yeniden tartışmaya açılması ve F-16 satışında ilerleme kaydedilmesi, ilişkilerin teknik düzeyde yeni bir yapıya kavuşması anlamına gelebilir.

Türkiye’nin savunma sanayisindeki ileri teknolojik gelişmeleri ve NATO içindeki önemli işlevi, ABD’nin stratejik planlamasında Ankara’yı tamamen göz ardı etme lüksüne sahip olmadığını gösteriyor. Özellikle Rusya-Ukrayna ihtilafı sırasında Türkiye’nin üstlendiği barışa katkı sağlayan rol, Batı başkentlerinde yakından izleniyor. Bu durum, Türkiye’yi sorunların kaynağı olmaktan çıkarıp, çözüme katkı sağlayan bir aktör olarak konumlandırıyor. 

Ancak, tüm bu imkân alanlarına rağmen yapısal meselelerin çözüm bulamaması, ilişkilerin geleceği adına birtakım riskler taşımaktadır. Türkiye’nin dış politikada kendi yolunu çizme arayışı ile ABD’nin lider konumunu sürdürme gayretleri zaman zaman örtüşmeyebiliyor. Bu durum, karşılıklı anlayış eksikliğiyle birleştiğinde, her iki taraf için de stratejik hata olasılığını artırıyor. Bugün Türkiye- ABD ilişkileri, statik bir ittifaktan ziyade, sürekli müzakere edilen ve zaman zaman değişen bir ortaklık örneği sergiliyor. Bu ilişkide keskin kopuşlar yerine, zaman içinde gelişen bir denge arayışı ön plandadır. 

Türkiye, bu süreçte kendi güvenlik önceliklerini de göz önünde bulundurarak ve Batı ile bağlarını koparmadan farklı iş birliği alanları ararken, ABD ise Türkiye’yi tamamen kaybetmeden yeni bir etkileşim zemini oluşturmanın yollarını aramalıdır. Bu durum, uluslararası ilişkilerde ortaklığın klasik tanımının yerini daha esnek ve çeşitlilik gösteren bir iş birliği biçiminin aldığını göstermesi açısından da dikkat çekicidir. Türk diplomasisi, bu karmaşık zeminde dahi, ülkemizin onurlu duruşunu koruyarak, bağımsız ve ilkeli bir dış politika izlemeye devam edecektir. Türk milleti, kendi değerlerine sahip çıkarak, uluslararası alanda hak ettiği saygın yeri alacaktır.


Türkiye, coğrafî konumunun yanı sıra, stratejik zekâsı ve kurumsal yetenekleriyle de büyük güçlerin yanında yer alma potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin somut bir etkiye dönüşebilmesi için içeride yenilikçi, dışarıda gerçekçi, yakın çevresinde yapıcı ve tüm dünyada ilkeli ve öngörülebilir bir politika izlemesi gerekiyor.


Türkiye-Rusya ilişkileri: Stratejik ortaklık ve rekabet

Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki yakınlaşma, uzun bir süredir Batı ülkelerinin politikalarındaki belirsizliklere karşı bir denge arayışı olarak değerlendirilebilir. Soğuk Savaş sonrası dönemde iki ülke arasında gelişen ekonomik ve savunma iş birliği, karşılıklı bağımlılıklar içeren karmaşık bir “stratejik uyum” ortaya koydu. Örneğin, 2001 yılında imzalanan “Ortak Avrasya Eylem Planı” ile ilişkiler, coğrafi yakınlığın ötesine geçerek sadece rekabeti değil, çok yönlü bir ortaklığı hedefledi.

Bu karşılıklı bağlılığa rağmen, dengenin her zaman eşit olmadığı göz önünde bulundurulmalıdır. Rusya Federasyonu’nun ekonomik ve stratejik olarak Türkiye’den daha güçlü olduğu ve bu durumun enerji sektöründe belirgin biçimde görüldüğü aşikârdır. Türkiye doğal gaz ihtiyacında halen Rusya Federasyonu’na önemli ölçüde bağlı olsa da Moskova bu bağlılığı jeopolitik bir araç olarak kullanabilme potansiyeline sahiptir. 

