“Cennet anaların ayakları altındadır” (2)

Batı, kadının bedensel güzelliğini kullanma şekilleri geliştirdi ve onu doymak bilmez maddeciliğine alet edindi. Hiçbir ilgisi olmayan mamullerin yanına kadın imgeleri iliştirip adını “reklamcılık” koydu ve erkeğin kadına olan zaafından faydalanmayı ihmâl etmedi.

GÜNÜMÜZDE, Batı ülkelerinde kadına verildiği sanılan hak ve özgürlükler aslında erkeğin çıkarları ile orantılıdır. Batılı erkeğin kadına karşı olan tavrı, kılık değiştirmiş bir Orta Çağ davranışıdır.

Orta Çağ ile şimdiki zihniyet arasındaki farklar, sadece zamanın değişmesi sebebiyle meydana gelen metot farklılıklarıdır. Hakikî anlamıyla kadın haklarını korumak gaye edinilmemiştir. Hıristiyan Batı medeniyetinde kadın, bir reklâm metaı hâlini almıştır. Materyalist Batı, eskiden olduğu gibi kadını satamıyorsa da “moda” adı altında daha fazla süs ve şatafat uğruna, onu istediği mecraya sürükleyebiliyor.

Bunun örnekleri sanayileşme sırasında da görülmekteydi. Fabrikalarda çalıştırılan kadınlar, bedenen erkeğe oranla güçsüz olmalarına rağmen erkek gibi çalıştırılıyorlardı. Üstelik aldıkları ücret erkeklerinkinden azdı.

Batı, kadının bedensel güzelliğini kullanma şekilleri geliştirdi ve onu doymak bilmez maddeciliğine alet edindi. Hiçbir ilgisi olmayan mamullerin yanına kadın imgeleri iliştirip adını “reklamcılık” koydu ve erkeğin kadına olan zaafından faydalanmayı ihmâl etmedi. Böylece zaman içinde hem kadını ve erkeği iffetten uzaklaştırdı, hem de bu vesile ile para kazandı. Tüketim maddelerine olan ihtiyaç ile kadına olan zaafı birleştirdi. Gözler, artık her maddenin yanında bir kadın resmini arar oldu.

Batı’yı kadın haklarının koruyucusu olarak bilen kimseler, şunu bilhassa bilmek zorundadırlar: Batı kadınına verilen hak, Batı erkeğinin bir lütuf ve ihsanı değildir. Gerçekten çağımızda özgür bir hayat yaşadığı sanılan Avrupa kadını, mevcut haklarının kendisine verilmesi için çok çabalamış, ekonomik güç elde edebilmek için de kendinden nice fedakârlıkta bulunmuştur. Öyle görünüyor ki, bu feragat hâli devam etmektedir.

Hâlbuki İslâm kadınının böyle bir ter dökmeye ihtiyacı olmamıştır. Medenî (!) Avrupa hukuku, yakın zamana kadar kadına haklarını vermedi. Hak ve özgürlüklerine giden tek yol bir erkek üzerinden geçiyordu. Bu erkek babası, kocası veya velisi olabilirdi. Başka bir ifade ile Avrupalı kadın, İslâm’ın zuhurundan sonra on iki yüzyıl boyunca İslâm’ın kadına verdiği haklara sahip olamadı. Bu haklara sahip olması pek de kolay olmadı. Aksine ahlâkının, ırz ve haysiyetinin bedeli olarak bu haklara sahip oldu. Böylece Hıristiyan Avrupalı kadın, kendi haklarını almak için en değerli varlıklarını harcama mecburiyetinde bırakıldı.

Avrupalı kadın, İslâm’ın kadına doğrudan verdiği hakları elde edebilmek için kan, ter ve gözyaşı akıtmaya, zalim Avrupalı erkeğin elinden zor kullanarak almaya mecbur idi. 

İslâm ve kadın

İslâm, kadına sadece iktisadî bakımdan değil, her konuda geniş bir hak ve salâhiyet vermiştir. Kadınlar için birinci derecede önemi haiz olan evlilikle İslâm dini, barışı, adaleti ve sevgiyi Tevhid temelinde yükselterek insanlar arasında yerleştirmek üzere gönderilen bir din olduğunu göstermiştir.

İslâm tüm insanlığa hitap eder ve ırk, asalet ve cinsiyete bağlı bir üstünlük ve ayrıcalığa yer vermez. Dolayısıyla kadın ve erkek de insanlık düzleminde denktir. İslâm’dan önceki toplumlarda ise durum bu şekilde değildir; kadının konumu çoğu zaman erkekten aşağıdadır.

