“Cennette İnsan” deyişiyle Neşet Ertaş’ın insanlığa sunduğu hakikat dersi

Neşet Ertaş’ın “Cennetteki İnsan” deyişi tek bir soruya indirgenemez. Hem bir hayret ifadesi hem de bir meydan okumadır. Cenneti hayal ederken orada insanlığı tahayyül edemeyen bir bakış açısına karşı bir protestodur. Zira Ertaş’a göre insanlık, eksiklikleriyle, tuhaflıklarıyla ve yüreğiyle, bu dünyanın gerçek öznesidir. Hem cennetin hem de cehennemin anlamı insanlık olmadan kavranamaz.

BİR deyiş, bazen bir hayat felsefesi kadar kapsamlı olabilir. Anadolu’nun topraklarında yoğrulmuş türküler, yalnızca eğlence yahut vakit doldurma vasıtası değildir. Onlar, halkın dilinde birer nasihat, birer hakikat bildirgesidir. İşte Neşet Ertaş’ın “Cennette İnsan” deyişi de böyle bir eserdir. Onu dinleyen, salt melodinin peşine takılmayıp, sözlerin ardındaki irfanla karşılaşmaktadır.

Neşet Ertaş, Türk Halk Müziği’nin içinden çıkıp gelen bir ozandan öte bir hakikat hatırlatıcısıdır. Bozkırın diliyle, sazın telinde titreşen sesiyle insanı kendiyle yüzleştirmektedir. Anadolu’nun mayasında yoğrulan bu bilgelik, onun çalışmalarında ete kemiğe bürünmektedir. Ertaş’ın söylediği sözler, göçebe bir ezgiden ziyade kökü, bin yıllık hikmetin damarlarına dayanmaktadır.

“Cennette İnsan”, deyişi müzikal bir eser olmanın ötesine geçmektedir. Eğer insanlığın ölçüsü onur, vicdan ve merhametse, bunlardan yoksun bir varlık hangi cennete layık olabilir? Ertaş, bu soruyu hem kendi gönlünün özünden hem de Anadolu irfanından süzülen bir dille dile getirmektedir.

Türkü hem bireye hem de topluma yönelmiş bir meydan okumadır. Zira Ertaş’ın dili, sıradan bir sanatçının dilinden farklıdır; o, gönüllere kazınan ezgilerle birlikte ahlâkî bir çağrı da yapmaktadır. Onun türküleri, halkın hayatına yön veren, doğru ile yanlışı ayırmayı öğreten işlevler taşımaktadır. Bu sebeple, “Cennette İnsan” deyişi bir melodi olmanın yanı sıra bir ahlâk dersi, bir hatırlatma ve bir uyarıdır.

Hakikatle yüzleşme

Türkü, ilk mısralarından itibaren insanı kendi gerçeğiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu karşılaşma, bir bakıma hesap gününün küçük bir izdüşümüdür. Neşet Ertaş “Hayvan cehennemde, cezası ağır/ Huriler içinde, cennette insan” derken, cennet ve cehennemi göklerde aramaya gerek bırakmayıp, mekânları dünyaya indirgemektedir. İnsanın, vicdanıyla bu dünyada cennetini kuracağını, zulmüyle de cehennemini yaşatacağını belirtmektedir.

Burada asıl mesele, insanın hakikate yönelme iradesidir. Onuru korumak, merhametle davranmak, adaletin peşinde olmak… İşte Ertaş’ın “insan” diye işaret ettiği şey budur. Eğer bu değerlerden yoksunsak, elimizde kalan bedenimizden ibaret bir varlıktır. Bu beden ise cennetten ziyade cehennemin yolcusudur. Belki de “beşer” olan varlığı “insan” yapan olgu budur. Neşet Ertaş’ın sözleri, hakikatin göz ardı edilemeyeceğini haykırmaktadır. Hakikati görmeyen, onu işitmeyen, ondan yüz çeviren kişi, gözleri açık ama kör, kulakları sağır bir varlığa döner.

Kur’ân-ı Kerîm’de bu gaflet hâli şöyle anlatılır: “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”[1]

Tam da bu sebeple Ertaş, insanı hakikate yönelmeye çağırmaktadır. Bu davet, dinî yahut tasavvufî bir öğüt olmaktan öte, hayatın bütün alanlarında geçerli bir uyarıdır. Hakikatten yüz çeviren, kendini kendi eliyle yok etmektedir. Ozan, bu sözle, insanın kendi özündeki körlüğü ve sağırlığı gidermesini istemektedir. 

İnsanın hakikatle yüzleşmesi, kendi muhasebesini yapmasını şart koşar. Ertaş’ın sözünde bu muhasebe, yargılayan bir tını taşımaz. O, gönül diliyle konuşur; uyarır ama incitmez, hatırlatır ancak aşağılamaz. Dinleyeni, türküyle beraber hem kendini sorgular hem de istikametini bulmaya çalışır. Türkünün asıl kudreti, kişiyi kendi içine döndürmesindedir.

