Büyüklenme insanoğlu!

Yara almamış bir bedenle, incinmemiş bir yürekle, mücadele etmemiş bir ruhla, paylaşmamış, sevmemiş bir ömürle huzura çıkmaya utanırız. Diğer yandan nefsin kölesi olup hırs afetinde çürümek, çalmak, büyüklenmek, kırmak, sapkınlık ve diğer günah ve afetlerle çevrelenmeye karşı direnmemek suretiyle Hak’tan, halktan ve kendinden kopanlara çok yazık! Onlar ne büyük bir kaybedişteler ah bir bilseler! Ah bir idrak edebilseler, vakit varken bu yanlışlardan dönebilseler!

Küçümsemeyin kimseyi. Tek bir kişiyi bile küçümsemektense, daha iyidir herkes tarafından küçümsenmek… (Milhail Naimy)                                                                                                                               


BÜYÜMEK güzeldir, kimseyi ve hiçbir şeyi küçültmüyorsak… Düşeriz kalkarız, inciniriz iyileşiriz, ağlar ve güleriz… Hayat karmaşık ve insan çok farklı şeyler yaşayıp hissedebiliyor. Yaşam demek tecrübe demek… Hepimize verilen ömür sermayesi farklı olsa da insan ömrü ortalama olarak yüz yılın altında. Evrene ve içindeki sayılarla ifade etmesi güç oluşlara nazaran insanın varlığının kapladığı alan gerçekten çok az iken bizi büyük yapıp başkasını küçük yapacak olan şey ne ola ki?


Bastığı yere merhametle ve sevgiyle mi yoksa nefret ve küçümsemeyle mi basanlardanız? Kendimizi bir ölçü biriminin içine mi koyduk? Bizden iyi, güçlü, değerli, zengin ve yetenekli gibi unsurlarla kendimizden üstün olarak gördüklerimiz ile bunun tersi olarak bizim ölçütlerimizin altında olduğuna inandığımız bir kesim için küçümseyici düşüncelere mi sahibiz?


Yaşamımızı yağlı boya bir tabloya dönüştürüp çerçeveciye götürelim ve sonra zihnimizin duvarına asalım ve biraz geriye gidip tablonun bütünü görmeye çalışalım. Resmin ortasındaki karakter biziz, sonrasında ise diğer insanlar yakından uzağa doğru serpiştirilmiş. Gökyüzü, kış ile yaz arası bir tonda, biz ve diğer insanlar neşe ve keder arasında bir yüz ifadesine sahibiz. Bir tarafta karlı dağlar, bir tarafta yemyeşil bir vadi ve üstünde renkli çiçekler ve kelebekler var. Tablonun başka bir köşesinde bir çöl, diğer köşesinde bir deniz kenarı var. Yaşadığımız evin yol kenarında bir çöğ yığını var ve hayata dair bazı detaylar daha serpiştirilmiş bu tabloda. Bitkiler, hayvanlar, bir çiftlik, bir saray, bir kağnı ve bir lüks araç…


Söyler misiniz, yaşama dair küçük bir özet içeren bu yağlı boya tablonun hangi köşesi daha değerli ve üstün, hangi köşesi kusurlu, gereksiz ve anlamsız, kim fazla ve kim eksik, neresini neye göre beğendik, neresini neye göre beğenmedik? 


Büyüklük Allah’a mahsustur ve üstünlük takva iledir. Onun dışında kişinin kendi düşüncesi ile üstünlük taslaması, birilerini küçük görme çabaları sağlıklı bir zihin ve kalp yapısına sahip olmadığını gösterir. Kalbin şifası maneviyattadır, okumak ve kendine doğru yol almak, güzel ve faydalı meşguliyetler elde etmektedir. Nasıl ki fizikî sağlığımız için yediğimize ve içtiğimize dikkat etmemiz gerekiyor, aynı şekilde duyular, duygular ve düşünceler ile de zihnimizi ve kalbimizi nasıl beslediğimize dikkat etmeliyiz. 


