Buz gibi erimemek için söz de, karar da Reis’in!

Maaş ev kirasına bile yetmiyor ve bunu görmez, duymazsanız, sokaktaki vatandaşın sesine kulak tıkamak kaybettirir. Sokaktaki vatandaşın sesini duyurmaya çalışanları dışlamak da kaybettirir. Farklı sesleri damgalamak da kaybettirir, ona buna çamur atma politikası da kaybettirir, dalkavukluk da kaybettirir, medya ve iletişim politikası da kaybettirir, ailedeki çöküş kaybettirir. Ve kibir kaybettirir…

ÖNCE 31 Mart vakası ile başlayalım… “Vaka” diyorum, çünkü bu sonuçlarla, önümüzdeki günlerde ne yazık ki ülkenin bekâ sorunu ile yeniden yüzleşeceğimizin işaretlerini daha ilk haftadan itibaren yaşamaya başladık bile.

CHP’nin Özel-İmamoğlu ikilisi ile büyük bir hızla DEM’lenmesinin faturası, ülkenin huzuruna suikast girişimi ile ödenme tehlikesi karşımızda. 31 Mart için “CHP’nin zaferi” diyenlerin yarın görecekleri manzaranın “DEM’in zaferi” olacağını görmemek için -kusura bakılmasın ama- kör olmak lâzım.

Seçim sonuçlarının ardından cesaret aşısı vurulmuş gibi meydanlarda terör havası estirmeye çalışan bir DEM var. Ve yanında CHP… Van ile başladılar. Allah, Devletimizi ve Milletimizi güçlü kılsın!

Milletin kararına saygı duyuyoruz. Ama pire için yorgan yakma misâli bir 31 Mart sandık gerçeği yaşandı. Koskoca ümmetin kaderini küçük siyâsî hesaplara tevdi eden bir aklın değil belediyeyi yönetmesi, bu ülkede ufak bir kurumda yöneticilik yapması dahi doğru değildir. Ayakları Anadolu’da ancak aklı başka topraklarda olanların bu ümmete vereceği tek şey, hüzündür. Bunu zamanla daha iyi göreceğiz.

Fakat acı olan gerçek şu ki, bu manzarayı kendi ellerimizle hazırladık. Biz ruhumuzu binalara sıkıştırdık. Parayı kıble, menfaati yoldaş eyledik. Necip millet, belki de içi sızlaya sızlaya gereğini yaparak bize kocaman bir ayar verdi. “2028 öncesi aklınızı başınıza toplayın” dercesine bu ikazı çekmek zorunda kaldı. Bu kadar net!

1990 model siyaset artık bitmiştir. Yeni düzenin siyaset aklını ortaya koyamadığımız sürece, çaresizce, her seçim sonrası günah çıkartır, tekrar bir sonraki seçim aynı hataları yaparız. Şapkayı önümüze koymakta çok geç kaldık. Milletle şaka olmaz. Kızgın ve bezgin AK Parti seçmeninin sandığa gitmediği görünüyor. Katılım yüzde 80’nin altında. 16 milyon kişi oy kullanmamış!

Süleyman Demirel’in tarihî sözü bir kez daha sahneye çıktı: “Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur.”

Seçimlere katılımda son 22 yıllık tarihin en düşüğünü gördük. 2023’te yüzde 87 iken 2024’te yüzde 78’e geriledi. Toplam seçmen sayısı 61 milyon 430 bin 934 iken oy kullananların sayısı 45 milyon 608 bin 750 olmuş. Oy kullanmayan 15 milyon 822 bin 184 kişi var. İstanbul’daki seçmen sayısı 11 milyon 314 bin 534. Kullanılan oy sayısı 8 milyon 577 bin 540 iken kullanılmayan 2 milyon 736 bin 994 oy var. Yani Cumhur İttifakı seçmeni sandığa protesto ile karşılık vermiş.

Yanlış adaylar, ekonomi, emekliler ve daha bir sürü şey! “Geliyor” diyenlerin hiçbirinin sesine kulak vermemek ise en önemlisi. 7 Haziran ile 1 Kasım arası yaşadığımız bir sıkıntıyı bu sefer biraz daha uzun soluklu yaşayacağız. Eğer aklımızı başımıza alırsak toparlarız, almazsak, Yaradan “Buraya kadar!” diyerek verdiği her şeyi alacak.