Bu yüzleşme, aynı zamanda bir hürriyet ilanıdır. Zira özüne yönelen, kendi onurunu hatırlayan kişi, başkasının baskısına, haksız iktidara, güç ve servet tuzağına boyun eğmez. Neşet Ertaş, bu manada, halkın diliyle hürriyetin ne demek olduğunu fısıldamaktadır. Onun bu deyişi, bir özgürleşme çağrısıdır. Bu, bir kurtuluşun ve insanın kendi varlığını yalansız kurmasının davetidir.

Kendini bilmeyen kişi, başkasına minnet eder. Özünü tanımayan, güçlünün gölgesinde hayat sürer. Oysa Ertaş, insana kendi hakikatini hatırlatmaktadır. Türkünün her sözünde bu uyarış yankılanmaktadır. Cennet ve cehennem, aslında kişinin kendi iradesinde gizlidir. İnsanın dünyadaki tercihi, ebedî kaderinin kilididir.

Bu bakış, Anadolu irfanının aslına uygundur. Yunus Emre’nin o meşhur, “İlim, ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir” sözüyle başlayan, “Sen kendini bilmezsin/ Ya nice okumaktır”[2] dizesiyle devam eden çizginin bir halkasıdır Neşet Ertaş. Onun deyişi, bu kadim çizgiyi halkın diliyle bugüne taşımaktadır.

Ertaş’ın irfanı, bir şahsî ahlâk öğretisini aşmaktadır. O, sosyal bir yöneliş önermektedir. Zira hakikatle yüzleşmeyen fert, zulmün peşinden gidebilir. Hakikatle barışmayan bir cemiyet, haksızlığın batağında boğulur kalır. Ozan, bizi kendimize olduğu kadar cemiyete karşı da sorumlu olmaya davet etmektedir. 


Teknolojiyle, hızla büyüyen şehirlerle, tüketim kültürüyle insanın insanı görmediği bir çağdayız. Yalnızlaşma, yabancılaşma ve değersizleşme çağındayız. İşte böyle bir ortamda Ertaş’ın deyişi, bir uyarı gibi yankılanmaktadır.


Basiret ve idrak

İnsanın hayat seyahatinde en mühim meselelerden biri, bakmak ile hakikati görmek arasındaki farkı ayırmaktır. Gözün gördüğü ile kalbin bildiği aynı şey değildir. Çoğu kez göz, aldatıcıdır; sureti görür, lakin mânâyı elden kaçırır. Kulak da böyledir; sesi işitir ama hikmeti duyamaz. İşte bu sebeple Kur’ân, basireti, hakikati kavramanın asıl yolu olarak öne sürer.

“Bu Kur’ân, insanlara her bakımdan doğru yolları gösterecek delillerden ibarettir. Kesin olarak inanacak bir toplum için de o, bir doğru yol rehberi ve büyük bir rahmet kaynağıdır.”[3]

Basiret, kuru bir bilgi yığını toplamaktan öte, doğruyu yanlıştan ayıracak bir ferasetle bakabilmektir. Basiret, bir bakıma hakikatin iç yüzünü sezmektir. Neşet Ertaş’ın deyişinde yankılanan ses de işte budur. Onun sözünde basiret, insanın kendi özüne ve kâinatın hakikatine açılan bir kapıdır. Basiret, hakikatle kurulan yalansız bir münasebettir. O olmadan, bütün ömür bir yanılsamadan ibaret kalır.

Ertaş, “Bütün kâinatı bilmekte insan” derken, gözün ve kulağın sınırlarını aşan bir idrakten söz açmaktadır. Buradaki asıl vurgu, bilmenin kuru bir zihin birikimi olmayışıdır. Bilgi, gönülle yoğrulduğu zaman hakikate dönmektedir.

Aksi takdirde, kişi çok şeyi bilmekle yetinir ancak hakikati elden kaçırabilir. Zihin, sureti toplamakta fakat gönül, mânâyı çözmektedir. Ertaş’a göre, ilim dışarıda aranmaz; o, içteki cevherin uyanışıdır. Hakikat, ancak bilgiye vicdanın eşlik etmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bilmek, görmekten öte olmaktır.

Basiretin üç katmanı vardır. İlk katman, vahyin getirdiği hakikatleri tasdik etmektir. Bu, basiretin en temel adımıdır. Kalbi aydınlatan bu kavrayış, insanı hak yolunda sabit kılmaktadır. İkinci katman, hidayetin de sapmanın da Allah’ın iradesinde olduğunu idrak etmektir. Bu idrak, insanın kendi iradesini küçümsemesine yol açmayıp, aksine onun sorumluluğunu daha fazla hissetmesine sebep olmaktadır. Çünkü doğruyu da yanlışı da Yaratana bağlayan kişi, yaptığı her seçimin hesabını vereceğini bilmektedir. Üçüncü katman ise en yüce noktadır: Basiret, kâinatın sırlarını sezdiren bir idrak hâline gelmektedir. Burada insan, artık nesnelerin ardındaki anlamı kavramakta, görünmeyeni görmektedir.[4]

Neşet Ertaş’ın dilindeki basiret, bu üçüncü katmana yakın bir feraseti işaret etmektedir. O, halkın anlayabileceği kelimelerle çok güçlü bir hakikati dile getirmektedir. Çünkü görünenin ardında asıl gerçek saklıdır. Görünene aldanan, oyunun peşinden gitmekte, ardındaki hakikati gören ise yola girmektedir.