Tablo olayına geri dönersek… Beş duyumuz, his ve düşüncelerimiz her an bir tablo oluşturmaktadır ve bir resim sergisine gittiğimizde yapılacak olan şey tabloda kötü, kusurlu, sevmediğimiz ve sevdiğimiz şeyler aramak değil öncelikle tabloyu net olarak görebilecek bir yere konumlanmak olacaktır. Resmin bir parçasına sınırlı kapasite ile bakıp fikir sahibi olmak ve bir de bu konuda bir inanç geliştirmek kişinin kendine ve geleceğine açıkça verdiği bir zarardır. İnsan koca bir tablonun neden küçük bir parçasına bakarak karar verir ki…


Sanayide işçi olarak çalıştığım zamanlardan bir anımı anlatmak istiyorum. Çalışanların iş ortamında karşılaştıkları durumlardan biri de ara ara gelen seyyar satıcılarla karşılaşmaktır. Bu tür satışlarla ve satan kişilerle iş yeri sahipleri yani patronlarımız pek ilgilenmezdi. Bütün patronların bu kişileri küçük gördüğünü söylemek zaten doğru olmaz ama muhatap almadıklarını ve almak istemediklerini açıkça görürdüm. 


Bir gün, geçimini sırtındaki çuvalda yer alan konfeksiyon ürünlerini satarak sağlamaya çalışan yaşlı bir teyze gelmişti. Patronlar ve diğer çalışanlar doğal olarak ilgilenmediler tabii. Ben bir fırsattan istifade ederek teyzeyi dışarda uygun bir yere oturtup hem alışveriş yapmak hem de sohbet etmek istedim. Bu yaşta neden çalışmak zorunda olduğunu merak etmiştim. Anne ve babasını kazada kaybeden torunlarına bakması gerektiğini anlatmıştı. Nurlu bir yüzü vardı ve geçimini helal yoldan, bir yerden temin ettiği ürünleri satarak sağlıyordu. Merak ve ilgim pek sevindirmişti teyzeyi. O günden sonra imkân buldukça gelmişti teyzem ve ben de imkân dahilinde ağırlamış ve küçük miktarlarda katkı sağlamıştım geçimine sattığı ürünlerden alarak. Benim ve ailem için çok dua ederdi. Bir zaman sonra ben memur olup oradan ani bir şekilde ayrılmış ve hayat koşuşturmacasında kaybolmuştum ama eski çalıştığım yerden haber gelmişti, teyze beni sormuştu. 


Diyeceğim o ki, memurluk benim için bazı nedenlerden imkânsız gibi bir şeydi ama ardı ardına mucize gibi kapılar açılmıştı ve kendimi memuriyette bulmuştum. Rabbimin takdiri elbette ama bana ve aileme dua edenlerin arasında o teyzenin de olduğundan eminim.


Küçük küçümseyişlerin yanında büyük küçümseyişler de var. Bunlardan birisi de İsrail topluluğu… Kendilerinin dışında tüm dünyayı küçümseyen bu grup, insanın kendini düşürebileceği en kötü durumlardan birine örnektir. Kalpleri mühürlenmiş, bilinçleri zehirlenmiş bu topluluk dünyanın başına bela olmuştur. Küçümsedikleri kadar küçülmüşler, üstünlük iddialarıyla olabildikleri kadar vahşi olmuşlar, cehennemin bir an önce içine almak istediği bir duruma gelmişlerdir. İnsan bu kadar ileri gidebilir mi diye aklımıza bir şey gelirse, bebek katili olan bu topluluğu hiç unutmayalım.


Bırakın, bizi isteyen istediği kadar küçümsesin, isteyen istediğini düşünsün lakin, aman aman diyorum biz kimseyi küçümseyip tepesinden bakmayalım, arkasından konuşmayalım, nefsimizin esaretine girip de Allah’tan ve özümüzden uzaklaşmayalım. İpin ucunu kaçırıp da sağlıklı bir zihin yapısından olmayalım. Sonra Allah korusun inandığımız ve bildiğimizi sandığımız şeylerle avunup dururken bir bakmışız yolun sonuna gelmiş oluruz da uyanmayı ölüm sonrasına bırakırız.


