Burası Filistin!

Viraneye dönmüş Gazze’de büyük ve gelişmiş silahlara karşı HAMAS, el bombası, saldırı tüfeği, basit füzeler ve el yapımı patlayıcılarla İsrail ordusuna karşı neredeyse eşit duruma gelirken, psikolojik üstünlüğü de inancından aldığı kuvvetle elinde tutuyor. Filistin toprakları bir gün mutlaka hürriyetine kavuşacak. Nice azlar, çoklara üstün gelecek ve inanmış toplulukların direnişinden bir şuur filizlenecek.

RAKAMLAR ve kelimeler, kâinatı anlamanın ve anlatmanın iki temel dinamiği, varlık sisteminin sürekliliği için olmazsa olmaz iki kaynağıdır. İzahlarımız, plânlarımız, geçmişin aktarımı ve geleceğin tasarısı rakamlar ile kelimeler üzerinden şekillenir.

Birçok bilim dalında rakamlar reel veriler olarak ele alınır; yapılan işlem sonuçları mutlak doğru olarak kayıt altına alınarak yasalaşır. Örneğin suyun molekül formülü 2 hidrojen, 1 oksijen atomundan meydana geldiğini gösterir. Veya deniz seviyesinde 100 derecede kaynayan suya tuz ilâve edildiğinde suyun kaynama noktasının 100 derecenin üzerine çıkar. Yahut da Dünya’nın uzay boşluğundaki eksen eğikliği 23,439281 derecedir ve bu eğimden dolayı mevsimler oluşur, gece gündüz süreleri belirlenir, mevsimsel değişiklikler ve iklim kuşaklarının meydana gelir. Şayet bu eğimin derecesinde milimetrik bir sapma olsaydı Dünya’nın tüm dengeleri altüst olacak, yaşam söz konusu dahi olmayacaktı. Bir başka misâl de, saatte 100 kilometre hızla giden bir aracın 350 kilometrelik yolu 3 buçuk saatte alacağı, rakamlar üzerinden ulaşılmış kesin bir sonuçtur.

Verdiğimiz bu birkaç basit örnekten de anlaşılacağı üzere, aklın istikametinde gidildiğinde rakamlar, evrenin muazzam muvazene sistemindeki değişmez kaideleri bir tabiat laboratuvarıyla bizlere sunar.

Rakamların alanı olan matematiksel veriler, âlemin sürekliliği içinde insanın gelişmesi, kâinatın nimetlerinden faydalanması için değişmez kaidelerdir. Bilim dalları bu verilerin sabiteleriyle ilerler ve gelişir. İcatlar ve keşifler rakamların sunduğu verilere göre vücut bulur. Bunlar akıl sahibi herkesin kabulüdür.

Tüm bu genel kaidelerin dışında, zaman zaman öyle “akla” muhalif durumlar yaşanır ki anlamak ve anlamlandırmak noktasında zorlanır, ancak kabul perspektifimize başka saha açarsak anlamlandırır ve bir zeminin üzerine oturtabiliriz. Çünkü kâinatın eşleyişine nizam belirleyen ve bu belirlediği nizamın tüm kurallarını insanın kullanacağı bir sisteme göre düzenleyen Rab, asla rakamlara tâbi değildir. Bu semboller, bizim âlemi anlama ve âlemdeki varlığımızı devam ettirebilmek için ihtiyaç duyduğumuz araçlardır.

Akıp giden zaman içerisinde, formülize edilmiş hayatlarımızda ispata dayalı yaşama o kadar entegre olmuşuz ki yanı başımızda vuku bulan hâdiseleri ya göremeyecek kadar basiretimiz kapanmış oluyor ya da mutlaka aklî delillerle bir açıklamaya ihtiyaç duyuyoruz. Aklın rehber edinildiği, neticelerin de bu cihetten kabul gördüğü olağanüstü zamanlarda tanık olduğumuz hâdiseler, yönümüzü İlâhî kudretin kapısına doğru çeviriyor. Bu yönelişte insana verilen en büyük nimet olan “aklın” biraz nefes alıp tüm sorumluluğun kendisine ait olmadığı huzuruyla rahatlamasını da sağlıyor.

Yaşam daima mekanik veriler ve onların sonuçları olarak değerlendirildiği takdirde, nice derinlikten mahrum kalacağımız gibi, kâinatın ve insanın mânâ boyutunu da perdelemiş oluruz. Bu ise ruhsal kaosun en besleyici damarıdır aslında. Varlık sisteminin İlâhî boyutunu bertaraf ederek aklın kabulleriyle kâinatı seyredersek, bedenen robotik ve ruhen doyumsuz olur, tatminsizliğin anaforunda savrulur dururuz.