Basiret, bir bakıma kalbin gözüdür. Bu göz açıldığında insan, sıradan olayların ardındaki işareti görebilmektedir. Bu işaret, bazen bir sözde, bazen bir davranışta, bazen de bir felakette saklıdır. Ertaş’ın eserlerinde bu işaretler çokça bulunur. Onun her deyişi, aslında bir nasihat, bir öğüt yahut bir işaret taşıdır. Dinleyen, basiretiyle dinlediğinde bundan payına düşeni alabilmektedir.

Kur’ân’da basiretsiz kalpler, kör kalpler olarak nitelenmektedir. Bu körlük, gözün görmemesinden ziyade kalbin gerçeği kavrayamamasıdır. İnsan, öfke, kin, hırs ve bencillikle körleşmektedir. Böyle bir körlük, göz açık olsa da hakikati gizlemektedir. Neşet Ertaş’ın deyişi, bu körlüğe bir panzehirdir. Sazının telinden süzülen ses, insana “uyan”demektedir.

Basiret, düşünce ve davranışta şaşmamanın anahtarıdır. Kalbin bu ışıkla aydınlandığı kişi, adımını atarken hata yapmaz. Neşet Ertaş’ın öğüdü, tam da budur. Dinleyiciye sadece duygu tatmini sunmayıp, ona yol göstermekte, ışık tutmakta, rehberlik etmektedir. 

Ertaş, basireti anlatırken aslında insanın en büyük düşmanı olan gaflete de işaret etmektedir. Gaflet, hakikati görmezden gelmek, dünyayı oyun ve eğlence zannetmektir. Gafletin pençesindeki insan, her şeyi bilir ama kendini bilmez. Her şeyi görür ama gerçeği göremez. Ertaş’ın dili, gafleti dağıtan bir uyarıdır. Onun deyişinde uyanış çağrısı vardır.

Gaflete kapılan insan, hayatı tüketir ama doğru düzgün yaşayamaz. Cennet de cehennem de onun gözünde birer masala dönüşür. Oysa Ertaş, cennet ve cehennemi uzak bir geleceğe havale etmemektedir. “Cennettir bu dünya, insan olana” derken, hakikatin bu dünyada yaşandığını hatırlatmaktadır.

Ertaş’ın dilindeki basiret, aynı zamanda bir sosyal uyanıştır. Çünkü basiret, şahsî bir kavrayıştan öte toplumun da yolunu aydınlatmaktadır. Basiretten yoksun toplum, zulme boyun eğmekte, adaleti unutmakta ve vicdanı köreltmektedir. Basiretle donanmış toplum ise hakkı tanımakta, yanlışı reddetmekte ve kendi onurunu korumaktadır. Anadolu’nun irfanı, bu basiret üzerine kurulmuştur.

Neşet Ertaş’ın deyişi, bu bakımdan bir diriliş çağrısıdır. Basiretle bakmayı öğütleyen bir dildir. Onun türküleri, halkın içindeki hikmeti uyandırmaktadır. Her sözü, bir işaret taşırken, her dizesi, insanı kendiyle hesaplaşmaya çağırmaktadır.



İnsan, başka insanı göremez hâle gelmişse ne bu dünyada ne de ahirette cennetten söz etmek mümkün olamaz. İnsan, kendini yeniden hatırlamak zorundadır. Kendini bilmek, gönlünü korumak, garibin hakkını gözetmek, insana minnet yüklememek… Bütün bunlar, Neşet Ertaş’ın sanatında bize sunulan hayat ölçüleridir.


Cennet ve cehennem tasavvuru: İnsanın sorumluluğu

Dinlerin ortak dilinde cennet ve cehennem, bir ödül ve ceza mekânı olarak tarif edilmektedir.[5] İnsanlar, yaptıklarının karşılığını orada görecektir. Bu anlatım, çoğu zaman uzak bir geleceğe, ölümden sonraya, başka bir âleme havale edilmektedir. Fakat Neşet Ertaş’ın dilinde bu kavram, uzak diyarlara sürülmüş bir hakikat yerine bizzat bu dünyada yaşanan bir tecrübedir. Onun deyişinde dile gelen “Cennette İnsan” ifadesi, insanın varoluşunu şimdide ve burada değerlendirmeye davettir.

Ertaş’a göre cennet, ölüme ertelenmiş bir müjde olmaktan öte, insan olmanın doğrudan sonucudur. Beşer, insan olduğu ölçüde cennetin kapısını aralamaktadır. Bu bakış, Anadolu irfanının köklü töresine dayanmaktadır. Yunus Emre’nin o meşhur, “Cennet cennet dedikleri/ Birkaç köşkle birkaç huri” [6] dizesi de aynı çizgiyi işaretlemektedir. Cenneti, ahlâkın, gönlün ve şefkatin kurduğu bir yer olarak okuyabiliriz.