Dilediğiniz kadar üstünüze alınabilirsiniz, evet sigara içmek zorunda kalan dostlarıma da bu konu üzerinden tekrar yüklenmiş olacağım. İstisnalar olsa da ve bazılarınız güzel güzel içip bir şekilde çevresine izmarit ve duman yaymasa da benim her gün görmek zorunda olduğum çevrede çoğunluk sigarasını gelişigüzel içip o izmariti de gelişigüzel oraya buraya atmaktan çekinmiyor. Kaldırımlara ve bahçelere izmariti fırlatırken dünyayı küçümsemiş olmuyor musunuz? Yürürken, yolculuğa başlarken, bir mescitte tam ibadete başlayacakken birden burnuma gelen o acı sigara kokusunun anlamı nedir? Eğer çevreye ve insana değer verilse bu hareket yapılabilir miydi? Diğer yandan kendi sağlığını küçümsemek diye de bir şey var. Beden emanetine bu zehri ikram etmek haddini ve cesaretini nereden buluyorsunuz?


Yara alalım ama yaralamayalım, ağlayalım ama ağlatmamaya çalışalım, düşelim ama düşürmeyelim, kusurumuz olsun ama kusur görmeyelim kusurları yaymayalım…


Benim mi? Evet, benim de kusurlarım var. Çevreye ve kendime karşı olan hatalarımın farkındayım ve özellikle psikolojik olarak kendime ve çevreme zararım var lakin bunu düzeltmek adına çabaladığımı bilmenizi isterim. Sağlıklı bir beden ve sağlıklı bir zihin için elimden geleni yapmaya devam edeceğim. Bu kişisel çabaları sizin de yaptığınızı biliyorum ama benden sigara gibi, alkol ve kumar gibi, insanlara ve eşyalara kasıtlı zarar verme gibi eylemleri anlamamı beklemeyin. Bunların bahanesi ve haklılığı asla olmamalı, olamaz da… Bu tür eylemler kendini, çevreyi ve hayatı küçümsemek, değer vermemek, Allah’ın yarattığı ve yeryüzüne halife kıldığı insana ters gitmek anlamını taşır. 


Her birimiz ayrı ayrı bu kâinatın ve yaşamın en değerli mücevheri, en gizli hazinesi ve sırlı bulmacasıyız. Birey olarak hepimize düşen görev ve sorumluluklar var. Varlığımızın bulmacasını çözmeye çalışmak, hazineyi ortaya çıkarmak ve insan varlığının değerini yüceltmek adına okumalıyız, tefekkür etmeliyiz, araştırmalıyız, zihinsel ve bedensel sağlığımıza dikkat etmeliyiz, güzel olan ne varsa paylaşmalı, kusurları örtmeli ve el ele gönül gönüle yol almalıyız.


Paylaşmak, dünyanın en güzel kelimelerinden birisi. Maddî de olabilir manevî de olabilir. Çevresine güzel temennilerle bakan bir kalbe sahip olmak meselâ paylaşmanın güzel bir örneğidir. Bunun tersi olarak küçümseyen ve hor gören bir kalbin sahibi olmak ise çok üzücü ve içine çökük bir benliği işaret eder. Bazıları bunu gerçekten kavrayamıyor, güzellikler ve nimetler paylaştıkça çoğalır. Onun yerine ne varsa kendine saklamayı düşünenlerin mantığını anlamak gerçekten çok güç. Bunu şuna benzetiyorum ben: Dünya hanına konaklamaya gelen insan az sonra ahiret yurduna intikal edecek ama ilginçtir ki o handa ne varsa toplamaya çalışıyor, hırs yapıyor ve diğerleri ile çatışıyor. Gerçekten çok ama çok kısa bir ömür için hırs yapmaya ve ahiret yurdunu az bir ücrete değişmeye değer mi?


