İKÂMETİME en yakın olan camim, hayatıma da daha yakın olsun isterim. Cumadan cumaya, bayramdan bayrama gittiğim veya imkân buldukça uğradığım, genelde benzer vaaz ve hutbesine şahit olduğum ve elbette kendi manevî eksikliklerimin de katkısı olsa da beni kendisine çekemeyen camimi özletecek unsurlara ihtiyacım var.
Burada konu, benim eksikliklerim ve kusurlarım değil, cami kavramının içinin nasıl doldurulacağıdır.
Teknolojinin hızla yükselişi insanı hazırlıksız yakalamış ve sanal bir dünyaya her geçen gün daha hapsetmektedir. Yetişkinlerin cep telefonunda, çocukların tablet ve bilgisayarda geçirdikleri süreler arttıkça insan, özünden, değerlerinden ve yeteneklerinden her geçen gün uzaklaşmaktadır. Teknoloji ve uzay çağı, insan için kayıplar ve kayboluşlar çağına dönmektedir.
İnsanlar sadece birbirlerine değil kendi içlerine de uzaklaşmaktadır. Doğru ve yanlış birbirine karışmakta ve manevî unsurların gücü ve etkisi her dakika daha da azalmaktadır. Devlet ve millet el ele vererek ilerlemeli, çok yönlü çalışmalarla durum her açıdan değerlendirilmelidir.
Camilerimiz daha donanımlı hâle getirilmek suretiyle bize büyük destek ve güç sağlayabilir. Bu kapsamda camilerimiz ve hayat ile ilgili umarım haddimi aşmadan fikir, düşünce ve duygularımı paylaşabilirim…
Aynı vaaz ve hutbeleri okumaktan yorulmadınız mı?
Camilerimizi ibadet merkezleri ile birlikte sosyal toplumun da merkezi yapabilmeliyiz. Bir mahallenin göğe yükselen şehadet parmağı olan o minare aynı zamanda o mahallenin başka güzel değerlerinin de sembol işareti olabilir. O minareyi görenin içinde sadece namaz kılmak ve dinî kurslar değil, ilim, fen ve sosyal bir paylaşım merkezi ve sıcak bir yuva gibi çağrışımlar da olabilmelidir. Bir vakitte bir camide vakit namazını eda ettikten sonra vitrinli kütüphanesi dikkati çekmişti. İçinden Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya ait bir eseri alıp yere oturmuş ve incelemeye başlamıştım. Kısa süre sonra bir cami görevlisi yanıma gelmiş ve camiyi diğer vakte kadar kilitlemesi gerektiğini ifade etmişti. Hüzünlü bir şekilde kitabı yerine bırakıp boynum bükük oradan ayrılmıştım.
Ben bırakın bir şeyler öğrenmeyi belki sadece bağdaş kurup oturmak ve dünyadan biraz uzaklaşıp o manevî ortamda tefekkür etmek isteyebilirim. Evler, sokaklar hatta rüyâlarımız bile o kadar dünya ile doldu ki bu sıkışıklıkta sığınılacak böyle bir liman varken bu imkân neden kullanılmasın? Devletime, diyanete, imamlara sesleniyorum: İnsanların kalplerini dinlendirebileceği camilerimizi kalplerimize işlemek için neyi bekliyorsunuz? Aynı vaaz ve hutbeleri okumaktan yorulmadınız mı?