Bu görüş, insanın mesuliyetini ağırlaştırmaktadır. Zira cenneti beklemek yerine, onu burada kurmak gerekmektedir. İnsanoğlu, kendi eylemleriyle dünyayı ya cennet ya da cehennem hâline getirmektedir. Zulmün, kinin, hırsın ve çıkarın hüküm sürdüğü bir yerde cennet olmaz. Lakin şefkatin, adaletin ve saygının başat olduğu bir dünyada, cennet çoktan kurulmuş demektir. Ertaş’ın deyişi, işte bu hakikati dillendirmektedir: “Cennettir bu dünya, insan olana.”

Bu ifade, kişiyi kendi sorumluluğuyla yüzleştirmektedir. Çünkü cenneti de kuracak, cehennemi de büyütecek olan insandır. Onun iradesi, kendi hayatının yanı sıra içinde bulunduğu toplumun da kaderini belirlemektedir. İnsan onurunu çiğneyen her davranış, cehennemin taşlarını döşemektedir. İyilik, paylaşma, hürmet ve vefa ise cennetin kapılarını açmaktadır.

Kur’ân’da “Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür; kim de zerre kadar şer işlerse onu görür”[7] buyurulur. Bu ayet, Ertaş’ın deyişinde karşılığını bulan hakikati tasdik etmektedir. Her küçük iyilik, cennetin tuğlalarını örmekte; her küçük kötülük, cehennemin alevlerini beslemektedir. İnsanoğlu, her an bir tercih yapmakta; her tercihinde kendi ahiretini de dünyasını da şekillendirmektedir.

Ertaş’ın yaklaşımı, dinî metaforların gündelik hayata taşınmasıdır. Onun sözlerinde cennet, uzak bir hayalden ziyade yaşanabilir bir dünyanın adı olmaktadır. İnsan onurunun korunduğu, gönül kırmanın günah sayıldığı, kul hakkının gözetildiği bir hayat: İşte cennet odur. Bu bakış, Anadolu insanının hem dinî hem de ahlâkî dünyasını yansıtır.

Cennet ve cehennem tasavvuru, insanın nasıl bir dünya kurmak istediğiyle ilgilidir. Ertaş, bu noktada sorumluluğu bireyin üzerine yüklemektedir. Çünkü insan, kendi kalbine göre bir dünya kurmaktadır. Kalbi kinle dolu olanın kurduğu dünya cehennemdir; kalbi sevgiyle yoğrulmuş olanın kurduğu dünya cennettir. Bu yüzden Ertaş, “insan olana” kaydını düşmektedir. İnsanı insan yapan değerler olmadan cennet kurulmaz.

Cehennem ise Ertaş’ın dilinde İlâhî bir azap mekânı yerine dünyada yaşanan bir zulüm hâlidir. Açlık, sefalet, adaletsizlik ve horlanma, insanların birbirine kurduğu cehennemdir. Türkünün ima ettiği hakikat bence şudur: İnsan, bu dünyada cehennem yaşatıyorsa, öte dünyada da cehennemden kaçamaz. Bu yaklaşım, dinin ahiretle sınırlı olmayan, dünyayı da sorumluluk alanına dahil eden yönünü öne çıkarmaktadır.

Ertaş’ın cennet anlayışı, bir müminin hayata nasıl bakması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Çünkü cenneti ahirete havale etmek, dünyadaki kötülükleri görmezden gelmeye yol açabilir. Oysa Ertaş, bu bakışı reddetmektedir. Ona göre gerçek iman, dünyada cennet kurmaya çalışmaktır. Bu yüzden onun deyişi, bir bekleyişten öte bir çağrıdır. İnsanları dünyada cennet kurmaya davet etmektedir.

Bu yaklaşım, bir nevi özgürlüğün de temelidir. Çünkü cennet, özgür insanın kurabileceği bir düzendir. Minnete boyun eğen, haksızlığa razı olan, zulmü kabullenen bir insan cennet kuramaz. Ertaş’ın hayatı, bu tavrın canlı örneğidir. O, kimseye minnet etmemiş, sazını kiraya vermemiştir. Onun hür duruşu, türküleriyle birleşince cennetin yolunu gösteren bir işarete dönüşmüştür.

Cennet ve cehennem tasavvuru, insanın kendi iç dünyasıyla da ilgilidir. Kalbi huzur bulan bir insan, dışarıdaki sıkıntılara rağmen kendi içinde cennet yaşamaktadır. Kalbi karışık, niyeti bulanık olan bir insan ise dışarıda nimetler içinde olsa da cehennemin azabını çekmektedir. Ertaş’ın deyişi, işte bu manevî dengeyi hatırlatmaktadır: İnsan, gönlünü cennet gibi tutarsa, hayatı da cennet olur.

