Bükemediğin bileği öpeceksin arkadaş!

Sonuçlar için “İyi olacak” deniliyordu, iyi de oldu. “Güzel olacak” deniliyordu, güzel de oldu. “Bahar gelecek, çiçekler açacak” deniliyordu, gerçekten de bahar geldi, rengârenk çiçekler açtı. Ülkemiz de neş’e ve huzura kavuştu.

ŞÜKÜRLER olsun, nihâyet seçimler bitti. Her şeye rağmen insanlar derin bir nefes aldı. Çünkü gerginlik, kutuplaşma ve çekişmeden bıkmışlardı. Artık herkes yavaş yavaş normal gün ve gündemine, hayata dair rutin işlerine dönebilir. Bu vesileyle ortalık da biraz durulup rahatlamış olur.

Bu bağlamda seçim sonuçları ülkemiz, vatanımız, milletimiz ve istikbâlimiz için hayırlı uğurlu olsun. Sonuçlar için “İyi olacak” deniliyordu, iyi de oldu. “Güzel olacak” deniliyordu, güzel de oldu. “Bahar gelecek, çiçekler açacak” deniliyordu, gerçekten de bahar geldi, rengârenk çiçekler açtı. Ülkemiz de neş’e ve huzura kavuştu.

Diğer yandan kavgasız, gürültüsüz, uhûlet ve suhûletle bir seçim yapıldığı için herkesi de kutlamak gerekir doğrusu. Bir de Yüksek Seçim Kurulu’nu (YSK) kutlamak gerekir diye düşünüyorum. Kanun ve kuralların âzâmî bir titizlikle uygulanarak âdil bir seçimin yapılmasına zemin hazırlanması, veri akışının sağlıklı bir şekilde yapılması ve sık sık açıklamalar yapılarak kamuoyunun bilgilendirilmesi bu meyandadır. Dolayısıyla hiçbir şek ve şüpheye mahâl bırakmayacak şekilde yapılan bu şeffaf açıklamaları ve dahi gösterdikleri basiret, firâset ve dirâyetten dolayı Sayın Başkan ve kurul üyelerini tebrik etmek, vatandaş olarak herkesin üzerine düşen bir görev olsa gerektir. Hele böyle tartışmalı ve netâmeli bir ortamda…

Evet, dünyanın her yerinde -tabiî ki demokratik ülkelerde- seçimler yapılır ve seçimlerin tabiatı gereği belirli ölçülerde de çekişme ve heyecan yaşanır. Bu, son derece doğal ve normal bir durumdur. Ancak, toplum olarak biz henüz tam bir demokratik olgunluğa ulaşamadığımız için durum bizde biraz farklı oluyor ve çekişmenin, heyecanın dozajı kaçırılarak gergin ortamların yaşanmasına zemin hazırlanabiliyor.

Ama olsun, eskiye nazaran biraz daha olgunlaşma sürecine girmiş durumdayız. Eskiden küçük ölçekli seçimler için dahi (muhtarlık, belde belediye başkanlıkları gibi) nice olaylar yaşanır, nice kavgalar olur ve cinâyetler işlenirdi. Şükürler olsun, bunlara artık pek rastlamaz olduk. Lâkin demokratikleşme yolunda kat edeceğimiz daha çok mesafe var. Bizimkiler onlarca kez seçimleri kaybetseler dahi koltuklarından bir türlü vazgeçemiyorlar, bir başkasına devredemiyorlar.

Örneğin, yakın siyâsî târihimizdeki önemli partilerin liderlerine bir bakınız, bunun böyle olduğunu rahatlıkla görebilirsiniz. Bu zât-ı muhteremleri koltuklarından eden yegâne güç ise, sadece ve sadece hak vâkî olduğunda emr-i İlâhî’dir. Meselâ Türkeş, Erbakan, Ecevit böyledir. Demirel ve Özal’ın durumu biraz farklı olmakla birlikte buna benzerdir ama Baykal’ın durumu daha acıklıdır.

Günümüzde ise görünüşte ve göreceli olarak en demokrat geçinen (!) Kemal Kılıçdaroğlu bile on üç kez seçimi kaybetmesine rağmen koltuğu bir türlü bırakıp gidemiyor. Hani bir atasözü vardır ya “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye, işte Kılıçdaroğlu tam da böyle bir genel başkan. Dikkat edilsin, “lider” demiyorum. Çünkü liderliğin “L”si bile yoktur kendisinde. Bunu söylemek istemezdim ama hakikat budur maalesef. Taraftarlarını ve destekleyenlerini üzdüğüm için üzgünüm.  

İşin ilginç tarafı, kerli felli o kadar insan da (gazeteci, sanatçı, akademisyen gibi) dâhil olmak üzere yüzde 48 kitle, bu “genel başkan”ın arkasından nasıl gidiyor, anlamak mümkün değil doğrusu.

Küçüklüğümde gazetelerdeki pehlivan tefrikalarını çok okurdum. Yenilen pehlivan güreşe bir türlü doymaz, bir daha, bir daha güreşmek ister. Ancak her seferinde rakibine yenilir ve en sonunda mağlûbiyeti içine sindirerek Türkmen ve er meydanı edeb, âdab ve geleneklerine göre ustasının elini öper, onun büyüklüğünü ve ustalığını kabûl ederek kaderine razı olur ve edeblice er meydanından çekilir gider. Ancak, Sayın Kılıçdaroğlu yeri geldiğinde “Ben de millîyim, milliyetçiyim, bu toprakların çocuğuyum” diyor ama bu davranışıyla sanki başka bir kültürden beslenmiş, başka bir kültüre aitmiş gibi görünüyor. Ne hazindir ki, işine geldiğinde de “1” numaralı Batıcı oluyor, hatta Batılılardan daha çok Batıcı oluyor, Batı’nın değerlerini savunuyor, her türlü desteklerini talep ve kabûl edip kraldan çok kralcı oluyor, onlara sığınabiliyor. Ancak seçimleri kaybedince her ne hikmetse Batıcılığı bırakıp Şark kurnazlığıyla mâruf iflah olmaz bir Doğucu oluyor. Yâni yenildiğinde Batılılar gibi yenilgiyi kabûl ederek rakibini tebrik etmiyor ve koltuğu bırakıp gitmiyor. Bu ne yaman bir çelişkidir Allah’ınız aşkına!

Onun için sosyo-psikolojik olarak Şark toplumlarının özünde ve yöneticilerinde maalesef otoriterlik ve diktatörlük eğilimleri bir hayli fazladır. Uzak ve yakın târihe bakıldığında bunun böyle olduğu rahatlıkla görülebilir.

Süresi dolup zamanı geldiğinde Sayın Cumhurbaşkanı da büyük ihtimâlle koltuğu terk etmeyecektir. Bir formülünü bulup koltukta kalmanın yollarını arayacaktır. İktidar ve koltuk hırsı işte böyle bir şeydir. Dolayısıyla nefsi terbiye ve tezkiye etmek zor bir iştir. Makamlar âlî, insanlar fânî olsa da…