Büyük salon

Büyük kapının sağındaki duşluğa aldılar önce. Duvarlarında milyarlarca yaşanmışlıklar eşit kareler hâlinde dizilmişti. Tavanda daha güzelini gördüğü parlak ama sevimsiz bir ışık vardı. Düğüne hazırlık edasıyla yıkadılar. Yaptığı iyiliklerden yapılmış dört ayaklı sükûnet taşında bir süre beklettiler. Şahit olanlar, dualarını azık niyetine ceplerine koydular. O tarafa geçerken son bir kez bekleme salonuna ve sakinlerine baktı. Bir şeyler diyecek oldu ama yine ağzını kapattılar. İşte nihayet büyük kapıdaydı. Kirişleri dumandan, kolu kireç taşından bir kapı. Büyük salonun dışardan açılmayan kapısı…


CAN, aniden uyandırıldı. Acaip bir tünelden sağa sola çarpa çarpa geçirilip, daracık kapıdan, büyük bir salona girdirildi. O kadar eziyet çekti ki kemikleri kırılacaktı neredeyse. Mevcut hâlinden memnundu oysa. Rahatsız edilmiş, üstüne üstlük rızası dışında yeri değiştirilmişti. Öfke kapladı içini. Tam hâkim olabildiği, sadece ağız kasları idi. Öfkesini belli edebilmek için dudaklarını ve daha arkalarda ses tellerini kullanmaya çalışıyordu. Basbas bağırıken gelecek tepkilerden de korkmuyor değildi hani. Açtı, doyurulmak istiyordu.

Yine kendisine sorulmadan arzu odasına alındı. Orada yüzünü unutmak istemeyeceği güzeller güzeli, ipeksi saçlarıyla bir başka Can bekliyordu kendisini. Arada gölgesi ağır, yere kavi basan bir Baba Can daha giriyordu yanlarına. Ama hep kalmıyordu. Büyüyen burnuna istek odasının kokusu geliyordu. Takip ederek bu kez kendi iradesiyle oraya geçti. Ucu bucağı yoktu bu odanın. Hepsinden canı çekiyordu Can’ın. Tam elini birine uzatırken, diğerini alamamanın hüznü doluyordu içine. Ne hepsini almasına izin vardı, ne de o birkaçıyla mutlu olabiliyordu. Çokarlı isteklerindeki ısrar, onu odadan kovdurdu. 

Kendisi gibi kovulanların arasına karıştı. Oturacak bir yer bulmaya çalıştı. Ama nereye yönelse yanındakinin varlığı kendisinden önce oraya yayılıyor, ona alan bırakmıyordu. Hoşuna gitmedi bu. Karşı koymak için tam gardını alıyordu ki itiraz ettiği için aklından asılmış insanlara değdi fikri. İçlerinde ümit yosun tutmuştu bunların, fikri yapış yapış oldu. O da diğerlerini aynı şekilde sallandırmaya karar verdi ama hükmünü erteleme yoluna gitti.

Selamlığa çıkınca olanları salonun asıl sahibiyle konuşmaya karar verdi. Gördüklerini anlatacak, bir hâl çaresi isteyecekti. Ama nerede bulacaktı O’nu? Salon, devâsa büyüklükte. Gökyüzü hem tavan hem de zemin gibi. Herkes misafir, ama aynı zamanda da ev sahibi. Birbirlerine acımasızca çarpıyorlar ama çoğu nereye gittiğini bilmeden yürüyor. Yavaşlıyor, yürürken ayaklarının altındaki yıldızı ezmemek için. Tavandan kar tanelerinden yapılmış kandiller sarkıyor. Hem ısıtıp hem aydınlatan büsbüyük olanı ise bambaşka bir şey. Daha küçük ama yine ona muhtaç olanı ile sürekli yer değiştiriyorlar. Gülüşler, haykırışlar, acılar, haksızlıklar, hep duvarlara asılı. Duvarlar bazen hissediliyor, bazen de hiç yok. Sonra odalar çok muhtelif. Kimi küçücük, kimi çok büyük, kimi kristal kapılı, kiminin kapısı bile yok. Çok şaşırtıcı biçimlerde donatılmıştı içi. Ara ara ayaklarına sular çarpıyor, ama ıslatmıyordu. Az ilerde küvet kadar suda kocaman kafalılar boğuluyor, öte yandan da bütün canları yutacak kadar büyük sularda sakin sakin yüzenler görüyordu. 