Neşet Ertaş’ın dilindeki cennet, bir vaatten çok bir ödevin adıdır. Cenneti kurmak, insanın görevidir. Bu görev, namaz kılmak yahut oruç tutmakla sınırlı değildir; insanın insana bakışıyla, ekmeğini bölüşmesiyle, komşusuna selam vermesiyle ilgilidir. Küçük görünen bu davranışlar, cennetin harcını oluşturmaktadır.

Neşet Ertaş’ın deyişi, işte bu yüzden hem dinî hem de ahlâkî bir bildiriye dönüşmektedir. Onun dili, insanı kendi sorumluluğu ile yüzleştirmektedir.

Gönül anlayışı: Gönlün kutsiyeti, saygı ve hürmet

Anadolu insanının dilinde “gönül” kelimesi, sıradan bir iç dünyadan öte, insana bahşedilmiş en yüce cevheri ifade etmektedir. Akıl, ölçmekte ve biçmektedir; gönül ise bağışlamakta, kavramakta, birleştirmektedir. Bu yüzden gönül kırmak, taş yıkmaktan daha ağır bir suç sayılmıştır. Çünkü taş yeniden yerine konur, fakat gönül kırıldığında izi kolay kolay silinmez. Neşet Ertaş’ın türkülerinde gönül, bu güçlü anlamıyla öne çıkmaktadır.

Ertaş’ın en bilinen sözlerinden biri şudur: “Kadınlar insandır, biz insanoğlu.” Bu ifade, kadın üzerinden tüm insana saygı duymayı öğütlemektedir. Kadının incitilmesi, gönlün incitilmesi demektir. Çünkü gönül, insanın en hassas tarafıdır. Anadolu irfanında gönül, Allah’ın nazargâhı olarak görülmektedir. Yani gönül, kutsaldır. Ona yönelen bir haksızlık, doğrudan insana, hatta insanda tecelli eden İlâhî Kudrete yönelmiş sayılmaktadır.

Gönül hem şahsî bir sığınak hem de sosyal barışın temelidir. İnsanlar arasındaki kırgınlıkların çoğu, gönül gözetilmediğinde ortaya çıkmaktadır. Bir söz, bir bakış, bir ihmal gönlü yaralayabilir. Ertaş’ın eserlerinde bu incinmiş gönüllerin sesi yankılanmaktadır. Onun dili, gönlü kırılmış insanlara bir teselli sunarken, gönül kırmamanın da uyarısını yapmaktadır.

Türkülerde sıkça yer alan “gönül” kelimesi hem bir duyguyu hem de bir ölçüyü ifade etmektedir. Gönül, insan ilişkilerinde adaletin terazisidir. Kimin gönlü kırıldıysa orada bir haksızlık vardır. Ertaş, bu ölçüyü hatırlatmaktadır. İnsan, gönül kırmamakla mükelleftir. Bu, hukukun ötesinde bir yükümlülüktür. Mahkemeler bazen haklıyı haksız çıkarabilir, lakin gönül terazisi şaşmamaktadır.

Ertaş’ın gönül anlayışı, insan onuruyla da ilgilidir. Onur, resmî belgelerle korunmazken, gönül hürmetiyle korunmaktadır. Bir insana değer vermek, onun gönlünü gözetmekle mümkündür. Anadolu’da misafire ikramın, yolda kalana yardımın, komşuya selamın temelinde hep bu gönül anlayışı vardır. Çünkü gönül gözetilmezse toplum çözülmekte, insanlar birbirine yabancılaşmaktadır.

Gönül kırmamanın önemi, tasavvuf geleneğinde de sık sık vurgulanmaktadır. Yunus Emre, “Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil”[8] diyerek gönül kırmanın ibadeti bile geçersiz kılacak kadar büyük bir günah olduğunu hatırlatmaktadır. Neşet Ertaş’ın dili de aynı mirası taşımaktadır. Onun çalışmalarında gönül kırmamak, ibadetin özü kadar değerli bir ölçü hâline gelmektedir.

Gönül, bir bakıma insanın hakikatle temas ettiği yerdir. Akıl çok defa çıkarın, nefsin ya da arzunun esiri olabilir. Fakat gönül, samimi kalındığında doğruyu işaret etmektedir. Bu yüzden Anadolu’da gönül sözü, vicdanın karşılığıdır. “Gönlüm el vermedi” diyen bir insan, aslında vicdanının sesini dile getirmiş olmaktadır. Ertaş’ın türküleri, işte bu vicdanın dilidir.

Neşet Ertaş’ın hayatına bakıldığında da gönül kavramının izleri görülmektedir. O, kimseyi hor görmemiş, kimseyi küçümsememiştir. Sazı, yoksulun da zenginin de kapısını çalmıştır. Onun türkülerinde zenginle fakir arasında bir uçurum yoktur; gönül diliyle konuşan herkes aynı sofrada oturabilir. Tam da bu yüzden halk, onu “bozkırın tezenesi” olarak bağrına basmıştır. Çünkü o, gönülleri birleştirmiştir.