Kadına hak ettiği yeri İslâm yeniden kazandırmıştır. Hazreti Peygamber, tüm diğer açılardan olduğu gibi kadın dünyası ve kadın haklarının korunması bakımından da insanlığa rehber olarak gönderilmiş, Cennet’in anaların (kadınların) ayaklarının altında olduğunu dahi ifade etmiştir. 

İslâm’ın ilk emri ve Kur’ân’ın ilk âyeti “Oku” diye tercüme edebilir bir kelimedir. Bu ayet, Hazreti Peygamber’in Şahsında tüm İslâm dünyasına hitap etmiştir. Yani Allah’ın emrini yerine getirmekle yükümlü tutulan muhataplar, belirli bir topluluk, sınıf veya cinsiyete sahip olan ayrıcalıklı kişiler değildir. Tüm Müslümanlar bu emrin muhatabı olup emrin gereğini ifa etmek zorundadır.

İslâm, ilim tahsilini herhangi bir insan sınıfıyla sınırlı tutmamış, kadın ve erkek arasında da bir ayrım gözetmemiştir. Hem erkek, hem de kadın, ilim tahsil etmekle vazifelidir. Ne biri diğerinden üstündür, ne de birinin bu görevi yerine getirmesiyle diğerinin üzerinden sorumluluk düşmüş olur.

Her açıdan eşit olmaları gereken insanların yukarıda işaret edilen muamelelere tâbi tutulmaları durumu böyle devam edemezdi. İlâhî adalet, bu anlayışların kökünden kazınıp silinmesini ve kadına haklarının verilmesini vazediyordu.

Daha önce de temas edildiği gibi Cennet’i anaların ayakları altına seren Hazreti Peygamber, kadının durumunu bu kelimelerle yükseltmek istedi. Bizi karnında taşıyıp dünyaya getiren, sonra bizi yetiştirene hürmet edilmesini emretti. Nitekim İslâm Peygamberi’ne (sas), “Ya Resûlallah, insanlardan en çok iyilik yapmama lâyık olan kimdir?” diye sorulduğunda şöyle buyurmuşlardır: “Annendir.”

“Ya sonra kimdir?” diye sorulunca “Yine annendir” diyen Resûl-i Ekrem, “Sonra kimdir?” sorusuna “Yine annendir” şeklinde, “Sonra kimdir?” denilince nihayet “Babandır” diye cevap vermiştir. Kadına bundan büyük bir değer verilebilir mi?

Hazreti Peygamber’e atfedilen diğer bir hadiste ise mümin cemaate “ihtiyar kadınların imanı” (İmânu’l-Acâiz) tavsiye edilir. Kur’ân-ı Kerim, buna benzer şekilde, kadına müstakil ve hürmete lâyık bir şahsiyet veren emirlerle doludur. Bu hususlar İslâm’ın kadına dair görüşlerinin sadece bir kısmı.

İyilik yapan her kadın ve erkek cennetliktir. Cennet veya Cehennem’e girmede öncelik cinsiyet, ırk, renk, dil veya yaratılıştan gelen herhangi bir özelliğe bağlı değildir. Kur’ân-ı Kerim, Nuh ve Lût Peygamberlerin hanımlarını inanmayanlara örnek olarak verir ve onların Cehennem’e girdiklerini belirtir. Peygamber hanımı olmaları onlara hiçbir fayda sağlayamamıştır.

Buna karşılık inanan ve güzel amel işleyenlere de Firavun’un hanımı örnek verilir. Firavun gibi tanrılık dâvâsında bulunan bir adamın hanımı olması, onun Cehennem’e girmesine sebep olmamıştır.  Görüldüğü gibi İslâm dünyayı aydınlattığında, kadının hâli hazırdaki sosyal ve hukukî durumu pek gıpta edilecek bir görünüm arz etmiyordu. İslâm’dan önce Mekke’de kız çocukların diri diri gömüldükleri herkes tarafından bilindiği için bu konuya fazla temas etmek istemiyoruz.  

Son söz

Tarih boyunca kadın konusu önemli bir sorun olarak hep gündemde olmuştur. Bazen lehte, bazen aleyhte olmak üzere iki kutup arasında sürekli savrulmalar yaşamıştır. Kur’ân, her konuda olduğu gibi kadın konusunda da problemleri çözmek ve insanlığa rehberlik etmek üzere nazil olmuştur. Ancak insanlar pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da kendi anlayışlarını rivayetler yoluyla Kur’ân’ın tefsirine karıştırmaya çalışmışlardır. 

