CANIM isterse, bir gün size gelebilirim. Hakkınızda bildiğim ne varsa etkili biçimde dizayn edip sesimle sizi ikna ederek evinizin içine girebilirim. Hiç tarif istemeden mutfağınızı, çocuk odanızı bulabilirim. İyilik de edebilirim, kötülük de. Canım ne isterse…
Eviniz müstakilse, bir gece pencerenizi hedef alabilirim. Huzurunuzu bozup dünyanızı karartabilirim. Site içinde oturuyorsanız, adınızı soyadınızı verip en sevdiğiniz arkadaşınız olduğumu söyleyerek güvenliği aşabilirim.
Can benim, istek benim; neye niyet ettiysem onun için yola düşebilirim. Bildiğim akrabalarınız, eşiniz, dostunuz, iş arkadaşlarınız kiminiz varsa hepsi hakkında malûmat edinebilir, ilişkilerinizi arapsaçına döndürecek birkaç cümle ile yakınlarınızla kurduğunuz bağları sabote edebilirim.
Size muhteşem bir cümle kurup ayaklarınızı yerden kesebilir ya da tüm asabiyetimi kelimelere yükleyip can evinizden vurabilirim. İftira atabilir, zeytinyağı gibi suyun üzerine çıkabilirim. En sevdiğiniz kitaba, en sevdiğiniz fincana, en sevdiğiniz markaya benzer bir armağanla doğum gününüzde karşınıza çıkabilirim.
Daha da ileri gitmek mümkün. Her Cuma günü ziyaret ettiğiniz kabristana ben de uğrayabilir, hasretinizi dindirmek yerine tüm sinir sisteminizi altüst edecek bir not bırakarak sizi önce heyecanlandırıp sonra tedirgin edebilirim. Hep gittiğiniz alışveriş merkezinde karşınıza çıkabilir, daha önceden hazırladığım bir plânla sizi manipüle edebilirim. İnandığınız değerlere, tuttuğunuz partiye nefretimi göstermek üzere sesime sözüme yükleyerek çirkinleşebilirim.
Hatta canım isterse, her merhalesinden haberdar olduğum düğün hazırlıklarınız sonrası gerçekleşen düğününüze davetsiz iştirak edebilir, ikramlardan, tüm janjanlı ve gösterişli organizasyondan beslenebilirim. Gözüm şenlenir, sonra evime dönerim.
Bir gün en doğal hâlinizle resminizi çekebilir, şık bir mekânda çektirdiğiniz makyajlı, filtreli görselinizin altına orijinal mekânınızı, orijinal kilonuzu, orijinal cildinizi, postişsiz saçlarınızı deşifre edebilirim.
Ah, evet, can benim; canımın istediğine ben karar veririm. Türlü kötülükler yapabilirim. Aslında ne kadar uzakta yaşadığım önemli değil, kendimi yormama, karşınıza çıkmama, evinizin kapısını çalmama gerek bile yok; ben size oturduğum yerden hiç hareket etmeden bile ulaşabilir, canınızı sıkabilirim.
Tüm bunları bir şarkının sözlerinden devşirdiğim kırılganlık ya da muhteris bir çılgınlıkla yapabilirim. “Gerçi güzel değil çirkinim amma/ Gel sen acı bari, düşürme gama/ Belki de güzelim, şansım yok benim/ Yıllarca peşinden koştum hep senin/ Benim de canım var, ben de insanım/ Benim de kalbim var, ben de insanım”. Hayranlığa da, nefrete de bu şarkıdaki ikircikli hâl gibi kolayca düşebilirim. Canımın yerine nefsimi koymak bile fazla gelir, bu kadar absürt tahayyülü basit bir eğilimle gerçeğe dönüştürebilirim. “Beni kışkırtmayacaktın, yaşasın cehalet!” diyebilirim.
Tıpkı bu satırları okuyan bilinç düzlemi yüksek olanlar, yazarlarımız ve okurlarımızın yaptığı gibi yapıyorsanız itiraf etmeliyim ki, hiçbir şey yapamayacağım gibi, canım da yapmak istemeyecektir.
Öte yandan, tüm bunları yapabilmem için sosyal medya hesaplarımızda yaptığımız paylaşımlarda mahremiyet prensibine dikkat ediyor, “Kişisel Verileri Koruma” hakkımızı doğru tasarruf ediyorsak, kompleksiz ve doğal kabullerimizle, şova mahal tanımadan toplumsal faydayı gözetiyor, kitlelerin inancını, tercihini, tepkisini erdemler ve yasalar çerçevesinde karşılıyorsak, bunların hiçbirini yapmaya mahal olmayacağı gibi, yapılabileceklerin önü de kesilmiş olacak.
Hele hele muradımız görünmek değil görmekse, gösteriş değil doğruyu göstermekse, üslûbumuz maksadı aşmıyorsa, bölmek için değil birleştirmek için, parçalamak için değil bütünü muhafaza etmek için, hem varlık bilinciyle kulluğumuzu ve vatandaşlığımızın hakkını vermek, hem içinde yaşadığımız coğrafyanın bütünlüğüne katma değer üretmek için kullanıyorsak bu imkânı, yasal haklarımız ve Devletimizin “siber” başarılarına sırtımızı yaslayarak rahatımıza bile bakabiliriz.
Bundan ötesi, zulmü ve zalimi kınayabilir, rahatsızlıklarımızı, haksızlıkları, çirkinlikleri İslâm ahlâkımızı kuşanarak ve adâbî bir lisan ile tepkimizi vererek kötülüğe karşı iyiliğin, çirkinliğe karşı güzelliğin, haksızlığa karşı haklılığın portresini çizebiliriz.
Tersten bakılmış çirkin temayüller barındırarak kaleme aldığım yukarıdaki kimi satırları yazarken yüzümün kızardığını, utandığımı, kendime yabancılaştığımı itiraf etmeliyim. Aslında her kul, haram-helâl, günah-sevap düzleminde, her insan doğru-yanlış, güzel-çirkin çerçevesinde sınırlarını çizerken iyi olarak iyileştirmenin, kötü olarak kötüleştirmenin sınavını veriyor. Ve biliyoruz ki, iyi olmak zor, kötü olmak kolay.
Bu ay dergimizin kapağından girdiğimiz, medyanın inançlarımız ve toplumsal ahlâkımızı etkileyen cihetlerini konu edinen bir çalışmayı sizlerle paylaşıyoruz. Faydalı olacağımıza inanıyor, huzurlu okumalar diliyoruz.
Hoşnut kalınız efendim…