İnsanoğlu, bazen dünyada dışlanmakta, horlanmakta ve garip kalmaktadır. Fakat gönlü diri olan, bütün bunlara rağmen ayakta durmaktadır. Gönül, insanın içindeki sığınak olduğu için, dışarıdaki fırtınalara karşı korunak sağlamaktadır. Neşet Ertaş’ın türkülerinde bu direnişin izleri açıktır. O, garip kalmış gönüllerin sesi olmuştur.

Ertaş’ın gönül anlayışı, modern dünyanın bencillik ve çıkar merkezli ilişkilerine de bir itirazdır. Bugün insanlar çoğu kez fayda gözeterek ilişki kurmaktadır. Fakat gönül gözetilmediğinde bütün bu ilişkiler mekanikleşmekte, insaniyetini kaybetmektedir.


Cenneti arayan, önce insana bakmalıdır. Çünkü cennet, insanın gönlünde kurulacak; cehennem de yine insanın zulmüyle büyüyecektir. Neşet Ertaş’ın sazından yükselen ses, bize bu hakikati hatırlatmaktadır. 


Özgürlük ve onur: Minnet meselesi, insanların doğuştan gelen eşitliği

Neşet Ertaş’ın “Cennet İnsan” deyişinde önemli bir sorgulama vardır: “Neden başkasına minnette insan?” Bu sual, aslında bir sitemden çok daha fazlasıdır. İnsanın kendi özünü bilmeden başkasının gölgesinde yaşamasına itirazdır. Deyişin bu dizesi, özgürlüğün siyâsî bir kavram olmanın ötesinde, insan onurunun ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatmaktadır. Anadolu kültüründe minnet, insanın yükünü artıran, omzuna gereksiz zincirler vuran bir hâl olarak görülmektedir. Minnet eden, kendi varlığını küçültmekte; minnet edilen ise kendini olduğundan büyük sanmaktadır. Oysa Neşet Ertaş’ın bakışı şudur: Her insan, yaratılışta aynı saflıkla var edilmiştir. Ne kimsenin başkasına üstünlüğü vardır ne de kimse başkasına boyun eğmek zorundadır.

Eserlerinde dile getirdiği bu hakikat, aslında insan haklarının da özünü teşkil etmektedir. Onur, devletin bağışladığı bir ayrıcalık olmayıp, insanın doğumuyla birlikte sahip olduğu bir değerdir. İnsan olmak, başlı başına bir değerdir. Bu değer, hiçbir makamla, hiçbir servetle ölçülemez. Bu yüzden Ertaş’ın deyişi, insanın kendi özünü bilmeye davettir. Çünkü özünü bilen, başkasına minnet etmez; başkasının gölgesinde yaşamaz.

Özgürlük, çağımızda sıkça dile getirilen ama çoğunlukla eksik bırakılan bir kavramdır. Çoğu kişi, özgürlüğü kısıtlamaların kalkması diye anlamaktadır. Oysa Neşet Ertaş’ın işaret ettiği hürriyet, insanın kendi özüne, kendi fıtratına geri dönmesi olarak daha güçlü bir mânâ taşımaktadır.

Aynı zamanda, başkasının önünde eğilmeden, kendi onurunu muhafaza ederek yaşamaktır. Bu hürriyet ne pazardan satın alınmakta ne de herhangi bir otoritenin lütfuyla kazanılmaktadır. Bu özgürlük, insana doğduğu an verilmiştir. Onu kaybetmek, kendi varoluşundan vazgeçmektir. Ertaş, bu sözle, kişinin kendi cevherini hatırlamasını istemektedir. 

İnsan, özgür doğduğunu bilirse, kimseyi küçümseyemez, kimseyi hor göremez. Çünkü başkasına minnet etmeyen, kendisine de minnet edilmesini istemez. Bu tavır, insan ilişkilerinde eşitliğin temeli olmaktadır. Ertaş’ın türkülerinde bu eşitlik, sade bir halk diliyle anlatılmaktadır: “Temizlenmiş ruhu, ak olmuş iken/ Allah’ın katında pak olmuş iken.” Bu dizeler, her insanın özündeki saflığı ve eşitliği hatırlatmaktadır.

Neşet Ertaş’ın çağrısı, şahsî özgürlüğün ötesinde sosyal bir mesaj içermektedir. Toplumda adaletin bozulmasının en temel sebeplerinden biri, insanların birbirine boyun eğmesi, çıkar uğruna minnet etmesidir. Bir makam sahibine, bir zengine, bir güce minnet eden insan, kendi onurunu yitirmektedir. Bu tavır, zamanla adalet duygusunu da aşındırmaktadır. 

Anadolu irfanında insan, yaratılıştan gelen eşitliğiyle değerlidir. Yunus Emre’ye atfedilen “Yaratılanı severim, Yaratan’dan ötürü” sözü, bu anlayışın özüdür. İnsan, kim olursa olsun, hangi soydan, hangi dinden, hangi sınıftan gelirse gelsin eşittir. Minnet, işte bu eşitliğe gölge düşürmektedir. Çünkü minnet edenle edilen arasında bir hiyerarşi kurmaktadır. Ertaş, bu hiyerarşiye karşı çıkmaktadır. Onun deyişi, insanın özündeki hürriyeti hatırlatmaktadır.