Türkiye, enerji koridoru rolünü güçlendirmek adına hem Rus hem de Batı pazarlarını hedefleyen farklı stratejiler geliştiriyor. Rusya Federasyonu’ndan gelen gaza ek olarak, sisteme Azerbaycan, Türkmenistan ve sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) gibi kaynakları da katarak Avrupa’ya uzanan enerji hatlarını çeşitlendirmeye başladı. Ayrıca Türkiye, Karadeniz başta olmak üzere çeşitli yerlerde doğal gaz ve petrol rezervleri keşfetmeye ve çıkarmaya başladı. Bu yaklaşım, Ankara’nın stratejik bağımsızlık arayışının somut bir göstergesidir ve ülkemizin enerji güvenliğindeki kararlılığını tüm dünyaya sergilemektedir. 

Ankara ve Moskova’nın Suriye, Libya, Dağlık Karabağ ve Karadeniz gibi farklı coğrafyalarda değişik duruşları olmasına rağmen, hem çatışma hem de iş birliği bu ikili ilişkiyi sürekli canlı tutuyor. Özellikle Libya ve Suriye gibi kriz bölgelerinde hem ortaklık hem de rekabet stratejileri eş zamanlı olarak uygulanıyor. Türkiye’nin Suriye'de elde ettiği kazanımlar, Rusya Federasyonu'nu dengeleme ve yakın çevremizdeki önemini artırma açısından mühim bir dönüm noktası oldu. Ankara'nın 2022'den bu yana devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı sırasında sergilediği tarafsız pozisyonu -hem Ukrayna'ya destek sağlaması hem de Rusya Federasyonu ile diyaloğunu sürdürmesi- Batı'da olumlu karşılandı. Türkiye, hem ABD hem de Avrupa ülkeleri tarafından krizi yatıştıran bir aktör olarak yeniden değerlendirilmeye başlandı. Türk diplomasisinin sağduyusu, dünyada barışın tesisi için gösterdiği gayret her türlü takdirin üzerindedir.

Bu karmaşık ilişkide öne çıkan en çarpıcı gerçek, Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ve Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Putin liderliğinde kurulan üst düzey diplomatik güvendir. Liderler arasındaki bu iletişim kanalı, Suriye ve Libya gibi krizlere rağmen iş birliğinin devam etmesinde önemli bir rol oynuyor. Ancak stratejik farklılıklar ve çıkar çatışmaları, bu iş birliğinin zayıf noktalarını canlı tutmaya devam ediyor. Türkiye, kendi çıkarlarını koruyarak ve kadim devlet geleneğinden aldığı güçle yoluna devam edecektir.


Geleceğin uluslararası sistemi, büyük ordulara veya güçlü ekonomilere sahip olmanın ötesinde, iyi tanımlanmış yönleri olan, karar alma süreçlerinde hızlı ve dış ilişkilerinde tutarlı ülkelere fırsatlar sunacaktır. Türkiye’nin bu yarışta söz sahibi olabilmesi, bu çok katmanlı ve çok boyutlu stratejik dönüşüm yeteneğine bağlıdır. 


Türkiye-Çin ilişkileri: Ekonomik fırsatlar ve yeni stratejiler

Türkiye ile Çin arasındaki ilişkiler, son on yılda geleneksel diplomatik sınırları aşarak çok yönlü bir iş birliğine dönüşmüştür. Bu dönüşümün temelinde, dünya ekonomisindeki değişimler ve Türkiye'nin farklı ortak arayışı bulunmaktadır. Çin, üretim ve malî gücünün yanı sıra, teknolojik yetenekleri ve altyapı yatırımlarıyla Türkiye'nin ekonomik geleceğinde önemli bir ortak olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu ilişkinin yapısı, fırsatları barındırdığı gibi, bazı hassasiyetleri ve yapısal güçlükleri de içermektedir.