Cami temizdir, temiz kalmalıdır. Bu o kadar önemli bir o kadar hassas bir konu ki birçok şeyin başlangıcı ve sonudur. Temizlik ve sadelik huzuru besler, ruhu besler, göze ve gönle hitap eder ki sonrasında o mekânda geçirilen vakit zayi olmaz. Orada güzel şeyler hissedilir, düşünülür ve paylaşılır. İbadetin ve ilmin tadı başka olur. Bazı mescitlerde maalesef şahit oluyoruz, temizlik süreleri geciktiriliyor, toz ile birlikte başka unsurlar da halı üzerinde birikmeye başlıyor. Oturduğumuz ve alnımızı koyduğumuz yere bakarken kalbimiz ferah değil, odağımız kayıp ve düşüncelerimiz düzensiz olmakta. Diğer türlü bir ibadet merkezi tertemiz olduğunda ise içeri girdiğimiz an bakıyoruz ki her yer tertemiz, güzel bir koku ve hoş bir aydınlık bizi karşılıyor. Sükûnetle ve huzurla ibadetimizi yapıyor sonrasında bir müddet daha orada kalmak istiyoruz. Dünya koşuşturmacasına hemen kapılmak istemiyor canımız. Bu cihetle önce temizlik, önce sadelik, hoş bir koku ve aydınlık olmalı, öyle ki ilk kez bir ibadet merkezine giren bir kişi direk kalbinden vurulmalı. Daha ilk andan, ilk dakikalardan mekân ve zaman onu sımsıcak kucaklamalı ve bir manevî tohum ekilebilmesi için kalp toprağına ilk çapayı indirebilmelidir.
Bir caminin daimî cemaati olabilmek ne büyük mutluluk
Yurt içi de önemli ama bu konu yurt dışındaki ibadet merkezlerinde daha da önemli bir konu. Bulunduğu ülke ile çok da zıtlaşmayacak derecede mümkün olduğu azami ölçüde ibadet merkezleri aynı zamanda kardeşlik merkezleri de olabilmelidir. Yola çıkanın da, yoldan çıkanın da hiç tereddüt etmeden gidebileceği bir merkez olmalıdır. Camilerimiz yurt dışında yine önce temiz ve sade huzur iklimi ile sonrasında içinde barındıracağı ilmi donanımı ile İslâm’ın reklâmını en güzel şekilde sergilemeli ve tanıtabilmelidir. Camiler inanan ve inanmayan herkesi çekebilecek çeşitli unsurlara birer sosyal hayat cazibe merkezleri olabilmelidir. Yurt dışında birlik, beraberlik ve kardeşlik duyguları ve paylaşımları çok hassastır ve bu hassasiyeti sevgi ile besleyecek merkezler camilerdir.
Evet ibadet üzre olan cami cemaatine ayrıca değinmek istediğimi belirtmiştim. Önce maşallah demek istiyorum. Bir caminin daimî cemaati olabilmek ne büyük mutluluk. Rabbim inşallah bana ve dileyen diğer din kardeşlerime de nasip etsin. Bunun yanında cami ile bütünleşmiş cemaatin caminin bir parçası olduğunu varsayarsak camiye atfettiğimiz bazı sorumlulukları bu cemaate de vermeliyiz. Zira camiye gelecekleri cami ile birlikte onlar karşılayacak ve burada soru şu olacak: Cami ile tanış olmaya gelenler nasıl karşılanacak ve nasıl uğurlanacak?
Nerede olursa olsun insan insanı hoşgörü ile karşılamalı ve hoşgörü ile uğurlamalıdır. Bu cihetle camiye ne amaçla gelirse gelsin kişiler o camide sevgi ve anlayış görmeli ve ayrılırken huzurla ayrılabilmelidir. Camiden ayrılan kişi öyle bir uğurlanmalı ki o kişinin kalbi camide kalmalı ve o kalp oraya sık sık konmalı. Camilerin ve cemaatin camiye yeni gelen ve alışmaya çalışanlara karşı sorumluluğu diğer konulardan daha ağır bir sorumluktur. Zira bir kişiyi kazanmak zor lakin kaybetmek çok kolaydır. Allah korusun, bir kişinin bile kalbinde cami ve din ile ilgili olumsuz şeyler uyandırmak büyük vebal oluştursa gerek.
O cami sadece Kur’ân kurslarından ve kendinden mi sorumlu olmalı?