Yürürken yolu oda için tartışanlara düştü. Ortada, başkasının hakkını yemekten obezleşmiş, herkese talimat yağdıran, kibri kafasından büyük bir can azmanı vardı. Obez Can’ın görevlendirdiği, yüzünü kaybetmiş görevliler, etraftakileri esir alıyor, hepsine kendi yüzlerini giydiriyor, akıllarının içine de su dolduruyorlardı. Maaşla çalışan bu adamların arkalarında, taşımakta zorlandıkları kuyruklar peydah olmuştu. Bay kibir, bununla da yetinmiyor, çevrede olan bütün odalara ve içindekilere de sahip olmak istiyordu. Ama henüz aklı kuru olanlar bunu kabul etmiyor, direniyorlardı. Gördüğü oyunu bozmak, yardım etmek, aldatılıyor olduklarını anlatmak istedi ama vazgeçti. Büyük Can’ın kim tarafından yetkilendirildiğini bulmak istiyordu çünkü. Kulağının kıvrımlarında böyle davası olanların dağları deldiği bilgisi vardı ama etrafta delinecek dağ da kalmamıştı. Dağlar kül gibi savrulmuş yerleri dümdüz idi. Sanki hiç olmamışlar gibi… 

Telaşla oradan oraya gidip gelenler, yaşamayı değil de önlerine geleni satın almayı tercih ediyorlardı. En çok da zamanla ilgiliydiler. Ya kiralıyorlardı ya da satın alıyorlardı. Fakat ödemeyi anılarla yapıyorlardı. Unuttukları kadar süre, sildikleri kadar mühlet alıyorlardı. Dileklerini dua varillerine atıp, umudun köpüğüyle yaşıyorlardı. Tahsili nâmümkün bir duygu faizciliği değil miydi bu? En çok zamandan konuşuyorlar ama onsuz hiçbir şeyden söz etmiyorlardı.

Az aşağıda, bir kulübe ile içinde yaşayanlar kavga ediyorlardı sanki. Kimi bir duvara çarpıyor, kimi bir merdivenin altında kalıyordu. Sakinleri, sallandıkça düşmemek için çabalıyor ama bir taraftan da durdurmak istercesine çığlıklar atıyordu. Yanındaki enkazda kavgayı kazananı da kaybedeni de toprağı kucaklamış, kulübe ise yerle bir olmuştu. Tam “Peki bu niye?” diye haykıracaktı ki enkazın kenarında yavrusuz kalmış bir köpeğin minnacık kedi yavrularını emzirdiğini gördü. İçi biraz yumuşadı. “Anlayamadığım şeyler çok” dedi. 

Kapkara sulara ulaştı sonra. İri Baş’ın adamları bu siyah sudan içiyor, sonra da o suyun kenarındakileri ağızlarından çıkardıkları ışıktan bir kabloyla dövüyorlardı. Sonra da parmak uçlarından akan suyla pişmanlıklarını yıkamaya çalışıyorlardı. “Tuhaf” dedi. Acaba bu koca kafa, ensesinde depoladığı cüreti nereden bulmuştu? Dahası, bu ağlayanları salon sahibi hiç mi duymuyordu? Koştu gitti, kara suyun vanasını kapattı. Bütün salon “an”da, “şimdi”de dondu. Dayakçıların eli havada kalakalmış, sırtı kanlar içinde olanlar alıştıkları darbenin yine inmesini bekliyorlardı. Dövenlerin suratı ihtiras ateşiyle yanıyordu. Arkalarına dolanıp bir baktı ki ne görsün? Kuyruk sokumlarından bir ateş çıkıyor, ta saçlarına kadar uzanıyordu. Yüzü merhametten acıyan bir Can, ellerinden yakaladı: “Aç! Yoksa makinadaki bebeğim ölür” dedi. “Yaşarsa zaten dayaktan ölecek” demedi. “Diğer bebeklerin ölüm makinesi de buna bağlı” diyemedi ama suyu açmadı da. İki taraf da kızmıştı. Alıştıklarından mahrum eden bu yamuk akıllıyı hepsi birden kovalamaya başladı. O önde kalabalıklar arkada uzaklaştılar.

Ödünç aldığı “mutluluk” maskesiyle yola devam etti. Vardığı yerde ağlayan küçük canlar vardı. Gözyaşları ölmüş annelerinin dudaklarını ıslatıyordu. Yanı başlarındaki çocuklar ise kendilerini doğuranların patronu idiler. Büyüklerine göre daha zalimlerdi ama. O kadar kendilerine yabancıydılar ki göz neyle doyar, dil neyle acıkır bihaberdiler. Sonsuza kadar burada kalacakmış gibi davranıyorlardı ama bunun imkânsız olduğunun da farkında gibiydiler. Yüksek yüksek kuleler dikmişlerdi endişeden. Hatta bazılarının kulesi üstüne yıkılmış, altında kalmıştı. Etrafı evham dumanları kaplamıştı. Salon sahibine soracak sorular artıyor, içindeki merak katmerleniyordu.

Salonun orta yerinde bekleyenleri buldu. Her biri bir şeye niyet etmiş ama yapamamış, kötüye kızıp iyilik yapmayı terketmiş canlardı bunlar. Değiştiremediklerine küsüp, değiştirilmeye razı olmuşlardı. Cesaretlerini şilte yapıp üstüne uzanmışlardı. Konuşmayanlar vardı, söylenenleri dinlemeyenler de. Bazıları o kadar her şeyi biliyordu ki gerçekte hiçbir şeyin bilgisi onlarda değildi. İyileştirmiyordu bilmek, öğrendikçe boyunları havaya kalkıyor, burunlarının ucunu bile göremiyorlardı.