Özgürlük ve onur arasındaki bağ, Neşet Ertaş’ın sanatında berrak bir şekilde görünmektedir. Onurunu korumayan insan özgür olamaz; özgürlüğünü kaybeden insan da onurunu muhafaza edemez. Bu ikisi, birbirini tamamlamaktadır. Minnet meselesi, aslında çağdaş dünyada insanın karşılaştığı en büyük sınavlardan biridir. İnsan, özgürlüğünü çoğu kez gönüllü olarak teslim edebilmektedir. Biraz rahatlık, biraz menfaat için başkasının gölgesinde kalmayı seçmektedir. Ertaş’ın deyişi, bu gönüllü esarete itirazdır. İnsanın kendi özüne dönmesi, kendi değerini bilmesidir. Onur, işte bu bilginin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Başkasına minnet etmeyen insan, kendi değerini bilen insandır. Bu bilince sahip olan ne köle olur ne de başkasını köleleştirir.

Neşet Ertaş’ın deyişi, özgürlükle onuru aynı potada eritmektedir. İnsan, doğuştan hürdür; bu hürriyet, başkasına minnet etmediğinde korunmaktadır. İnsan, doğuştan onurludur; bu onur, ancak kendi özünü bilip ona sadık kaldığında ayakta durmaktadır. Minnet, hem özgürlüğü hem de onuru yok etmektedir.

Gariplik ve insan hakları: Dışlananların sesi olarak Neşet Ertaş

Neşet Ertaş, hayatı boyunca kendisini “Garip” diye tanımladı. Bu kelime, onun hem sanatındaki hem de dünya görüşündeki merkezî yeri işaretlemektedir. Garip, toplumun kenarında kalmış, çoğu zaman sesi duyulmayan, görünmez sayılan insandır. Fakat Ertaş’ın dilinde garip, hakikatin saklandığı bir mecradır. Çünkü kalabalıkların gölgesinde kaybolmayan, çıkarın ve hırsın peşine düşmeyen garip, hakikati aramaya en yakın olan kişidir.

Anadolu kültüründe “gariplik,” salt yoksulluğu anlatmayıp, sahipsizliği, yalnız bırakılmayı, görmezden gelinmeyi de içine almaktadır. Ertaş’ın kendi hayatı da bu anlamda bir gariplik hikâyesidir. Yoksul bir aileden gelmiş, küçük yaşta babasının sazıyla tanışmış, fakat asıl ustalığını gurbet yollarında, düğünlerde, kahvelerde pişerek kazanmıştır. Onun türkülerinde duyulan kırgınlık, bu hayat yolculuğunun izlerini taşımaktadır.

Gariplik, modern dünyada da varlığını sürdürmektedir. Bugün şehirlerin kenar mahallelerinde, göç yollarında, işsizlerin, yoksulların ve ötekileştirilenlerin hayatında gariplik yeniden karşımıza çıkmaktadır. Neşet Ertaş’ın türküleri, işte bu insanların diline tercüman olmaktadır. Onun sesi, bir bakıma görmezden gelinenlerin, haksızlığa uğrayanların, adalet arayanların sesidir.

Eserlerinde sık sık geçen “Garib’im” ifadesi, şahsi bir yakınma gibi görünse de aslında kolektif bir kimliğe dönüşmektedir. Ertaş’ın “Garip” adıyla söylediği her türkü, toplumun kenarına itilmiş kitlelerin ortak sesini yansıtmaktadır. Bu yönüyle onun sanatı, insan haklarının en yalın biçimde dile gelişidir. İnsan onuru, kanun maddelerinden ziyade garibin gönlüyle korunmaktadır. 

“Şüphesiz Allah’ın gökler ve yerler/ Garib’im biliyor; sağırlar, körler” dizeleri, bu gerçeği açıkça göstermektedir. Buradaki garip, hakikati bilen, fakat sesi duyulmayan kişidir. Sağır ve kör diye nitelenenler ise iktidarın, servetin ya da şöhretin cazibesine kapılmış olanlardır. Ertaş, böylece insanın onurunu gölgeleyen yapıları ifşa etmektedir. Hakikati görmek, gönülle mümkündür; gönlü kararmış olan, ne kadar güçlü olursa olsun, hakikatten uzak kalmaktadır.

Bu bakış açısı, “mazlumun ahı” anlayışıyla da örtüşmektedir. Zulme uğrayan, sahipsiz bırakılan insanın ahının arşa değdiğine inanılmaktadır. Neşet Ertaş’ın türkülerinde dile gelen gariplik, işte bu manevî hakikati taşımaktadır. Garip, aynı zamanda Allah’a en yakın olandır. Çünkü dünya ona sırtını dönmüştür; fakat o, gönlüyle hakikate yönelmiştir.