Meseleler Kur’ân’a arz edildiğinde uydurulan ve Kur’ân’ın ruhuna uymayan hususlar kolayca ayıklanacak niteliktedir. Bu tür bir ayıklamanın sonucunda karşımıza şu hususların çıktığı görülecektir: Klasik kaynaklarımızda yaratılışla ilgili olarak yer alan bilgilerin bir kısmı Kur’ân’ın sunduğu bilgiler değildir. Bu bilgiler bazen merak gidermek için, bazen de başka sebeplerle sorulan sorular sonucunda elde edilmiştir. Bunlar kadının zayıf ve eksik olduğuna dair söylemler, fitne aracı olduklarına dair ithamlar ve kadınların erkekler üzerinden tanımlanıp konumlanması gibi İslâm’ın ruhuna uymayan, o günün anlayışını yansıtan ve ağırlıklı olarak Yahudi teolojisinin ürünü olan malûmattandır.

Kadın sorununun temelinde kadına insan tasavvuru açısından bakamamak ve onun erkek üzerinden tanımlanması meselesi vardır. Aslında İslâm’a göre kadın, cinsiyet bakımından değil, insanlık açısından ele alınmalıdır. Çünkü vahye muhatap olmak, yaratılış gayesine uygun yaşayarak Allah’a kulluk etmek, yeryüzünü imar etmek ve orada adaleti tesis etmek bakımından erkekle kadın arasında herhangi bir farklılık yoktur. Bu işlerin yapılması açısından erkek ve kadın eşit oranda sorumludur.

Hazreti Peygamber’in ve O’nun yolundan giden halifelerinin uygulamasına bakıldığında, kadınların haklarını arama konusunda gayet kararlı oldukları görülecektir. Onlara bu cesareti kazandıran ve onları motive eden en önemli etken Kur’ân ayetlerinden çıkarılan ilkeler ve Hazreti Peygamber’in bu husustaki örnek tutumudur.

Hazreti Peygamber döneminde kadınlar toplumdan dışlanmamış, savaşta ve barışta, hayatın her safhasında Allah’ın korunup kollanmak üzere insanlığa emanet ettiği birer narin varlık olarak erkeklerle beraber insanlığa karşı görevlerini ifa etmişlerdir. Bunu yaparken görüşlerine saygı gösterilmiş, kendilerine Allah’ın yarattığı muhteşem bir varlık olarak değer verilmiş ve hukukî statüleri korunmuştur.

Bugün kadınların seçme ve seçilme hakları konusunda ileri geri konuşan aklıevveller içinse bir misâl verelim: “Biat” (bey’at) kelimesi “satmak, satın almak” mânâsındaki “bey’” mastarından türemiş ve “yöneticiliğe seçmek, birinin yöneticiliğini kabul etmek” anlamında kullanılmıştır. “Oy kullanmak” şeklinde anlamanın mümkün olduğu biat önemli bir siyasal kavramdır. Dolayısıyla Akabe’de Hazreti Peygamber’e biat edenlerin O’nun idareciliğini kabul ettikleri de göz önüne alındığında, o devirde kadınların oy kullandığını, Hazreti Peygamber’in bunu önemli bir hak saydığını söyleyebiliriz.

Hazreti Peygamber’in Hudeybiye Antlaşması esnasında hissettiği tarifsiz hazin durumdan eşi Ümmü Seleme’nin tavsiyesiyle kurtulması da bu konuda verilebilecek önemli bir örnektir.

Hazreti Peygamber gördüğü bir rüya üzerine Ashabıyla birlikte umre yapmak üzere geldiği Mekke’de Kâbe’ye alınmamış ve bir antlaşma yapmak durumunda kalmıştı. Bu antlaşmanın içerdiği hükümlere göre o sene umre yapma ihtimalleri kalmamıştı. Bu duruma çok üzülen Ashab, Hazreti Peygamber’in, “Kalkın, tıraş olun, kurbanlarınızı kesin” talimatına da ilgisiz kalmış ve Hazreti Peygamber kendilerini birkaç kez uyarmasına rağmen hiçbiri üzüntüsünden dolayı bu emre icabet etmemişlerdi. Bu duruma çok içerleyen Hazreti Peygamber, üzgün ve çaresiz bir halde eşi Ümmü Seleme’nin yanına gelmiş ve ona durumu anlatıp yardım istemişti. Bunun üzerine Ümmü Seleme, “Ey Allah’ın Elçisi! Onların yapmasını beklemeksizin Sizin Bizzat kurban kesip tıraş olarak ihramdan çıkmanız bu sıkıntıdan daha iyidir. Siz onlarla konuşmadan saçınızı tıraş edip kurbanınızı kesin, onlar size uyacaklardır” şeklinde tavsiyede bulunmuştu. Hazreti Peygamber eşinin tavsiye ettiklerini yaptıktan sonra Ashap da O’nun bulunduğu tarafa doğru yönelerek kurbanlarını kesmeye başladı ve mesele Ümmü Seleme’nin tavsiye ettiği şekilde konu çözülmüş oldu.