Reisimiz, Reis-i Cumhurumuz, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, seçim değerlendirmesi yaparken, Hem oy, hem ruh kaybı var. Ben dâhil, hiç kimse sorumluluktan kaçamaz. Ben dâhil, hepimiz kendimizi hesaba çekeceğiz. Yoksa buz gibi erimeye devam ederiz!” ifadesini kullandı. Onun bu sözleri çok ama çok şey anlatıyor. Eğer bu sözler icraata dönüşürse, AK Parti yeniden doğar.

Sonuçlara bakıp suçu millette bulamayız. Öyle ki, 16 milyon kişi sandığa gitmedi ve bunların yüzde 90’ının AK Parti seçmeni olduğu görülüyor. Öyle vefalı bir gönül kırgınlıkları var ki… Sandığa gidip başka bir partinin altına mühür basamayacak kadar!

Sonuçlar üzücü ama bizim inancımıza göre olanda hayır vardır. Teşkilatlarda ve bürokraside millî ekipler oluşturmazsak 2028’i tahmin etmek çok da zor değil. AK Parti şu saatten sonra insan odaklı bir iletişim kurarsa, 2028’de tüm denklemi yine değiştirir ama bütün tanıtım ve özellikle sosyal medyanın temizlenmesi şart. Bu kadar dev sorunlar olmasına rağmen, hepsinden daha önemli sorun, insan ilişkileri ve teşkilatlanmadır.

 

Futboldaki tezgâhlar ve hadsiz, izansız çıkışlar dahi kaybettirir. Ve Genel Merkez kaybettirmiştir. Teşkilattaki hasbî insanların dirseklenmesi kaybettirmiştir. Her şeyi bir kişiden beklemek kaybettirmiştir. Parti içerisindeki çekişmeler kaybettirmiştir.

 

Emekliler ve Gazze meselesinin sonuçlara etkisi nedir?

Ayrıca İP, CHP, DEM Parti ve PKK tabanı aynı amaçta birleşmiş. FETÖ, “PKK ve DHKP-C ile sorunumuz yok” demiş. Yani karşı tarafın tabanı 6’lı Masa’yı dağıtmamış. Tek hedef, Recep Tayyip Erdoğan’a düşmanlığı sürdürmek. Yerel seçimleri genel seçim havasına büründürüp “Bize ne hizmetten!” diyecek, İstanbul’u bekleyen deprem tehlikesini hiç umursamayacak kadar kalpleri körelmiş bir zihniyetten bahsediyoruz.

Suriyeliler sorunu, ekonomi, kira fiyatları, sokak köpeklerinin oluşturduğu sorunlar ve aday tercihlerini üst üste koymalıyız. Millet, CHP’nin para kuleleri yerine bunları koymuş zira. Acı ama gerçek bu!

Yemişler… Çalmışlar… Belediyeyi batırmışlar… PKK ile iş birliği yapmışlar… Millet bunlarına hiçbirini gündemine sokmamış ve ev ekonomisini ilk sıraya almış. Ne diyor sokak? “AK Parti’nin en büyük rakibi, ekonomidir.”

Milletin iradesinden mesaj alınmalı, karşı mesaj vermenin zamanı geçti. Ekonomi, açık ara tüm sebeplere fark atıyor. Vatandaşın umudu ve inancı kırılmış bu hususta. Yıllardır dile getirilen söylemler, tutarsız politikalar, kira ve gıda gibi sebepler halkta bezginlik hissi oluşturmuş. Tek maaş ile çalışan aileleri kiralardaki inanılmaz artışlar bezdirmiş. Bir vatandaşımız aldığı maaş ile evinin kirasını ödeyemiyorsa, vakit oy vermeye geldiğinde elbette düşünecektir.