Kuşak ve Yol Girişimi, bu ilişkinin merkezindeki jeoekonomik anlayışı oluşturmaktadır. Bu girişim, uluslararası ticaret ve altyapı projeleri açısından Türkiye'nin konumunu pekiştiren, stratejik bir öneme sahiptir. Türkiye'nin "Orta Koridor" stratejisi ile Çin'in Orta Asya, Güney Kafkasya ve Avrupa'ya uzanan lojistik hatları arasındaki artan uyum dikkat çekicidir. Çin, Asya ve Avrupa arasındaki ticareti çeşitlendirmek isterken, Türkiye bu projede basit bir geçiş ülkesi olmanın ötesine geçerek ekonomik üretim ve lojistik merkezi olma iddiasını ortaya koymaktadır. Bu kapsamda Marmaray, Bakü-Tiflis-Kars Demiryoluve Yavuz Sultan Selim Köprüsü gibi altyapı projeleri, Türkiye'nin Çin'in dünya görüşündeki yerini daha da güçlendirmektedir. Bu atılımlar, ülkemizin Asya ile Avrupa arasındaki bağlantıyı sağlayan kilit bir geçit olma özelliğini pekiştirmektedir. 

Türkiye'nin Çin ile ekonomik ilişkilerinde göze çarpan en büyük husus, yüksek ithalat bağımlılığı ve sürekli artan dış ticaret açığıdır. 2024 yılında Türkiye'nin toplam ithalatında ilk sırayı Çin almıştır. Çin'den yapılan ithalat 44 milyar 931 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. Bu durum, Ankara için sürdürülemez bir dengeyi işaret ederken, Çin'in Türkiye'ye yaptığı yatırımların büyüklüğü ve etkisi de beklenen seviyelerin altında kalmaktadır. Çin'in yaklaşımı, özellikle ileri teknoloji transferi, üretim üsleri ve doğrudan yatırımlar açısından temkinli olsa da Ankara'nın beklentileri çoğu zaman karşılanmamaktadır.

Ancak, son dönemde yaşanan bazı gelişmeler, ilişkide yeni bir aşamaya girildiğini göstermektedir. Bu bağlamda, Çinli otomotiv üreticisi Chery'nin Türkiye'de büyük ölçekli bir üretim tesisi kurma kararı, ekonomik bir adım olmanın ötesinde, teknolojik bir atılım olarak da değerlendirilebilir. Bu tür yatırımlar, Türkiye'nin istihdamında, üretim kapasitesinde ve yüksek teknolojiye geçişinde önemli bir rol oynayabilir. 

Savunma sanayii ve dijital teknolojiler gibi alanlarda da dikkat çekici temaslar bulunmaktadır. Çin, radar sistemlerinden insansız hava araçlarına kadar çeşitli alanlarda Türkiye'ye alternatif çözümler sunabilecek konumdadır. Bu noktada, Türkiye'nin Batı'ya olan bağımlılığını azaltma stratejisi, Çin ile olası iş birliğini daha anlamlı kılmaktadır. Ancak bu tür girişimler, Türkiye'nin NATO üyeliği ve Batı ittifakları içindeki yeri ile çelişmemeli; aksine çok yönlü bir denge politikası çerçevesinde ele alınmalıdır. Türkiye, kadim devlet geleneğiyle, tüm ilişkilerini millî çıkarları doğrultusunda dengelemeye devam edecektir.