Camilerimiz de imkân ölçüsünde belli temel dinî ve ilmî kitapların olduğu ve caminin büyüklüğü ile orantılı kütüphane olmalıdır. Camiler başlı başına bir okul olsun demiyorum, lakin belli başlı temel bilgi ve değerlerin paylaşılabileceği ölçüde imkânlar sağlansa yeterli olur bence. O huzurlu mekânda bir ibadetin öncesinde veya sonrasında herhangi bir sebeple vakit geçirmek isteyen birey bunu gönül rahatlığı ile yapabilmeli ve bu durum rol modeller oluşturmak suretiyle cami ile yeni tanışacak insan sayısını çoğaltabilmelidir.
Gerçek hayatta ve kurgu hikâyelerde karşımıza çıkan bir durumda bir öğrencinin imkânsızlık nedeniyle bir sokak lambası altında ders çalıştığına şahit oluruz. Bilmiyorum ben karşılaşmadım ama aranızdan karşılaşan var mı sormak isterim, imkânı olmayan bir çocuğun bir İslâm ülkesinde sokak lambası yerine bir camiye sığınmasını ve orada ders çalışmasını gören ve duyanınız oldu mu? Caminin yeni açılımına bunu da ekleyebiliriz diye düşünüyorum. Bu zamanda sokak lambasında ders çalışanı mı kaldı diye düşünenler varsa onlara da şu cevabı vermek isterim: Elektrikler hiç kesilmeyebilir, ders çalışmak isteyen için birçok imkânlar oluşmuş olabilir evet ama şu noktayı gözden kaçırmamak gerek: O sokak lambasına sadece imkânsızlıktan çıkılmaz aynı zamanda herhangi bir nedenden bulunduğu yerde ders çalışmasına engel bulunan bir kişi sağlıklı bir yer arayışı içinde olabilir, bu anlamda cami, en yakın ve en güzel yer olabilir…
Neredeyse her cuma hutbe sonrası tanık olduğum bir duyuru var: “Hutbeme burada son verirken siz değerli din kardeşlerimizden yapılmakta olan Kur’ân kursları için/ kendi camimiz için namaz çıkışı yardım talep edeceğiz. Rabbim yapacağınız yardımları dergâhı izzetinde kabul etsin.” Âmin… Elbette destek verilmeli ve sevabı da var evet ama bununla kalmalı mı? O cami sadece Kur’ân kurslarından ve kendinden mi sorumlu olmalı? Bildiğim kadarıyla bir mahalledeki fakiri bilse bilse ya bir yakın komşusu bilir ve imkânı varsa, vicdanı varsa yardım eder ya da bazı kurumlara başvurulmuştur ve çeşitli yardımlar almaktadır. Ne kadar yardım alıyor olsa da günümüz ekonomisinde bunların yeterli gelmeyeceğini hepimiz biliyoruz. Kişiler fakir olmadan da çeşitli nedenlerde ekonomik sıkıntılara da uğrayabiliyor sonuçta. Bu durumlardan mahallenin muhtarı haberdar değildir ve umurunda da olduğunu sanmıyorum, zira böyle bir çalışma içinde olanını ben görmedim. Buradan hareketle camilerimiz mahallemizin insanına cemaati gözüyle bakmak istiyorsa önce bir aile gibi kucaklamalıdır ve en uygun yöntem kullanılarak, isim kullanmadan o hutbeden sırası gelince bir ihtiyaç sahibi içinde yardım talebinde bulunulabilmeli ve ihtiyaç sahibi gözetilebilmelidir. Bir İslâm ülkesinde bir caminin olduğu bir mahallede bir ihtiyaç sahibi yaşadığı sıkıntı dolayısıyla gece gizlice göz yaşı döküyorsa ve o mahallenin camisi ve cemaati bundan habersiz ise o ibadet eksik kalır sanırım.

Safları çoğaltacak olan da safları sıklaştıracak olan da etkili ve devamlı çalışmalar ile caminin, imamın ve cemaatin üstüne düşeni yapmasıdır.