İnsan hakları kavramı, Batı düşüncesinde çoğunlukla bireyin devlet karşısında korunması üzerinden şekillenmiştir. Fakat Anadolu’nun irfanında insan hakları, garibin gönlünü gözetmekle başlamaktadır. Ertaş’ın sanatı, bu anlayışı yeniden gündeme taşımaktadır. Onun çalışmalarında yoksullar, ötekileştirilenler ve hor görülenler, insanlığın özünü temsil etmektedir. Çünkü gerçek eşitlik, toplumun en zayıf halkasına gösterilen hürmetle ölçülebilir.

Bugün insan hakları tartışmalarında sık sık dile getirilen “eşitlik” ve “onur” kavramları, Neşet Ertaş’ın türkülerinde çok daha yalın bir dille işlenmektedir. O, herhangi bir ideolojik kalıba sığınmadan dili, doğrudan halkın diliyle örülmüştür. Bu sadelik, aslında hakikatin en güçlü hâlidir. Çünkü karmaşık teoriler yerine, herkesin anlayacağı bir gerçeklik sunmaktadır: İnsan, garip de olsa değerlidir; hatta değer, çoğu kez garibin gönlünde saklıdır.

Neşet Ertaş’ın “Garip” kimliği, insan haklarının halk irfanındaki karşılığıdır. O, dışlananların, yoksulların, unutulmuşların sesi olmuştur. Eserlerinde dile gelen gariplik, insan onurunun en yalın, en hakiki savunusudur. Garip, hor görülenden ziyade hakikati gören kişidir. Ertaş’ın sazında yankılanan ses, bu yüzden her çağda güncelliğini koruyacaktır.

Sonuç

Neşet Ertaş’ın “Cennetteki İnsan” deyişi tek bir soruya indirgenemez. Hem bir hayret ifadesi hem de bir meydan okumadır. Cenneti hayal ederken orada insanlığı tahayyül edemeyen bir bakış açısına karşı bir protestodur. Zira Ertaş’a göre insanlık, eksiklikleriyle, tuhaflıklarıyla ve yüreğiyle, bu dünyanın gerçek öznesidir. Hem cennetin hem de cehennemin anlamı insanlık olmadan kavranamaz.

Bu deyiş, insanın değerine dair kadim bir tartışmayı yeniden hatırlatmaktadır. Kimileri cenneti bir mükâfat yeri, kimileri ise soyut bir tasavvur olarak görmüştür. Fakat Ertaş, meseleyi en yalın hâliyle ortaya koymaktadır: İnsan yoksa, cennet de yoktur. Çünkü cennet, insanın anlam yüklediği bir mekândır. Onu dolduran, insandan başka bir şey değildir.

Bu yaklaşım, bize iki şeyi hatırlatabilir. İlki, insanın sorumluluğudur. Eğer insan, dünyada adaleti, sevgiyi ve merhameti yaşatmazsa, cenneti hayal etmesinin bir anlamı kalmaz. Cennet, geleceğe ertelenmiş bir ödülden öte insanın bu dünyada kurduğu ilişkilerle de ilgilidir. Gönül kıran, zulmeden, minnet yükleyen bir insanın cennet iddiası, boş bir iddiadır.

İkincisi ise insanın eşsizliğidir. Ertaş’ın bu eseri, insanın yaratılıştaki değerini yeniden vurgulamaktadır. İnsanın yerine hiçbir şey konulamaz. Ne servet ne mal mülk ne de şöhret bir insanın değerini temsil edemez. Cennet bile insanla anlamlıdır. Bu, aslında insan haklarının da en yalın biçimidir: İnsan, varlığıyla değer taşımaktadır.

Bugünün dünyasında bu yaklaşımın ne kadar güncel olduğunu görmek zor değildir. Teknolojiyle, hızla büyüyen şehirlerle, tüketim kültürüyle insanın insanı görmediği bir çağdayız. Yalnızlaşma, yabancılaşma ve değersizleşme çağındayız. İşte böyle bir ortamda Ertaş’ın deyişi, bir uyarı gibi yankılanmaktadır.

İnsan, başka insanı göremez hâle gelmişse ne bu dünyada ne de ahirette cennetten söz etmek mümkün olamaz. İnsan, kendini yeniden hatırlamak zorundadır. Kendini bilmek, gönlünü korumak, garibin hakkını gözetmek, insana minnet yüklememek… Bütün bunlar, Neşet Ertaş’ın sanatında bize sunulan hayat ölçüleridir.

Cenneti arayan, önce insana bakmalıdır. Çünkü cennet, insanın gönlünde kurulacak; cehennem de yine insanın zulmüyle büyüyecektir. Neşet Ertaş’ın sazından yükselen ses, bize bu hakikati hatırlatmaktadır. 



[1] A'râf Sûresi, 7/179

[3] Câsiye Sûresi, 45/20

[4] Erdoğan, H. (2019). İslâm düşüncesinde basîret ve firâset kavramlarının din psikolojisi açısından incelenmesi (Master's thesis, Necmettin Erbakan University (Turkey)).

 

[7] Zilzâl Suresi, 99/7-8