Çıkışa yaklaştığını büyük kapıyı görünce anladı. Girişteki kapının ne kadar küçük ve zorlu olduğunu hatırladı, içi sızladı. Kapının sağ tarafında son duşluk yazan karanlık bir oda, diğer yanda ise sükûnet taşı inşa edilmişti. Kapıdan sonrasının merakı, içinde zehir gibi gezindi. Çıkmaya yeltenmişti ki yaşlı, tecrübesi yaşını aşmış bir ihtiyar, kolundan çekti. “Çağrılmadan çıkamazsın. Zaten gidişin de dönüşü yok!” diye ekledi. Burada daha fazla kalmamalıydı. Aksi takdirde artmakta olan merakı onu yakacaktı.

Çok büyük kazanlar gördü sonra. Üstünde sadakat yazıyor, içinde yalan dolan kaynıyordu. Kokusu ciğerini söndürdü adeta. Yukarı baktı, iki büyük avize yine yer değiştiriyordu. Büyük olan bazen daha az yanıyor, bir zaman da küçük olan çok görünüyordu. Sanki salon sahibi onları özel görevlendirmişti. Bak aklına yine O gelmişti. O’nu bulup “Obez Can”ı şikâyet edecekti.

Aynı ayakkabıyı giymeye zorlanan gençler ağlıyordu. “Üst akıl”ın talimatıyla büyük gelen ayağı kesiyorlar, küçük geleni uzatıyorlardı. Ayakkabısız gezenler de çoktu. Kesildiği için aksak yürüyenler, büyük başın vicdan azabı gibi dolanıyordu ortalarda. Ama onun görecek hâli yoktu. Yaptıkları, zifiri karanlık gibi çökmüştü gözlerine. 

Bazı gençler gölgeden ibarettiler. İçleri boşaltılmış, azim, sorumluluk, direniş hiç kalmamış gibi benliklerinde. Nereden nefes vursa o yana düşüyorlardı. Salonun asıl sahibini arayan başka canlara vardı yolu. Hatta bazıları O’nu görmeden kabul etmişti. Bunlar gölge değil, gölge sahibi idiler. Acaba teslim oluşları mı gölge olmaktan kurtarmıştı onları? Düşünceler iyice yapışmıştı yakasına. 

Uzaktan bağrış çağrış ona doğru gelenler vardı. Adam karısının kesik başını koltuğuna sıkıştırmış, çırpınan bedenini de ardından gelmeye zorluyordu. Kurtulmak için çırpındıkça kocası başına vuruyor, o da ardısıra çaresizlik damlatıyordu. Hırsız bakışları kendine kilitleyen câzibedâr canlar kimin ateş ettiğini hiç bilemeden, isteyerek veya istemeyerek, kendini buna maruz bırakıyordu. Ağırlığı başka başka canları aynı terazide eşitlemeye çalışanlar doğru tartmak bir yana, eksiltiyordu tartılanları. 

Yürek mezarlığına uğradı bir ara. Başkasının tükettiği yüreklerin, kendinden olanın vurduğu gönüllerin, güvensizlikten damarları tıkanmış kalplerin atıldığı yerdi. Ölüler başlarına dikilen taştan daha değerliydi burada. Can aklına gelen müthiş fikirle sıçradı. Kendi sinesine bu biçareleri dolduracak ve hepsini iyileştirecekti. Yakaladığını attı içine, attıkça göğsü genişledi. Genişledikçe de aldığı nefes yetmemeye başladı. “Nefes! Nefes!” Daha fazla dayanamayan Can, oracığa yığıldı…

Çok iyi tanıdığını sandığı ama hiç tanımadığı biri yetişmişti imdadına. “Kalk! Salonun sahibi o merak ettiğin kapıya çağırıyor seni” dedi. Can çok heyecanlanmıştı “Peki tanışabilecek miyim?” diye sordu. “Onu ben bilemem” dedi. Birden, sadece kendisine ait ama asla onun olmayan kendisi, yukarıda, tam üstünde, göz hizasında ona bakıyordu. Ayakları birbirine dolanıyor, elleri rastgele inip kalkıyordu. Aslında gitmeyi gerçekten istemediğini anladığında vakit çok geçti artık. “Vazgeçtim” diyemedi. “Bari kalanları uyarayım” dedi, reddedildi. Hiçbir şeye izin yoktu çünkü. Büyük kapının sağındaki duşluğa aldılar önce. Duvarlarında milyarlarca yaşanmışlıklar eşit kareler hâlinde dizilmişti. Tavanda daha güzelini gördüğü parlak ama sevimsiz bir ışık vardı. Düğüne hazırlık edasıyla yıkadılar. Yaptığı iyiliklerden yapılmış dört ayaklı sükûnet taşında bir süre beklettiler. Şahit olanlar, dualarını azık niyetine ceplerine koydular. O tarafa geçerken son bir kez bekleme salonuna ve sakinlerine baktı. Bir şeyler diyecek oldu ama yine ağzını kapattılar. İşte nihayet büyük kapıdaydı. Kirişleri dumandan, kolu kireç taşından bir kapı. Büyük salonun dışardan açılmayan kapısı…