İstanbul’da ve diğer büyükşehirlerde çalışan memurlar ve işçileri düşününüz. Maaş ev kirasına bile yetmiyor ve bunu görmez, duymazsanız, sokaktaki vatandaşın sesine kulak tıkamak kaybettirir. Sokaktaki vatandaşın sesini duyurmaya çalışanları dışlamak da kaybettirir. Farklı sesleri damgalamak da kaybettirir, ona buna çamur atma politikası da kaybettirir, dalkavukluk da kaybettirir, medya ve iletişim politikası da kaybettirir, ailedeki çöküş kaybettirir. Ve kibir kaybettirir…

Dahası, futboldaki tezgâhlar ve hadsiz, izansız çıkışlar dahi kaybettirir. Sadece mevcut Türkiye Futbol Federasyonu yönetiminde yaşananlar ve böyle bir yapının devam ettirilesi bile AK Parti’ye yüzde 1-2 oy kaybettirmiş olabilir.

Ve Genel Merkez kaybettirmiştir. Teşkilattaki hasbî insanların dirseklenmesi kaybettirmiştir. Her şeyi bir kişiden beklemek kaybettirmiştir. Parti içerisindeki çekişmeler kaybettirmiştir. Kabine değişikliklerinde, sanki CHP’li bakanlardan görev teslim alınmış gibi kendi bakanlarına dahi sahip çıkamamak kaybettirmiştir.

Şöyle bir özeleştiri yapılarak gerçeklerle yüzleşilmeli: Muhalefetin çıkışları karşısında çaresiz kalınan, oy kazandıracağı düşüncesiyle çıkartılan EYT hakkındaki kanun, inanılmaz seviyede ekonomide bir savrulmanın nedeni olarak ters tepmiş durumdadır. Yüksek faizler, ezilen halk tabanı, normal emekli maaşlarının açlık sınırı altında kalması, memura verilen zamların emekliye verilmemesi, inşaat maliyetlerinin kontrolden çıkması, araç muayene ücretleri, zorunlu sigorta ücretleri ve diğer vergi yüklerinin fazla olması, bir türlü yapılamayan Anayasa reformu, çıkmayan Hal Yasası ile çiftçinin ezilmesi, nafaka meselesi ve kadının beyanını esas alan 6284 Sayılı Kanun’un suiistimal edilmesi, köpek veya kedi ölümlerine yas tutulurken ölen insanların görmezden gelinmesi, kamuda israfın önüne geçilememesi, bazı devlet memurluklarında küçülmeye gidilmemesi, her vilâyete üniversite açıp ülkenin ara eleman ihtiyacının yokmuş gibi davranılması, göçmen ve mülteci sorunu, terör örgütleriyle arasına mesafe koymayan siyasetçi ve partilerin aktif siyaset yapabilmesi, kamu ihalelerindeki denetimsizlik, şehir merkezlerindeki muhtarlıkların gereksizliği, ekonomi zor dönerken vergi yükünün vatandaşa yüklenip dev firmalara kıyak geçilmesi, şirket, işletme ve marketlere karşı denetimlerin yapılmaması, fahiş fiyat artışlarına göz yumulması, köylü ve küçük üreticilerin dev firmalara karşı korunmayıp üretimin bitirilmesi, eğitim reformunun bir türlü yapılmaması, eğitim sistemine güvenin tamamen yıkılmış olması ve sistemin özel kolej krallığına dönüşmesi, sapkın akımların hiç olmadıkları kadar güçlenmesi, ırkçı provokasyonlar derken sorun say, say, bitmiyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan ne kadar halka yakın olursa, partisini yönetenlerin, vekillerin, bürokratların ve bakanların halktan koptuğu gerçeği ortada duruyor.

 

 

AK Parti, özüne dönüp içerisindeki liyakatli, erdemli, hizmet aşkıyla dolu kadroları öne çıkarmalı. AK Parti içindeki AKP’liler, elmanın içindeki kurt gibiler. Bir an önce temizlenmezse elmanın tamamını çürütecekler.

 

Devam edelim mi?

Cumhur İttifakı’nın seçimlere girme sistemine ne demeli? İttifak ya vardır, ya yoktur. AK Parti ile MHP nasıl yarışır? Ama yarıştılar. Birbirlerine muhalefet yaptılar. Şaka gibi! Bu şekilde pek çok il ve ilçede sonuç CHP ve diğer partiler lehine sonuçlandı. Amasya gibi bir şehir CHP’ye nasıl geçer? AK Parti ile MHP yarıştı, aradan CHP çıktı. Bu kadar net!