Her zaman “çok”, “az”dan fazla değildir meselâ. “Güçlü”, “zayıf”a galip gelemez daima. Bakara Sûresi’nin 249’uncu ayet-i kerimesinde, “Nice az topluluklar, Allah’ın izni ile nice çok topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir” diyor Rabbimiz. Vahyin ifadelerinin bize söylediğinden de anladığımız üzere, inanmış olanın galip geldiğine iman ediyor, tarihten bildiğimiz olaylar olduğu kadar günümüzde de yaşananların şahitliğini yapıyoruz.

624 yılında Peygamber Efendimizin (sav) komutasındaki Müslümanların sayısı Mekkeli müşriklerden az olmasına rağmen, Bedir Savaşı’nda zafer Müslümanların olmuştur örneğin. 1071’deki Malazgirt Meydan Muharebesi’nde Bizans İmparatorluğu’nun askerî gücü 200 binken, Selçuklu Ordusu elli bin kişiydi. Zafer Selçuklu Ordusu’nun olmasının yanında, Bizans ordusunun yarısından fazlası ise savaş alanından kaçmıştır. Yine Mete Han’ın, savaşacağı Çin ordusunun kendi ordusundan sayıca üstünlüğünü gördüğünde vezirinin “Ne düşünüyorsunuz efendim?” sorusuna, “Bu kadar Çinliyi nereye gömeceğimi” şeklinde verdiği cevabı ve aldığı netice, rasyonel aklın kaidelerinin dışındaki olaylardır.

Kemiyetin yegâne kaide olmadığı bunlar gibi nice olayı arka arkaya sıralayabiliriz. Sıralamaktan öte, an itibariyle Filistin topraklarında yaşanan adi katliamdan, soykırımdan da bahsedebiliriz.

İsrail ordusu, Orta Doğu’nun en güçlü silahlı kuvvetlerinden biri. Seferberlik hâlinde 631 bin kişilik bir kuvvete sahip. 3 bin 930 tank, 400’den fazla savaş uçağı, 4’ü denizaltı ve 4’ü fırkateyn olmak üzere 60’dan fazla deniz unsurunun olduğu donanması var. Onu açık açık destekleyen Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa kıtasının güçlü ülkelerinin tam desteğini de hesaba katarsak, bu rakamlar katlarıyla artarak büyür.

Karşısındaki güç HAMAS (İslâmî Direniş Hareketi) ise Filistin Parlamentosunda çoğunluğu elinde tutan Filistinli paramiliter örgüt ve Sünnî İslâmcı siyâsî bir partidir. (Bu, “HAMAS terör örgütüdür” söylemleri için bir izahtır.) 40 bin kişilik ufak bir askerî güce sahip olan HAMAS, karşısında büyük bir güce sahip İsrail ordusuyla aralıksız dört aydan fazla zamandır karşı karşıya.

7 Ekim’de başlayan ve uluslararası savaş hukukunu bir yana bırakın, insanî tüm sorumluluklara meydan okuyan katil devlet İsrail, rakamsal alanda güçsüz olan HAMAS’ın karşısında etkili darbeler alıyor ve bu gerçek, kendi cümlelerinden dökülüyor. Hava saldırılarıyla mezalimi yaşatan İsrail, kara harekâtına geçildiğinde “Bir haftada yerle bir ederiz” dediği Gazze’de dört aydan fazladır sonuç alamıyor. Sokak aralarında 40 milyon avroluk tankları, ayağında terlikle koşturan mücahitler, attıkları roketlerle imha ediyorlar. Gazze’nin altındaki tüneller hakkında konuşan ABD’nin eski komutanlarından David Petraues, bu mücadelenin çok zor olacağını verdiği bir mülâkatta ifade etmişti. Bu tahminlerinde Irak ve Afganistan tecrübelerinin çok etkili olduğu su götürmez bir gerçek. Nitekim bu öngörü gün gün yaşanarak pratiğe dökülüyor.

Viraneye dönmüş Gazze’de büyük ve gelişmiş silahlara karşı HAMAS, el bombası, saldırı tüfeği, basit füzeler ve el yapımı patlayıcılarla İsrail ordusuna karşı neredeyse eşit duruma gelirken, psikolojik üstünlüğü de inancından aldığı kuvvetle elinde tutuyor. Filistin toprakları bir gün mutlaka hürriyetine kavuşacak. Nice azlar, çoklara üstün gelecek ve inanmış toplulukların direnişinden bir şuur filizlenecek.

Zahiri seyrederken isyana kalkan yüreklerimiz, bâtınında taşıdığı dirilişe tanık oldukça ahsen-i takvîmin zuhur edeceği yeni hâllerin seyrine duracak. Ve yüzler olacak o zaman hicabın kurşundan peçesi çehrelerine çekilmiş. Bu öyle bir hürriyet olacak ki, “uygarlıkların” esaretinde soluğu kesilen tüm mazlumların kâinata “azın çoğa olan galibiyetini” Hakk’tan aldığı güçle muştulayacak.