Çıkış!

Ortadoğu yeniden yazılırken Riyad bölünüyor, Avrupa silahlanıyor, uçaklarımız düşürülüyor, siyaset rasyonelleşiyor, Gazze için Türkiye masada, içimizde ideolojik yayılma ve hain tehdidi ile mücadele ediliyor. Bu tablo, Türkiye’nin artık kendisine biçilen değil, kendi belirlediği rolü üstlenmeye başladığını gösteriyor. Ve bugün artık net: Türkiye sahneye geri dönmedi; o sahnenin gerçek sahibinin kim olduğunu sadece hatırlattı. Güç, çok konuşanlarda değil, sessizce hazırlanan, doğru anda hamle yapanlarda. Yeni çağın ağırlık merkezi neresi diye soranlara cevabım net: Türkiye… Çıkış: “Bir olalım, beraber olalım, iri ve diri olalım. Hep birlikte Türkiye olalım…”

BU ayki yazımda birçok farklı başlık altında tek çıkışı yazacağım.

Uçak kazası, uluslararası provokasyonlar ve ideolojik yayılma girişimleri… Son yıllarda yaşadığımız tüm olumsuzlukları düşündüğümüzde, artık olayları tek tek okumak yetmiyor. Çünkü Türkiye’nin jeopolitik yükselişi, bölgesel ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendiriyor. Ortadoğu’dan Avrupa’ya, Atlantik’ten Körfez’e kadar her nokta bu kırılmadan etkileniyor. Ve bu kırılmanın merkezinde yine Türkiye var.


BOP Eş Başkanlığı’ndan bölgesel aktöre: Türkiye’nin güç dönüşümü


2000’li yılların başında “BOP Eş Başkanlığı” söylemiyle Türkiye, uluslararası sistemin bir parçası olarak sunuldu. O dönemde Türkiye’nin rolü, bölgede başka güçlerin planlarını uygulayan bir aktör olarak görülüyordu. Bugün sahaya baktığımızda tablo tamamen değişmiş durumda:


ABD’nin bölgedeki ağırlığı zayıfladı: Irak ve Suriye müdahaleleri başarısızlıklarla sonuçlandı, ekonomik ve siyâsî maliyetler ABD’nin stratejik alanlarını daralttı.


İsrail’in güvenlik stratejisi tıkanmış durumda: Filistin ve Gazze’deki baskılar, askerî üstünlüğe rağmen sürdürülebilir bir denge sağlayamıyor.


Körfez ülkelerinin liderlik çatışması derinleşti: Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar arasındaki diplomatik ve ekonomik çekişmeler, bölgesel düzeni kırılgan hâle getirdi.


İran’ın vekil güçlerle yayılma stratejisi sınırlı kaldı: Suriye ve Irak’taki varlığı genişlese de, uzun vadeli sürdürülebilir bir liderlik kuramıyor.


Bu boşlukta, Türkiye tek rasyonel güç olarak ortaya çıkıyor. Artık BOP’un “Eş Başkanlığı” değil, bölgesel güç dengelerinin bağımsız koordinatörü olma rolünü üstleniyor.


Düşen uçaklar: Türkiye’ye verilen sistematik mesajlar mı?


C‑130 uçağımızın düşmesi ve Hırvatistan’daki diğer kaza, sadece teknik aksaklık değil, bölgesel bir mesajdır. Türkiye’nin yükselen gücüne karşı uygulanan asimetrik baskı ve caydırıcılık hamleleri olarak okunmalıdır.


Bu yaşananların bir başka boyutu ise, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde geçmişten miras kalan kripto yapılanmaların, sızmaların ve operasyonel sabotaj ihtimallerinin yeniden tartışmaya açılmasıdır. FETÖ’nün 15 Temmuz sonrası aldığı ağır darbelere rağmen, örgütün tamamen tasfiye edildiğini söylemek gerçekçi değildir. Bu nedenle ardı ardına yaşanan bu kazalar, TSK içinde uyuyan hücrelerin olası etkileri açısından da değerlendirilebilir.


Türkiye’nin askerî kapasitesini hedef alan her hamlede, yalnızca dış aktörlerin değil, geçmişte ülke güvenliğini içeriden çökertmeye çalışan yapıların da devre dışı bırakılma süreçleri yeniden sorgulanmaktadır. Bu iddialar henüz doğrulanmış olmasa da, Türkiye’nin askerî kurumları içinde iç güvenlik, denetim ve karşı istihbarat mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiği açıktır.