Terazinin kefeleri gibi cami mahalleyi, mahalle camiyi dengeye getirmelidir
Camilerimizle ilgili diğer bir unsur yine çok önemli bir hususu içinde barındırır. Terazinin kefeleri gibi cami mahalleyi, mahalle camiyi dengeye getirmelidir. Birbirini dengede tutmak suretiyle hayatı da dengeye getirmelidir. Bir mahalle asla mahzun olmamalıdır. İnsan sadece ekonomik sıkıntılar yaşamaz. Hasta olabilir, ruhsal sıkıntıları olabilir, bir düğünü vardır ama çevresi yoktur, bir komşuya, bir babaya bir anaya, bir kardeşe, bir dosta ihtiyaç duyulabilir. Bir hastalığın vardır da geçmiş olsun diyenin veya hastaneye götürecek olanın yoktur. Kısaca bir mahallede bir boynu bükük varsa ve o mahallenin bundan haberi yok ise o mahallenin camisi bunu bilebilmeli, duyabilmeli ve el uzatabilmelidir. Bilirsiniz, namaz sonrası bazen düğün yemeği için cemaat davet edilir. Bu davet sadece bir cenaze veya bir düğün yemeği için değil bir kalbi mahzunun yanına oturmak için de olabilmelidir. O mahalledeki hayat ile camideki hayatın bir bağı olmalıdır. Oysa görüyoruz ki vakit namazları dışında acele acele çıkılan ve kapatılan bir resmî kurumun ötesine geçememekte camilerimiz.
Cami konusundaki düşüncelerim, hayâllerim ve dualarımla doğru orantılı. Bunu şu şekilde ifade etmek istiyorum: Neredeyse çoğumuzun ruhu yetim ve öksüz. İster kabul edilsin ister edilmesin, kalpler ancak Allah ile mutmain olur, onun dışında dünya hayatı pek de iyi gelmez. Bizde nefs denen bir yapı var ki dünya hayatı olmazsa olmaz yaşadığımız bir şey. Bu itibarla yüreğimiz, bedenimiz ve ruhumuz çok kez sıkıntı yaşar, imtihan denen şey bu gelgitlerden meydan gelir. Kalp Allah’ı arar ama bizde etkin olan şey, nefsin dünya lezzetlerine olan düşkünlüğüdür. Nefs ya konfor ya da şikâyet derdindedir. O nefse gerçeklerin anlatılması ve nefsin bir eğitime tabi tutulması, uzun süre bir başına bırakılmaması gerekir. Bazıları çeşitli noktalardan bu desteği bulabilse de genel halk bu desteği ya bulamaz ya da bazı nedenlerden isteyemez. Bu açıdan camiler yakın çevresindekilere manevî kol kanat germelidir. Bu sadece vaaz ve hutbelerle sağlanacak bir şey değildir; daha ciddi ele alınmalı ve imkân ölçüsünde bire bir çalışılmalıdır. Ben de yeri geldi, özel psikoloğa gitmek suretiyle içimde biriken, içimde sıkışan şeyleri taşıyamadığım için destek ihtiyacı aldım. Benim camim ve imamım bu imkânı bana sunabilse iyi olmaz mıydı? An itibari ile denk geldiğim hiçbir imama bir yakınlık, bir samimiyet hissedemedim, bana veya bir başkasına bu hissi verecek davranışlarına şahit olamadım. Manevî bir el aradığımızda yakınımızda yükselen o minare gönlümüze dokunamıyorsa bu gurbetlik değil midir?