Bu durumu gerek AK Parti, gerekse MHP seçim işleri sorgulamalı. Kaş yapayım derken göz çıkarma misâli, sosyal medyada Cumhur İttifakı’ndan yana görünüp vatandaşa hakaret edenleri de unutmamak gerekir. Büyük zarar verdiler. Vatandaş eleştirdiğinde küfür kıyamet giden, seçmene “hain ve terörist” diyen, vatandaş “Ekonomik sıkıntım var, kiramı ödeyemiyorum” dediğinde “Nankör, gerekirse soğan ekmek yeriz” diyen kitle maksadını aşmıştır.

Gelelim israf meselesine… Maalesef kamunun, bakanların, teşkilatların, seçimde kullanılan para ve arabaların durumu vatandaşı umutsuzluğa itmekle kalmamış, tamamen koparmış durumda. Kibir, hesabîlere itibar ve ucuz kurnazlıksa cabası. Topu ona buna atma uyanıklığı ciddî bir tutarsızlık. Sokaktaki vatandaştan uzaklaşma, dostların sesine kulak tıkama, menfaat çekişmeleri, samimiyetin yerini enaniyetin alması, tabana rağmen inatlaşma hareketleri (Mosso hâdisesi gibi), teşkilatlardaki şımarıklığın arşa uzanması, cebini büyütmek için sözde Reisçi olanlar, Müslümanların yerini suslümanların alması…

AK Parti ve bürokrasi, artık tamamen halktan kopmuş görülüyor. Ve bu görünüşe göre kimse basit bir ilçe başkanına dahi ulaşamıyor. Her biri bulunmaz Hint kumaşı. Peki, kim bunlar? Erdoğan olmasaydı nerede olacaklardı? Bu çıkarcı ve hırsız kitle AK Parti’den uzaklaştırılmalı.

Ayrıca yıllardır oy toplayan sağlık sistemindeki rahatsızlıklar, belirlenen vekillerin ve başkanların halkta karşılığının olmaması, halka rağmen siyaset yapılması, milletvekillerinin yaptıkları ile milletin vekili olmamaları, teşkilatların amacından kopmuş olması ve bir kısım kişilerin tekeline terk edilmesi, hiçbir seçimin ardından başarısız teşkilatların değiştirilmemesi, 10 milyondan fazla üyesi olan bir teşkilatın 2002 ruhundan kopması, teşkilatların iş takip ofislerine dönüşmesi ve siyasetin amacını yitirmesi, halkta tepki gören kişilerin ısrarla vekil ve başkan yapılması, AK Parti’nin bugün geldiği noktanın nedenleridir.

Peki, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan değil mi? Evet. Ama “Biraz vicdan” derseniz, nereye yetişecek Sayın Erdoğan? Güvenip görev verdiği insanlar ona ihanet ediyorlarsa, ne yapacak? Kimi takip edecek?

22 yıldır tek başına AK Parti’yi sırtında taşıyan kim? Recep Tayyip Erdoğan. Yazıktır. Günahtır. Böyle bir dünya lideri fırsatı yakalanmışken, onun yüküne omuz vermeyi bıraktık da yetmedi mi onu aşağı çekmek? Koskoca ülkeyi yönetirken güvendiği insanlar ona yanlış bilgi veriyorlarsa, onu yanlış anketlerle olumsuz etkiliyorlarsa, “Nasılsa Erdoğan kazanıyor” diyerek yanlış üzerine yanlış yapıp kendi adamlarını koruyup kolluyorlarsa, ne yapsın Erdoğan?

Lidere sözde değil, özde sadakat olur. Ama ne yazık ki AK Parti’yi içten kuşatan AKP’liler, Sayın Erdoğan’ı milletle karşı karşıya getirmek için her yolu denediler. Bu noktada bürokrasinin ihanetini unutmamak gerekir. Ki asıl mesele de budur!

 

Ebu Müslim Horasanî der ki, “Onlar, şerrinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını kendilerine yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı. Ama uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu”.

 

“Millî bürokrasi” en büyük ihtiyaç!

Bürokrasi, gayr-ı millî ve millete diklenen bir bürokrasi hâline dönüşmüştür. En büyük tehlike budur!