Bu olaylar, lojistik güvenlikten diplomatik iş birliğine, moral etkiden stratejik hesaplamalara kadar birçok alanı etkiliyor. Türkiye artık sadece sınır güvenliğiyle ilgilenmiyor; bölgesel düzenin yeniden şekillenmesinde belirleyici güç konumunda. Bu nedenle düşen uçaklar, Türkiye’nin yükselişini gölgeleyemiyor; aksine konumunu pekiştiriyor. Şehit olan kardeşlerimize Allah’tan rahmet, ailelerine ve milletimize başsağlığı diliyorum. Acımız büyük, ama şunu net olarak söylemeliyim: Bizi öldürerek yok edemezsiniz. Biz bu coğrafyada var olmaya, güçlenmeye devam edeceğiz.


Riyad’daki sessiz çatlak: Eski ve yeni kuşak çatışması


Suudi Arabistan’daki iç politik dengeler, Türkiye’nin yükselişiyle doğrudan ilişkili bir fay hattı oluşturuyor:


Eski muhafızlar: 20. yüzyıl refleksleriyle hareket eden, Türkiye’yi yükselen bir tehdit olarak gören ve ABD-İsrail eksenli bölgesel düzeni korumaya çalışan kuşak…


Yeni vizyonerler: Teknokratlar, dijital veriler ve stratejik analizler üzerinden geleceği okuyan genç nesil… Bu kuşak için Türkiye’nin sahadaki rolü bir denge unsuru ve bölgesel istikrar garantisi.


Ortak cümleleri net: “Türkiye devreye girmeden Ortadoğu istikrara kavuşamaz.” MBS içerideki direnç odaklarına rağmen Türkiye gerçeğini kabullenmeye hazırlanıyor. Türkiye’nin Gazze denklemine olası müdahalesi, eski kuşak için tehdit, genç kuşak içinse düzenin tamamlanması anlamına geliyor. Bu, ertelenmiş bir jeopolitik hesaplaşmanın kapısıdır.


Vahhabi geleneğin içindeki “Kemalist Prensler”: Riyad’daki iç sürtüşmelerin Türkiye boyutu


Suudi Arabistan yönetimi, dışarıdan homojen bir otorite gibi görünse de, içeride derin bir ideolojik ve siyâsî ayrışma barındırıyor. Bu ayrışmanın en ilginç ve çarpıcı unsurlarından biri, literatürde “Kemalist Prensler” olarak adlandırılan elit grup.


Bu grup, adından da anlaşılacağı üzere, Türkiye’nin modernleşme ve seküler devlet geleneğini bir referans olarak alan bir bakış açısına sahip. Yani klasik Vahhabi çizginin sertlik ve dogmatizmine tamamen bağlı kalmak yerine, modern devlet aklı ve toplum mühendisliği perspektifiyle hareket ediyorlar. Onlar için Türkiye, yalnızca bölgesel bir rakip değil, aynı zamanda yönetişim, devlet kurumsallığı ve stratejik planlama açısından örnek alınacak bir model.


Ancak bu grup, Türkiye’nin sahadaki gücünün artmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak görüyor. Neden? Çünkü Türkiye’nin bölgesel etkisi yükseldiğinde, Riyad’ın klasik ittifak politikaları yeniden değerlendirilecek, Körfez’deki liderlik hesapları Türkiye’nin sahadaki hamleleriyle şekillenecek ve eski muhafazakâr kuşakların elinde tuttuğu politik ağırlık azalacak.


Bu yüzden “Kemalist Prensler”, Türkiye’nin yükselişini pasif bir tehdit olarak görmenin ötesinde, iç politik dengeyi koruma refleksiyle hareket ediyorlar. Bu durum, Riyad’da sadece dış politikayı değil, iç politik sürtüşmeleri, iktidar pazarlıklarını ve karar alma süreçlerini de doğrudan etkiliyor.


Sonuç olarak, Türkiye’nin bölgesel yükselişi yalnızca sahada değil, Riyad’daki ideolojik ve stratejik hesapları da yeniden şekillendiriyor. “Kemalist Prensler”, bu yüzden, modern devlet ve akılcı yönetim perspektifi ile Türkiye’yi hem dikkatle izliyor hem de kendi pozisyonlarını koruma çabası içinde hareket ediyorlar.