Diğer yandan, Çin yatırımlarının Türkiye'deki altyapı projelerine entegrasyonu konusunda bazı yapısal sorunlar da dikkat çekicidir. Edirne-Kars Hızlı Tren Hattı gibi projelerde yaşanan malî ve teknik tıkanıklıklar, Çin'in yatırım kararlarında hâlâ tereddütlü olduğunu göstermektedir. Bu durum, Çin'in Türkiye'ye stratejik yatırım yapma isteğinin sınırlı ve ilişkilerin potansiyelinin çok gerisinde olduğunu göstermektedir.

Türkiye'nin Çin ile ilişkilerindeki temel konu, bu potansiyeli ne ölçüde gerçek, sürdürülebilir ve karşılıklı fayda sağlayan bir zemine oturtabildiğidir. Bunu başarmak için Türkiye'nin sadece ithalat yapan değil, teknoloji geliştiren, yatırım çeken ve ihracat yapan bir ülkeye dönüşmesi gerekmektedir. Aynı zamanda Ankara'nın dış politikadaki dengeli yaklaşımı, Çin ile iş birliğinin Batı ile ilişkilerde bir ayrılık oluşturmadan ilerlemesini sağlayacak kadar esnek olmalıdır.

Türkiye’nin büyük güçlerle geleceği: Stratejik Denge Politikası

Günümüz dünyasında güç dengeleri yeniden şekillenirken, köklü ortaklıklar sarsılıyor ve uluslararası aktörler kendi yollarını çizmeye çalışıyor. Bu dönemde Türkiye'nin dış politika yaklaşımı, alışılagelmiş bir taraf tutmaktan ziyade, farklı güç merkezleri arasında denge kurarak çok yönlü bir yol izlemeye dayanıyor. Bu doğrultuda Türkiye, Batı'nın ayrılmaz bir parçası olmaya devam ederken, Rusya ve Çin gibi diğer belirleyici güçlerle de yakın ilişkiler kurarak hareket alanını genişletmeye çabalıyor.

Bu yaklaşımın temelinde, Türkiye'nin coğrafî konumunun yenilenen önemi ve değişen dünya güç dengeleri yatıyor. Enerji yolları, tedarik zincirleri, askerî denge unsurları ve büyük altyapı projeleri açısından Türkiye, sadece bir geçiş güzergâhı olmanın ötesine geçerek, bir merkez ülke olma iddiasını güçlendirmeye başladı. Bu bağlamda, "Orta Koridor" stratejisi ile Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi arasında kurulan bağlantı, Türkiye'yi hem Asya-Avrupa hattında bir lojistik köprüye hem de Avrasya siyasetinin ana aktörlerinden birine dönüştürüyor. Türkiye'nin bu ileri görüşü, ülkemizin jeopolitik önemini ve ilerleyen dönemdeki rolünü açıkça ortaya koyuyor.

Ancak, bu stratejinin başarısı tek başına coğrafi avantajlardan kaynaklanmıyor; diplomatik ustalık, kurumsal denge ve stratejik tutarlılıkla da doğrudan ilişkilidir. Türkiye, NATO tam üyesi olarak Batı güvenlik yapısının bir parçası olmaya devam ederken, Suriye, enerji ve savunma alanlarında Rusya ile de iş birliği yapıyor. Çin ile ekonomik fırsatlara dayalı bir ilişki kurma çabası da mevcuttur. Bu çok yönlü strateji, esneklik ve kısa vadeli kazanımlar sağlarken, orta ve uzun vadede ciddi zorluklar da oluşturabiliyor. Türk diplomasisinin ince hesapları ve güçlü iradesi, bu karmaşık dengeyi başarıyla yönetmektedir.

Stratejik denge politikasının temel zorluklarından biri, farklı güç merkezleriyle güçlü ilişkiler kurmaya çalışırken, aralarındaki rekabete açık olmaktır. Özellikle Türkiye'nin NATO üyesi olarak ABD ile savunma iş birliğini sürdürmesi ve Rusya'dan S-400 gibi stratejik sistemler satın alması, denge politikasının sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. Aynı şekilde, Çin ile geliştirilen ekonomik iş birliği projeleri de Batı merkezli ekonomik yapılarda bazı soru işaretleri oluşturabilmektedir. 