Tarih ve kültür, birey ve millet olarak kimliğimizdir; kimlik kayıpken başarılı ve huzurlu bir hayat sağlamak güçtür
Birçok noktadan imamlarımıza büyük sorumluluklar düşüyor. Donanım bakımından bakmamak gerek sadece, elbette kimse her şeyi bilemez ve her konuya yetişemez lakin koordinasyon denilen bir kavram var. Ülke ve millet el ele verip gerekli koordinasyon sağlandığında her alanda çözüm bulmak mümkün olabilmektedir. Bu anlamda imamlarımız arayışta olan insanlara aradıklarını bulmada aracı olabilmelidir. İmamlarımız zaman zaman vaazlarında cemaat eksikliğinden bahsederler ve neredeyse hepsi aynı sebep ve sonuçlara değinir. Herkes doğru yola gelin denilince hemen doğru yola gelebilse keşke. Bu kadar olmadığına göre imamlarımız arkalarında saf tutacak cemaatin çoğalmasını istiyorsa o mahallenin her insanına bir şekilde ulaşabilmeli, konuşabilmeli ve yine bir şekilde en uygun iletişim dili ile kalplere dokunabilmelidir. Safları çoğaltacak olan da safları sıklaştıracak olan da etkili ve devamlı çalışmalar ile caminin, imamın ve cemaatin üstüne düşeni yapmasıdır.
Camilerimizin, dinî, ilmî ve sosyal hayata katkı ve katılımı noktasında değinmek istediğim başka bir husus ise çocuklarımızı kazanmak için Kur’ân kursları dışında camilerimizde yapılabilecek başka çalışmalar ve güzel faaliyetler üretmektir. Teknoloji ve uzman destekleri ile ilk olarak öz kültürümüz ve tarihimizin doğru ve etkin anlatım ve aktarımı için ve mekân olarak da yakın olması hasebiyle camilerimiz harika bir merkez olabilir. Okullarımızda verilen bilgiler bilgi olmaktan çok ders hüviyetine bürünmüş olup çocuklar sınav ve ders geçme derdinde verilen bilginin amacına ve özüne ulaşamamaktadır. Bu cihetle sevgiyle kalpleri ve zihni işleyecek başka yerlere ihtiyacımız olduğu kesin. Önce küçükler sonra da büyükler olarak böyle bir kültür ve tarih aktarımına hepimizin çok ihtiyacı var. Zira tarih ve kültür, birey ve millet olarak kimliğimizdir; kimlik kayıpken başarılı ve huzurlu bir yaşam sağlamak güç olsa gerek.
Düşünsenize, -namaz kılanları sonra değerlendireceğiz- namaz kılamayan kesim için camiyi öyle bir çekim merkezi hâline getirebiliriz ki, oradan faydalandığı çeşitli unsurların vesilesinde gide gele ruhu işlenir de sonra ibadetler için kalbi hazırlanır. Bu anlamda o kadar çok şey yapılabilir ki, yeter ki el ele verip ilk adımı atabilelim. Camilerimizi sosyal hayata entegre ederken önceliğimiz elbette ibadet merkezinin esas sorumluluğunun ön planda tutulmasıdır. Camilerimizde yapılacak her türlü çalışmanın nihayetteki amacı insanlara ibadeti ve Allah’a olan yolculuğu hatırlatması ve ısındırmasıdır. Bu yolda çok insan kazanılmalı ve çok insanın kurtuluşuna vesile olunmalıdır. Her güzel şeyin başı sevgidir. Korkutulmadan, ürkütülmeden, kalbe dokunarak ve kucak açılarak insanlar davet edilmeli, güzel karşılanmalı ve güzel uğurlanmalıdır. Camilerimizin kapıları Mevlânâ felsefesi ile ne olursan ol gel diyebilmelidir.
Bu cihetle yazıma son verirken camilerimizin bu boyutta çok yönlü olarak bir değişimi hemen sağlayamayacağını ve bazı konuların idarecilerce kabul edilemeyeceğinin farkındayım. Lakin idareci ve alanının sorumlularının en azından bu konuları değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Umarım yazdıklarım güzelliklere vesile olur. Haddimi aşan hususlar için affınızı dilerim…



