İCADİYE Caddesi’nde bir ayak sesi… Sinagoga doğru hızlı hızlı yürüyen, arada Arnavut kaldırımlarına ayakkabısının burnu takılsa da doğruca ilerlemeye çalışan biri var. Bir elinde şemsiye, diğer elinde telefon… Ne ayağının burkulma ihtimâli, ne de düşme tehlikesini gözetmeksizin Kuzguncuk sokaklarını arşınlayan genç biri...
Kuzguncuk, Beylerbeyi ve Üsküdar’ın arasında yeşili bol olan, çınar ağaçları ile donatılmış boğazın kenarında bir yerleşke… Bereketli sokağında Rum’u, Ermeni’si ve Musevi’siyle hep birlikte, insanların el ele, gönül gönüle yaşadığı bir yerleşke burası. Hatta Müslümanlar azınlıkta. Çok kültürlü ve geleneklere sıkı sıkıya bağlı yaşandığı bu belde, kutsal topraklara varmadan önceki son durak. Öyle ki, bir Musevi için Anadolu yakasının Kudüs’e en yakın burnu Kuzguncuk’tur denilebilir.
Ah Kudüs! Kudüs’e varabilmek Kuzguncuk’tan başlıyor, Kuzguncuk’ta bitiyor tabiri caizse. Gidemeyenler doğrudan Kudüs’e selâm gönderiyor, yerleşiyor, yaşıyor, hatta ölmek için bekliyorlar. “Kuzguncuk’ta bir mezarımız olsun” diye dua ediyorlar. Müslümanlar da Mekke’ye yani Kâbe’ye aynı istikametten secde ediyorlar.
Ah İstanbul, medeniyetler şehri, gelenekler beşiği! Dil, din ayırmaksızın herkesi sukuta kavuşturan aziz şehir… Her mahallesi ayrı bir kültürü besleyen, ayrı ayrı yaşam alanlarını barındıran, taşı toprağı altın İstanbul…
Kuzguncuk, nam-ı diğer “Küçük Kudüs”. Ölüsü ve dirisiyle herkesi kucaklıyor. Geçmişin anlamlı izleri her daim hatırlanmaya muhtaç. Zaman silmeye çalıştıkça, mekân her şeyi hafızasında tutuyor. Hummalı bir gayret var bu topraklarda. İzler silinmek bilmiyor. Şimdilerde bütün giriş katlar kafelerle insanları ağırlıyor. Sıcak izler, yeme-içme de devam ederken, yapılar insanları geçmişe götürüp mahalle kültürünü arşınlıyor.
Dünya döndükçe insanlar da dönecek. Tarih tekerrür edecek. İnsanlık bu döngüyü yaşayacak. Öyle ya da böyle, dünya hiçbir zaman kolay dönmedi. İnsanlık insanlığını kolay elde etmedi. Bu kısır döngüden ya insanlık nasibini alacak ya da terk-i diyar edecek. Şimdilerde Kuzguncuk da böyle. Bir zamanlar göçle yerleşen, dilleri farklı ve kültürleri ayrı olsa da bu bereketli sokakta aynı yaşam mücadelesini veren insanlar tek tek terk ettiler bu yerleşkeyi. “Tarih tekerrürden ibarettir” diye boşuna söylememiş atalarımız, dönmeyecekleri ne malûm?
Camiiler, sinagoglar, kiliseler, ihtişamıyla mekâna iz bırakırken, pırasa köfteleri, hamursuzlar, kurabiyelerle bezenmiş Sefarad yemeklerinin kokuları ise kültürel olarak iz bırakmıştır bu kafelere.
Ah geçmiş! Geçmiş geçmişte mi kalmış bu dünyada? Tarihin sularında bir o yana bir bu yana yerleşen insanoğlu… “İnsan” kelimesinin kökeninde bulunan anlam gereği, bazen geçmişle ünsiyet kurar, bazen de nisyan kökü ile unuturuz her şeyi. Bir beldede hazin ve elem verici durumlar söz konusu ise biz de üzülür ve dertleniriz. O beldeden uzaklaştığımızda bu dert ve sıkıntıları kendiliğinden unutuveririz. Çile ve sıkıntılarla iç içe pişmek için yaşarız. Anlamak için ararız. Dünyanın içinde olan bitenlerle dünya bizi evire çevire pişirir. Ama erken yaşta, ama geç yaşta… Ruhunun anladığı vakit, işte o beklediğin vakittir!
***
Genç Yahudi, sarı kaşkolü ile birden şöyle arkasına doğru uzunca bir bakış attı. Geri döndü ve kimseciklerin olmadığı sokakta dükkânın önüne kadar geldi. Kapıyı açtım, göz göze geldik. Gözlüğündeki nem ve yağmur damlacıkları camlarını buğulamıştı. İçeri davet edip yağmurdan nasibini kestim.