Bizler kadın ve erkeğin bir bütünün iki eşit yarısı olduğuna inanan bir gelenekten geliyoruz. Cinsiyetler arası adaleti şiar edinen bir dinin mensupları olarak kadın ve erkeğin karşılıklı adalet ve hakkaniyet içinde yeryüzünü birlikte imar edeceğine inanıyoruz. İlk insandan beri insanlığın yarısı erkek, yarısı kadındır. Bunlardan hangisini çıkartırsanız çıkartın, geriye insanlıktan eser kalmaz.

Tarih boyunca kültür ve medeniyetler kadına ve erkeğe fiziksel ve duygusal farklılıklarından dolayı roller ve vazifeler, temel görev ve sorumluluklar yüklemiştir. Kadın-erkek fırsat eşitliği kavramının toplum tarafından kabul görmeye başlamasından sonra kadınlar sosyal hayatta, iş yaşamında ve siyasette her geçen gün daha çok yer almaya başlamıştır. Kadın merhametin, sevginin, hoşgörünün, özverinin timsalidir. Kadın, annelik gibi kutsal bir görevi üstlenen ve bunun yanında yaşamın her zorluğunu omuzlarında taşıyan fevkalâde bir varlıktır.

Toplumun en önemli yapı taşı aile, ailenin en önemli unsuru anne, yani kadındır. Konuya bu boyutuyla baktığımızda, kadınlarımızın psikolojisi, eğitimi, dünyaya bakış açısı daha çok önem kazanmaktadır. Çocuklarımızın kişiliklerinin oluşmasında ve eğitiminde, gelişmeye açık ve katma değer üretebilen bireylerin olmasında annenin önemi çok fazladır.

İslâm, kadına her konuda geniş haklar vermiştir. İslâm’ın kadınlara fıtrata göre verdiği hakları ve insanlık âlemini oluşturan iki cinsten biri olarak nasıl yüce bir şekilde anlattığını görmek için kendisinden önceki dönemlerde kadının nerede olduğuna, kadına yapılan muamele ve tanınan haklara baktık. Açıkça gördük ki, İslâm’ın geldiği sırada ve daha öncesinde kadın, İslâm’ın öngördüğünden çok aşağı bir seviyede görülmekteydi. Neredeyse insan olarak bile görülmemekte, erkeğe tanınan pek çok hakka sahip olamamaktaydı. Malî ilişkilerde, evlilikte, toplumsal hayatta arka plânda kalmakta; kişiliğine, fikirlerine ve haklarına saygı duyulmamaktaydı.

İslâm ise insanları cinsiyet, ırk, sosyal statü gibi herhangi bir sebeple ayrıma tâbi tutmamış, üstünlüğü ancak takvada görmüş ve dolayısıyla kadını haksızlık üzere bulunduğu aşağı konumdan çekip çıkarmış ve ona hak ettiği yeri geri vermiştir.

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinize itaatsizlikten sakının. Adını anarak birbirinizden dilek ve istekte bulunduğunuz Allah’a saygısızlıktan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir” (Nisa, 1) şeklindeki ayeti müfessirler şöyle yorumlarlar:

Kur’ân-ı Kerim’de “Ey insanlar!” hitabının hedef kitlesi yalnızca müminler değil, bütün insanlardır. Bu sebeple ayette “Allah’a saygısızlıktan sakının” yerine “Rabbinizden sakının” mealinde bir ifade kullanılmıştır. Bunu, insanların Yaratıcı ile kulluk ilişkisine “Allah ve ilâh”, insan olarak yaratılma ve geliştirilme ilişkilerine ise “Rab” isminin uygun düşmesiyle izah etmek mümkündür. Zira bu isim, yaratmayı ve yaratılana belli özellikler içinde varoluş imkânı vermeyi ifade etmektedir. Hitabın, arkadan gelecek hükümler bakımından hiçbir fark gözetmeksizin bütün insanları hedeflemiş olmasının ikinci delili de insanlar arasındaki ilişkilere (biri geniş, diğeri nispeten dar) iki unsuru temel kılmış olmasıdır: Bütün insanların asıl maddesi ve özü olan “nefis” ve ilk rahimden (bütün insanların annesi olan Havvâ’nın rahminden) son rahme (her bir insanın annesinin rahmine) kadar gelen rahimler. Yaratan’ı bir, özü ve aslı bir, ilk oluşta anası babası bir, sonraki oluşlarda da soyu ve ailesi bir olan insanların yalnızca bu birlikten kaynaklanan birtakım hakları ve ödevleri (insan hakları) olacaktır, olmalıdır. Nisa Sûresi de bu hakların ve ödevlerin önemli bir kısmını açıklamak üzere indirilmiştir. Vesselâm.