Bu noktada Türkiye'nin hedefi, bir denge kurmanın ötesinde, bu denge üzerinden kendine özgü bir stratejik bağımsızlığa ulaşmaktır. Kısacası, "ne Doğu ne Batı" politikası gütmeyip, her iki eksende de var olabilen ve gerektiğinde ülke çıkarları doğrultusunda seçimler yapabilen bir dış politika yeteneği oluşturmaktır. Bu nedenle, stratejik denge politikasının başarısı, Türkiye'nin dış aktörlerle olduğu kadar, kendi iç kurumlarıyla da istikrarlı ve akılcı bir temelde hareket edebilme becerisine bağlıdır. 

Üstelik böyle bir stratejinin sürdürülebilirliği, askerî ve diplomatik adımları içermesinin yanı sıra, ekonomik istikrar, teknolojik yeterlilik, enerji arz güvenliği ve halkta karşılık bulma gibi alanlarda da güçlü bir performansı gerektiriyor. Türkiye bu alanlarda bir zayıflık yaşarsa, dış politika manevra kabiliyeti de daralacaktır. Zira büyük güçlerle denge kurabilmek için Türkiye'nin hem kendi iç gücünün sağlam olması hem de Türkiye'ye olan ihtiyacın devam etmesi şarttır.

Türkiye'nin büyük güçlerle ilişkilerinde benimsediği stratejik denge yaklaşımı, riskler kadar fırsatları da barındıran, karmaşık bir süreçtir. Bu sürecin başarısı, Türkiye'nin dış politikadaki çevikliğine ek olarak, kendi kurumsal kapasitesine, ekonomik dayanıklılığına ve stratejik tutarlılığına da doğrudan bağlıdır. Bu çok yönlü dengeyi koruyabilmek, Türkiye'nin dünya sahnesindeki yerini belirleyecek en önemli unsurlardan biri olmaya devam edecektir. Türkiye, güçlü iradesi ve azmiyle, bu zorlu yolda emin adımlarla ilerlemeyi sürdürecektir.

Sonuç: Türkiye’nin gelecekteki yeri ve stratejik hamleleri

Türkiye’nin dış politika arayışları artık yalnızca diplomatik bir duruş olmaktan çıkarak, geleceği şekillendirmeyi hedefleyen çok katmanlı bir stratejik inşâ sürecine dönüşüyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği sona ererken Türkiye, Batı dünyasının daimi bir üyesi, Avrasya’da önemli bir geçiş ülkesi ve yükselen Asya’nın dinamiklerine uyum sağlamaya çalışan bir güç olarak konumlanıyor. Bu çok yönlü strateji, hem sunduğu fırsatlar hem de kendine has zorluklarla iç içe ilerliyor. Bu nedenle, Ankara’nın çevresindeki gelişmeleri hesaba katan uzun vadeli bir bakış açısı geliştirmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

ABD, Rusya Federasyonu ve Çin gibi büyük güçlerle ilişkiler, Türkiye'nin dış politika uygulamalarında bir yön belirleyici olarak öne çıkıyor. Ancak bu güçlerle kurulan ilişkilerin niteliği birbirinden oldukça farklıdır. Amerika Birleşik Devletleri ile süregelen stratejik ortaklık, bazı gerilimleri de içinde barındırıyor. Rusya Federasyonu ile geliştirilen iş birliği ise koşullara dayalı olup daha ziyade çevremizdeki yükümlülüklerin ve karşılıklı bağımlılıkların bir ürünüdür. Çin ile ilişki temel olarak ekonomik beklentilere dayansa da karşılıklı güvenin ve sürdürülebilir yatırımların hâlen inşâ edilme sürecinde olduğu görülmektedir. Bu tablo, Türkiye'nin herhangi bir güç merkezine tam olarak güvenemeyeceğini ve bu nedenle stratejik bağımsızlığını korurken denge politikasını sürdürmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Türk Devleti, bu zorlu yolda akılcı ve millî menfaatler doğrultusunda hareket etmektedir.