İnsan bu hayatta kendini nasıl bulur? İnsan ne zaman insan olur? İnsan kendisini başkasında yani bir başka insanda temaşa eder. Aynadaki akis gibi… Öteki insanda olan ile olmayanı fark ettiğinde kimliğini inşâ eder. Benzemek ile öykünmek arasında bilmemek vardır. Dinini, kitabını ve doğduğun toprakla bulunduğun yerin mahiyetini anlamadığında, savrulan bir yaprak gibi oradan oraya, rüzgârın estiği tarafa gitmek zorundasındır. Ya dininin kurallarını öğrenir, kitabının gereklerini yaparsın ya da bir bilene tâbi olursun. Değilse, misyonerlerin savurduğu rüzgârla alabora olursun!
İnsan ancak Esma’dan haberdar olduğunda Hakk ile ünsiyet kazanabilir. Esma yoksa bilgi yoktur. Bilginin temeli Allah’a dayanmıyorsa eksiklik çoktur. O eksiklikler temeli olmayan bilgiyi dünyaya ve eşyaya yayar. İnsan, insan olma gayesinden yavaş yavaş çıkar ve dünya âlemine dalar. Dünya âlemi aşağıda olandır. Aşağı olana rağbet, insanı insan olma gayesinden uzaklaştırır. İnsanın bir ayağı dünyada, bir ayağı ise ahirete olmalıdır. İnsan kendini ne kadar yetiştirir, öğrenirse, o kadar yeşerir. İnsanlığın anlamı, dâvâsı uğruna adım adım ilerleyerek terakki etmesidir.
Bir zamanlar bu gencin dindaşları bu mahalledeydiler, sonra gittiler. Kafamdaki bu düşüncelerle geçmişi zihnimde yoğurdum. Bu kişinin bir Yahudi olmasını hiç yadırgamadım. İnancım gereği insan olarak gördüm. Benim inanç ve kültürümün kodları benliğimi öyle sarmış ki bu kişiyi öteki olarak görmemi engelliyordu. Ama onlar bizi öyle mi görüyordu? Öteki olarak gördüğü kesindi. Zira savaş hukukuna aykırı olarak Gazze’ye yapılan ağır bombardıman bunu ispatlıyordu. İster istemez, benim için bu kişi “öteki” olmuştu. Gazze’nin bombardımanlarını gözlerimde tutup çocuğa hiç sesimi duyurmadım. İçimde celâllenip bilenerek buğz ediyorum. Ve yine arkama, geçmişe dönüyorum…
Ah Hicaz, ah Kudüs, ah İstanbul! Bugün Gazze’de insanlık, aralıksız saldırılarla, okul, hastane, cami veya kilise denilmeksizin fosfor bombası ve insan üzerinde daha önce denenmemiş, mahiyeti bilinmeyen bombalarla katlediliyor. Ashab-ı Uhud misâli dâvâ kardeşlerim canlı canlı çukura atlıyorlar. Kerbelâ’daki gibi susuz kalıyorlar. Onlarla ünsiyet kurup elimden ve dilimden dualarla Hakk’a sığınıyorum.
Ah Gazze! Sen ki, Peygamber Efendimizin (sav) dedesi Haşim’in medfun olduğu beldesin. Dört yüzyılı aşkın ecdadımın himayesindeki Kudüs ise hiçbir savaşın veya katliamın olmadığı yumuşacık, emin bölgelerdendi. İşgaller ilk olarak Hicaz ile 1916’da başlamıştı. Daha sonra Kudüs 1917, İstanbul 1918’de işgal edilmişti. 1917-1948 İngiltere talimatı ile Yahudi göçmenler Kudüs’e yerleşmeye başlamışlardı. Yıl olmuş 2023, hâlâ katliam, hâlâ vahşet ve hatta bir soykırım ile karşı karşıyayız. Askerî ve finansal olarak güçlü olan ve güce tapan Batılı ülkelerin Siyonist İsrail Devleti’ne desteği ve İslâm ülkelerinin dâvâ misyonundaki zayıflık dolu zilleti, bomba şeklinde teker teker Gazze’deki Filistinli Müslümanların başlarına inmekte. Gücümüz dinimizde, dâvâmızda. Ama kendimizde miyiz? İnsan ne zaman kendi olursa o zaman güçlenir.
Elimin, dilimin ve kalbimin yönünün tekrar istikamet üzere olması için taze bir niyetle bir besmele çekiyorum. Tarihin tekerrürü için ruhumu ve dâvâmı hazırlıyorum. İşte o zaman bu çisil çisil yağan yağmur sanki Nuh’un gözyaşları gibi birikecek. Birikecek ve bir tufan kopacak. Yeryüzünde o gün ağlayanlar bugün gülecekler inşallah. İşte o zamana kadar bu Yahudi genç aranacak. Bulacağı ise ancak tufan olacak.