DEM Parti’nin cenazelerdeki hamlesi: Stratejik sessizlik oldu


DEM Parti’nin şehit cenazelerine katılmaması, provokatif alanı etkisizleştiren stratejik bir hamleydi. Toplumsal tansiyonu düşürdü, Kürt seçmenin devletle karşı karşıya gelmesini engelledi, PKK’nın kaos üretme fırsatını sınırladı. Bu, Türkiye’de siyasetin Devlet Aklı’yla uyumlu ilerleyebileceğinin önemli bir göstergesidir.


Avrupa gençlerini askere çağırıyor: Güvenlik alarmı var


Birkaç gün önce Fransa’daydım şimdi de Belçika’dayım, gördüklerim beni şaşırtmadı. Almanya, Fransa, Hollanda ve İskandinav ülkeleri, gençlerini zorunlu askerliğe çağırıyor. Bu, Avrupa’nın güvenlik refleksinin geri dönüşü ve ABD’nin NATO’daki ağırlığının azalması anlamına geliyor. Avrupa, Rusya ve Ortadoğu kaynaklı tehditlere karşı kendi savunmasını kurmak zorunda. Türkiye’nin NATO içindeki merkezî rolü, Avrupa’nın stratejik hesaplarında kritik bir parametre hâline geliyor.


İçimizde büyüyen İrancı dalga


Türkiye’nin bölgesel yükselişi içeride de karşı refleksleri tetikliyor. En dikkat çekici olan İran merkezli ideolojik yayılma girişimidir. Bu çizgi topluma şunu fısıldıyor: “Sünnet gereksizdir, modern İslâm yorumu buna ihtiyaç duymaz.”


Ama mesele sadece teolojik tartışma değil, Türkiye’nin toplumsal ve kültürel omurgasına müdahale girişimidir.


İran’ın üç temel stratejisi: 1. Sünneti devre dışı bırakarak; Türkiye’nin Sünni geleneğini zayıflatmak… 2. Türkiye’yi siyâsî olarak kendi eksenine çekmek… 3. Toplumsal kutuplaşmayı tetiklemek…


Sünneti itibarsızlaştırmak, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal omurgasına doğrudan müdahaledir. Bu nedenle iç güvenlik artık yalnızca sınırda değil, zihinsel ve kültürel alanlarda da kazanılması gereken bir mücadeleye dönüşmüştür.


İç tehdit ve millî uyanış çağrısı


Bölgesel ve küresel dengeler kadar, içerideki güvenlik ve sadakat de kritik önemde. Türkiye’de maalesef yaklaşık 30 milyon kişinin devlete sadakat konusunda sorgulanması gereken bir potansiyel taşıdığı biliniyor. Bu sayıdan yaklaşık 1,5 milyon kişi stratejik ve kritik görevlerde bulunuyor.


Bu durum, sadece bir tehdit değil, aynı zamanda millî uyanış ve teyakkuz çağrısıdır. Her vatandaş, bulunduğu pozisyonda Devlet’e karşı sorumluluğunu hatırlamalı, bu hainleri tespit etmek ve devletiyle birlikte mücadele etmek için adım atmalıdır. Unutulmamalıdır: Devlet ile millet arasındaki güven zinciri ne kadar güçlü olursa, Türkiye’nin bölgesel ve küresel rolü o kadar güvence altında olur.


Türkiye, tarihin en kritik eşiğinde


Ortadoğu yeniden yazılırken Riyad bölünüyor, Avrupa silahlanıyor, uçaklarımız düşürülüyor, siyaset rasyonelleşiyor, Gazze için Türkiye masada, içimizde ideolojik yayılma ve hain tehdidi ile mücadele ediliyor.


Bu tablo, Türkiye’nin artık kendisine biçilen değil, kendi belirlediği rolü üstlenmeye başladığını gösteriyor. Ve bugün artık net: Türkiye sahneye geri dönmedi; o sahnenin gerçek sahibinin kim olduğunu sadece hatırlattı. Güç, çok konuşanlarda değil, sessizce hazırlanan, doğru anda hamle yapanlarda.


Yeni çağın ağırlık merkezi neresi diye soranlara cevabım net: Türkiye…


Çıkış: “Bir olalım, beraber olalım, iri ve diri olalım. Hep birlikte Türkiye olalım…”