Bakanların dahi söz geçiremedikleri, bakanlara dahi rest çeken genel müdürlere şahit olduk.

Halk yol parası hesaplarken yanından bir müdürün son model bir araçla geçmesini sindiremiyor. Belediye başkanının, yanında koruma ordusuyla lüks aracının üzerine çıkıp halkı ezmesini istemiyor. Aday belirlerken liyakat ve tecrübe yerine akrabalık ve adamcılık gibi unsurlara öncelik verilmesini hazmedemiyor.

Partiye gönül vermiş, dâvâsı uğruna mücadele etmiş, halkın içinden gelen isimlerin yerine aile bağları, yakınlık ve çıkar ilişkilerinin ön plânda tutulmasını istemiyor milletimiz. Siyasette yeni yüzlere, dinamizme ihtiyaç olduğu yadsınamaz. Ancak bu yenilenme sürecinde adayların ehliyet ve liyakatinin göz ardı edilmesi, halkla bağ kuramamış kişilerin öne çıkarılması da bugünkü durumun sebeplerinden.

Seçmen, kendisini anlayacak, sorunlarına samimiyetle eğilecek temsilciler beklerken karşısında kişisel hesaplarla belirlenen aday görmek istemiyor.

Dost acı söyler, AK Parti’nin halk nezdindeki itibarını zedeleyen “Artık bizden koptu” hissiyatı hızla oluşturuluyor. Kamuoyunda partinin, belirli zümrelerin menfaatlerini halkın beklentilerinin üstünde tuttuğu algısı güçleniyor. AK Parti, özüne dönüp içerisindeki liyakatli, erdemli, hizmet aşkıyla dolu kadroları öne çıkarmalı. Partinin geleceği adına bu yanlışlardan bir an önce dönmesi, seçmenin sesine kulak vermesi, adil ve şeffaf bir kadro belirleme sürecini işletmesi elzem. AK Parti içindeki AKP’liler, elmanın içindeki kurt gibiler. Bir an önce temizlenmezse elmanın tamamını çürütecekler.

Vatandaş kimi seviyorsa, kiminle iletişim kuruyorsa onunla yola devam edilmesi lâzım. Nasıl oldu da yıkıldı devleti Sultan Sencer’in? Büyük işleri küçük adamlara, küçük işleri büyük adamlara verdiğini çok geç anladı. Küçük adamlar büyük işleri yapamadılar. Büyük adamlar da küçük işleri yapmaya tenezzül etmediler. Böylece devlet düzeni bozuldu.

İhanet gözden kaçırılamaz!

Devlet Başkanımız Sayın Erdoğan, etkileyici hitabeti ve kucaklayıcı tavrıyla mazlum coğrafyaların tek lideridir. Ancak İsrail’in Gazze’de yaptığı katliama retorik olarak karşı koyma şiddeti halkımıza anlatılamadı. Zalimi durdurmak için somut adımlar gerekiyordu, hiç değilse İsrail’e ticarî ambargo konulabilirdi ama geç kalındı, nedenleriyse anlatılamadı. Bunun sorumluluğu kime aittir?

Bir diğer yanda düzensiz göçmen sorunu Türkiye’nin sosyo-demografik yapısını ve iç güvenliğini etkileyecek boyutlara gelmiştir. Afrikalısı, Asyalısı, ne varsa pek çok genç erkek ve kadınlar ülkemize akın etmeye başladılar. Mülteci konusu artık vatandaşımızın tahammül sınırlarını aşmış durumda.

Bu tür durumlar karşısında elbette ümitsizlik doğru değil. Hatta içinde bulunulan manzara, fabrika ayarlarına dönmek adına daha çok gayrete vesile olacaktır. Bu anlamda diğerlerini suçlamayı bırakarak kendi hatalarımıza odaklanmalı, iyiye, doğruya ve güzele doğru çabamızı artırmalıyız.

 

 

Mazisi bizim kadar derin bir milletin adeta adam kıtlığına düşmesi, “ihmâl” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir. Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var. Unutmayalım ki, kötüye sadakat, iyiye ihanettir.

 

Tarih, geleceğin aynasıdır

Halkın sesi, Hakk’ın sesidir. Sadece o sese kulak vermek elzem olmuştur. Zira olanda hayır vardır. Tarih, geleceğin aynasıdır. Yaşanmışlar için “Bitti, geçti” denir de ders alınmaz ise, geleceğin sonu da hüsrandır.

Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hülagü, 1258 tarihinde Bağdat’a girerek Abbasi Halifesi Mutasım’ı keçeye sarıp Moğol atlarının ayakları altında ezdirerek öldürtür. Şehirde katliamlara başlar ve yağmalar. Kadın, yaşlı, çocuk, hamile demeden, bazı kaynaklara göre 200 bin, bazılarına göre 400 bin kişiyi katleder. Cami, hastane, saray ve ne kadar kurum varsa hepsini yok eder. Milyonlarca dinî ve ilmî eserin büyük bir kısmını Dicle nehrine attırır. Hülagü’nün zalimliğini anlatmak için Dicle’nin günlerce kan ve mürekkep aktığı söylenir.

Bir gün Hülagü’nün, Bağdat’ın en büyük âlimi ile görüşmek istediği bildirilir. Ölüm korkusuyla kimse bu davete icabet etmek istemez. Zamanın genç âlimlerinden Kadıhan, daveti kabul edeceğini söyler.

Kadıhan, ufak tefek bir gençtir. Daha sakalı bile çıkmamıştır. Hülagü ile görüşmek için kendisine bir deve, bir keçi, bir de horoz verilmesini ister. Hayvanlarla birlikte Hülagü’nün otağına varır. Hayvanları dışarıda bırakarak içeriye girer ve kendisini tanıtır. Hülagü, Kadıhan’ı tepeden tırnağa süzer ve Bana göndermek için bula bula seni mi buldular? diye sorar.

Kadıhan gayet sakin bir şekilde, Görüşmek için iri yarı, boylu poslu birini istiyorsan, bir deve getirdim. Sakallı, yaşlı biriyle görüşmek istiyorsan bir keçi getirdim. Eğer gür sesli biriyle görüşmek istiyorsan horoz getirdim. Üçünü de otağının önüne bıraktım. Onlarla görüşebilirsin der. Hülagü, karşısındakinin sıradan biri olmadığını anlar ve Otur bakalım dedikten sonra ilk sorusunu yöneltir: Söyle, beni buraya getiren sebep nedir?

Kadıhan gayet sakin bir şekilde, Seni buraya bizim amellerimiz getirdi. Allah’ın bize verdiği nimetlerin kıymetini bilemedik. Esas gayemizi unutup makam, mevki, mal, mülk peşine düştük. Zevk ve sefaya daldık. Cenab-ı Hakk da bize verdiği nimetleri almak üzere seni gönderdi der.

Hülagü bu kez ikinci sorusunu sorar: Peki, beni buradan kim gönderebilir?

Kadıhan bu soruyu şöyle cevaplar: O da bize bağlı… Benliğimize dönüp ne kadar kısa zamanda toparlanarak bize verilen nimetin kıymetini bilir, zevk ve sefadan, israftan, zulümden, birbirimizle uğraşmaktan vazgeçersek, işte o zaman buralarda duramazsın.

Bu kıymetli tarihî kıssadan öğreniriz ki, siyasette temel kural, dünün güneşiyle bugünün çamaşırlarını kurutamayız.

Ebu Müslim Horasanî der ki, “Onlar, şerrinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını kendilerine yakın tuttular. Yakın tuttukları düşmanları dost olmadı. Ama uzak tuttukları dostları düşman oldu. Herkes düşman safında toplanınca yıkılmaları mukadder oldu”.

Mazisi bizim kadar derin bir milletin adeta adam kıtlığına düşmesi, “ihmâl” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir. Ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyetler inşâ etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir. Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten ret ve inkârın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir. Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik, deniz bitti. Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var. Unutmayalım ki, kötüye sadakat, iyiye ihanettir.

Son sözü Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerine bırakalım: Hakk şerleri hayreyler/ Zannetme ki gayreyler/ Arif anı seyreyler/ Mevlâ görelim n’eyler/ N’eylerse güzel eyler.// Deme şu niçin şöyle/ Yerincedir o öyle/ Bak, sonunu seyreyle/ Mevlâ görelim n’eyler/ N’eylerse güzel eyler…”