Bir de şükür konusu var. İşini, aşını, eşini, yurdunu küçümsememek gerek. Şükretmeyi bilmek gerek. Allah rızası için yaşamak, paylaşmayı bilmek, iki günü bir olmayacak şekilde okumak, araştırmak ve çalışmak gibi şeyler ne kadar önemli ve değerli ise yine şükür hadisesi de bir o kadar önemli. Çalışmak ayrı bir şey ama her şeye rağmen her şeyin en iyisine sahip olmamız gerekiyor diye bir şey yok. İmtihan dünyası burası; sağlığımız, işimiz, gelirimiz ve çevremiz dört dörtlük olacaksa imtihanı neyle olacağız. Hâl böyle iken imtihanımızı beğenmeyip küçümser ve kendimize layık görmez isek şöyle bir mesaj vermiş olmaz mıyız: “Bu imtihanı, konusunu veya kişisini beğenmedim, başka bir şeyle veya başka bir kişi ile sına beni.”


Rabbim Kur’ân-ı Kerîm’de bazı misalleri verirken çeşitli canlılara değinir. Meselâ Neml suresinde karıncalar geçer ve surenin adı olan “neml” de karınca demektir. Ayrıca arıya Nahl suresinde Rabbim arıya ilham verdiğinden bahseder ve “nahl”ın anlamı bal arısı demektir. Rabbim kitabı ile sayısız hikmet ve ders vermektedir ve bunlardan sadece birisi olan surelere yarattıklarının isminin verilmesi yanında arıya ilham etmesi gibi hadiselerle yaratılanlar arasında ayrım gözetilmediğini işaret eder. 


Allah küçük bir arıya bu kadar değer verip insana misal olarak anlatırken, insanın insanı beğenmemesi de ne demek? İnsan nefsi ile imtihan olur ve yanlış yollara ister istemez düşer. Kur’ân, peygamberler, evliyalar, âlimler ve imtihanlarla insan uyarılır ve kendilerini sorguya çekmeleri ve doğru yola dönmeleri istenir. İnsan yanlış yola sapabilir; nefs, şeytan ve çevrenin etkisiyle insan çabuk kayıp düşebilir… Diğer yandan insanın kalkması ve doğru yolu bulması için her türlü destek tahsis edilmiştir. Bu destek ve uyarıları görmezden gelen insanı ağır sonuçlar beklemektedir.


Abdülbaki Kömür’ün “Hüzün Günleri”nde ne kadar da güzel anlatır: “Utanıyoruz Allah’ım!/ Nemlenmemiş bir gözle, yara almamış bir bedenle/ Huzuruna varmaya utanıyoruz.../ Ahde vefa gösteremedik Allah’ım, bunu biliyoruz.../ Ama şunu da biliyoruz ki rahmet deryanda/ Ufacık bir damlayız.../ Yüzümüz yerde ama.../Affet Allah’ım!... Affet!”


Yara almamış bir bedenle, incinmemiş bir yürekle, mücadele etmemiş bir ruhla, paylaşmamış, sevmemiş bir ömürle huzura çıkmaya utanırız. Diğer yandan nefsin kölesi olup hırs afetinde çürümek, çalmak, büyüklenmek, kırmak, sapkınlık ve diğer günah ve afetlerle çevrelenmeye karşı direnmemek suretiyle Hak’tan, halktan ve kendinden kopanlara çok yazık! Onlar ne büyük bir kaybedişteler ah bir bilseler! Ah bir idrak edebilseler, vakit varken bu yanlışlardan dönebilseler! 


Yara alalım ama yaralamayalım, ağlayalım ama ağlatmamaya çalışalım, düşelim ama düşürmeyelim, kusurumuz olsun ama kusur görmeyelim kusurları yaymayalım…


Yazımın sonuna yaklaşırken Milhail Naimy’in sözünü bir de ben, ufak ilavelerle tekrar etmek isterim: 


Allah’tan razı olun ki Allah da sizden razı olsun. Küçümsemeyin, hor görmeyin, ezmeyin, yok saymayın tek bir kişiyi bile. Bir kişiyi küçümsemektense başkaları tarafından küçümsenmek daha iyidir.