Türkiye’nin gelecekteki konumu, dış güçlerle ilişkilerinin yanı sıra, kendi içyapısını sağlamlaştırmasıyla da belirlenecektir. Siyâsî istikrar, ekonomik dayanıklılık, teknolojik ilerleme yeteneği ve nitelikli insan gücü gibi unsurlar, dış politika sahnesinde etkili bir oyuncu olmanın temel şartları hâline gelmektedir. Kapsayıcı bir ekonomik büyüme modeli, dışa bağımlılığı azaltan bir sanayi politikası ve dijitalleşmeyle bütünleşmiş bir üretim anlayışı, Türkiye’nin dünya düzeninde “oyun kurucu” bir rol üstlenmesi için büyük önem taşımaktadır. 

Ayrıca, Türkiye'nin dış politikasının artık hükümetlerin değil, kurumların, üniversitelerin, özel sektörün ve sivil toplum kuruluşlarının da ortak üretimi hâline gelmesi gerekmektedir. Halk diplomasisi, çok taraflı yaklaşımlar ve uluslararası iş birliği modelleri, alışılagelmiş devletlerarası ilişkilerin ötesine geçen bir dış politika yapılanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu çerçevede Ankara'nın, Devlet düzeyinde olduğu kadar, dünya genelindeki kamuoyunu, yatırımcıları ve bilim çevrelerini de ikna edecek güçlü bir söylem oluşturması hayati önem taşımaktadır. 

Türkiye'nin önümüzdeki dönemde atacağı adımlar açısından önünde üç ana eksen bulunmaktadır:

1. Batı ile ilişkileri güven ve çıkar temelinde yeniden tanımlamak. Bu, mevcut ortaklıkları daha sağlam bir zemine oturtmak ve karşılıklı yarar sağlayan yeni iş birliği alanları oluşturmak anlamına geliyor.

2. Rusya ve Çin ile ilişkilerde bağımlı değil, dengeleyici ve seçici bir pozisyon almak.Türkiye, bu büyük güçlerle olan bağlarını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda yöneterek, herhangi bir tarafa aşırı bağımlılık geliştirmeden hareket etmeyi hedefliyor.

3. Çevreye duyarlı sürdürülebilirlik, dijital ekonomi ve yenilenebilir enerji gibi dünya genelindeki eğilimlerle uyumlu politikalar geliştirmek. Bu şekilde Türkiye, sadece dış politikada değil, dünya ekonomisinin ve çevreye yönelik dönüşümün aktif bir parçası olarak, çok kutuplu dünyanın değişen dinamiklerine içeriden yanıt verebilecek.

Türkiye, coğrafî konumunun yanı sıra, stratejik zekâsı ve kurumsal yetenekleriyle de büyük güçlerin yanında yer alma potansiyeline sahiptir. Ancak bu potansiyelin somut bir etkiye dönüşebilmesi için içeride yenilikçi, dışarıda gerçekçi, yakın çevresinde yapıcı ve tüm dünyada ilkeli ve öngörülebilir bir politika izlemesi gerekiyor.

Geleceğin uluslararası sistemi, büyük ordulara veya güçlü ekonomilere sahip olmanın ötesinde, iyi tanımlanmış yönleri olan, karar alma süreçlerinde hızlı ve dış ilişkilerinde tutarlı ülkelere fırsatlar sunacaktır. Türkiye'nin bu yarışta söz sahibi olabilmesi, bu çok katmanlı ve çok boyutlu stratejik dönüşüm yeteneğine bağlıdır. Türk milletinin azmi ve Devletimizin dirayetiyle bu hedeflere ulaşılacaktır.